31 Ağustos 2015 Pazartesi

Futbol, Basketbol, Sponsorluk

Lisedeyken sık sık futbol ve basketbol maçlarına gider, radyo veya televizyonda, hele ki tuttuğum takımınkine rastlamışsam, maçları izlemeden yapamazdım. Sonradan futboldan soğudum, basket maçlarına gitmez, televizyon hiç izlemez oldum. Geçenlerde, bir spor programını izlemek zorunda kalınca, futbola da basketbola da çok uzak kadığımı fark ettim, çünkü anlatılanlardan hiçbir şey anlayamadım. Gene de aklımda kalanları harmanlayıp, size bir çorba sunayım:


Daha önce Turkcell Süper Ligde top koşturup, sonradan Spor Toto İkinci Ligde antrenörlük yapan Nissan Hasan "Eskiden çok sayıda yetenekli genç vardı ama artık o kadar yeni futbolcu yetişmiyor Nissan” dedi. Nike Halı Saha Ligi ve Coca-Cola Gelişim Ligini de yakından izlediğini söyleyen Hasan, “Ben Vestel Manisa’da oynarken takımın yaş ortalaması on dokuzdu. Nissan. Şimdi arttı. Oyuncular yaşlanıyor, seyirci azalıyor, televizyon gelirleriyse en düşük düzeyde. Takımın adını sattığımız gibi biz bu yıl yeni bir uygulamayla kendi adlarımızı da satmaya başladık. Mesela ben Nissan’la bir anlaşma yaptım, her röportajımda on kere Nissan demezsem param kesiliyor. Ama bu iş böyle nereye kadar gider bilemem. Yenilik ve heyecan için Nissan.” dedi.

Basketbolda ise Fenerbahçe Ülker ile Torku Konyaspor arasındaki ezeli rekabet bu yıl da izlenmeye değer olacak. Geçen yıl Ülker Arena’daki ilk maçı Fenerbahçe kazanmış ancak baş hakem Danone Süleyman ile yardımcısı Tikveşli Rıza’nın Pınar Karşıyaka’dan transfer olan oyun kurucuya gereksiz fauller çalması yoğurt piyasasında ciddi sorunlara neden olmuştu. Galatasaray Liv Hospital ile Trabzonspor Medical Park maçında kavgaya tutuşan taraftarlarsa stetoskop ve şırıngalarla birbirine saldırmıştı. Olayı yorumlayan Beşiktaş’lı uzmanlar “Galatasaray Cafe Crown’ken iyidi ama Medical Park olunca biraz zayıfladı. Biz Cafe Crown olarak da yendik GS’yi ama tabii biz de o zaman Milangaz Beşiktaş’tık.” dedi. Banvit takımına sponsor olan Keskinoğlu Piliç’in formalara “Keskinoğlu, daha taze” yazdırması ise tavuk üreticilerinde huzursuzluğa neden olmuştu.


Bu yılki ligleri değerlendiren spor bakanımız “Samsung Bakanlar Kurulu olarak spora yeni bir soluk getirecek yepyeni bir sponsorluk yasası hazırlattık. Artık kulüplerimiz sadece adlarını değil, eski kupalarını, komple taraftarını, hatta cibiliyetlerini bile satabilecekler. Yasa olduğu gibi çıkarsa, bir futbolcu sağ ayağını bir firmaya, sol ayağını başka bir firmaya kiralayabilecek. Parası olan kişiler, stadların, futbolcuların hatta kulüp başkanlarının isim hakkını bile alabilecekler. Devletin tekelci spor anlayışını özel sektörün gücüyle aşacağız. Tabii alınacak futbolcusundan, yapılacak yatırımına kadar sponsor şirketlerin söz hakkı olacak. Bu işbirliği içinde, mesela bu yıl ligi tümüyle bir sigara firmasına sattık diyelim, önümüzdeki yıl sahada fosur fosur sigara içen futbolcular görebileceksiniz. Duvarları yıkıyor, engelleri aşıyoruz. Bu yıl ligleri Samsung’un süper performanslı LED TV’lerinden izleyin. Farkı siz de göreceksiniz.” dedi.

Yeni dünya düzeni hepimize hayırlı olsun.

26 Ağustos 2015 Çarşamba

Gazeteciler

Oscar Wilde, İletişim Yayınlarından çıkan “Sanatçı: Eleştirmen, Yalancı, Katil1 adlı kitabında gazeteciliğin topluma en büyük yararını şöyle özetliyor: “Modern gazetecilik için söylenebilecek pek çok olumlu şey var aslında. Eğitimsiz insanların görüşlerini yayınlayarak toplumun cahil kesimiyle temas halinde olmamızı mümkün kılıyor gazetecilik.” Ahlakın, bilimle sanattan çok daha aşağıda, entelektüel düzeyi düşük alanlarda hüküm sürdüğünü söyleyen Wilde, gazeteciliğin de bu köhne ahlak anlayışıyla bilimi, sanatı ve özgür düşünceyi baskı altına almaya çalıştığını söylerken, gazeteciliğin varlık nedenini de bugün belki eskisinden daha da geçerli olabilecek biçimde ortaya koyuyor: “Kitlelerin kalemin kaldırım taşından daha güçlü olduğunu ve bir tuğla parçası olarak da kullanılabileceğini keşfettikleri gün, yandığımız gündü. Hemen gazeteciyi bulup çıkardılar, onu geliştirip yetiştirdiler ve kendi çalışkan ve iyi ücretli uşakları haline getirdiler.” 


Bugün, Türkiye’de tezgahtan rastgele alacağınız herhangi bir gazeteyi okursanız, kendisine gazeteci denen büyük bir çoğunluğun, bağlı olduğu güce uşaklık ettiğini kolaylıkla görebilirsiniz. Elbette, iktidarı elinde tutanların gücüne biat eden gazetecilerin çoğunlukta olması doğal, ancak çeşitli şirket, parti, vakıf, ordu, silahlı gruplar ve cemaatlerin uşak-gazetecileri de azımsanmayacak kadar çok. Bu gazetelerde olaylarla, sanatla, bilimle, eğitimle ilgili tek satır doğru bilgi bulamazsınız. Bazı iyi niyetli haberciler, kokuşmuşluğa direnmeye çalışsalar da ne yazık ki birbiriyle uşaklıkta yarışan patronun, başyazarın ve genel yayın yönetmeninin baskısı altında çalışmak zorunda kalırlar. Wilde da makalesinde gazeteleri kastederek “Başyazarın yazısının gerisinde önyargıdan, aptallıktan, dedikodudan ve laf salatasından başka ne vardır?” diye soruyor. “Ve bu dördü yan yana geldiler mi de, korkunç bir güç meydana getirirler ve yeni otoriteyi oluştururlar. Eski günlerde insanları işkence tahtalarının üzerine gererlerdi. Şimdi basın var. Kuşkusuz bu bir ilerleme.” Elbette kartvizitlerinde ya da ekrana çıktıklarında Oscar Wilde'ınkilerle değil, farklı sıfatlarla tanıtılırlar bize. Genellikle, dedikodu yapanlarına 'araştırmacı gazeteci', laf salatası yapanlarına 'dil cambazı', önyargılı olanlarına 'cumhuriyetin kalesi', 'ahlakın kulesi', aptal olanlarına ise sadece 'gazeteci' derler.

Edmund Burke, bundan yaklaşık 250 yıl önce,  yasama, yürütme ve yargıdan sonraki dördüncü erk olarak gazeteciliği göstermiş. Wilde ise ilk üç erkin, gazeteciliğin baskısı altında giderek önemini yitirdiğini ve kendi döneminde, geçerli tek güç olarak gazeteciliğin kaldığını ileri sürüyor. Şimdilerde durum daha da kötü. Bugün gazete, televizyon ve sosyal medya aracılığıyla halka servis edilen haberler, patronların uşaklarını ne kadar da verimli ve işlevsel kullanabileceklerini gözler önüne sererken, gazeteciliğin gücü konusunda Oscar Wilde'ı haklı çıkarıyor.


Özel yaşamı dikizlemeye yönelik habercilik anlayışının pespayeliğini ve sosyete gazetelerindeki eğlendirici ucuz sütunları bir yana bırakırsak, asıl sorunun işini ciddiyetle yapan gazeteciler olduğunu söylüyor Wilde: “Asıl zararı dokunanlar, ciddi, düşünceli, mesleğine inanmış gazeteciler; bunlar, halihazırda olduğu gibi, büyük bir devlet adamının, bir politik gücün yaratıcısı, dolayısıyla büyük bir politik düşüncenin önderi olan birinin özel yaşamındaki bir olayı, okur kitlesinin gözü önüne çekip getiriyor ve okur kitlesini bu olayı tartışmaya, konu üzerinde otoritesini göstermeye, görüş bildirmeye, sadece görüş bildirmekle de kalmayıp bunları fiiliyata geçirmeye davet ediyor, söz konusu kişiye bütün diğer hususlarda akıl öğretmeye, partisine akıl öğretmeye, ülkesine akıl öğretmeye, kısacası kendilerini gülünç, saldırgan ve zararlı hale getirmeye teşvik ediyor.” Wilde bir başka makalesinde entelektüel birikimden yoksun bu fikir yayıcıları şöyle betimliyor: “Bir yemekte ömrünü kendini eğiterek geçirmiş biriyle tanışırsan masadan ruhun zenginleşmiş olarak kalkarsın. Ama sevgili Ernest, ömrünü başkalarını eğitmeye çalışarak geçiren bir adamın yanına oturmayagör! Ne kadar korkunç bir deneyimdir böylesi’ Öldürücü bir huy olan fikir açıklamanın, başkalarına düşüncelerini aktarmanın kaçınılmaz sonucu olan cehalet ne kadar dehşet vericidir Bu tür bir yaratığın ne kadar sınırlı bir zekaya sahip olduğu nasıl da ortaya çıkar! Böyle biri ne kadar sıkar bizi, üstelik kendini de. Sonu gelmeyen tekrarlarıyla, marazi bir havada hiç durmadan kendini tekrar edişiyle nasıl da bezdirir bizi! Entelektüel gelişmeden nasibini alamadığı nasıl da anlaşılır! Hiç kıramadığı bir kısır döngüde nasıl da çırpınıp durur!” Gerçekten de Oscar Wilde'ın söylediği kadar sıkıcıdır bu kişiler.Bir de her gün içimizi sıktıkları yetmezmiş gibi emeklilik dönemlerinde "Falancalı Yıllar", "Filancalı Günler" gibi dedikodu kitapları yazarlar. Eğer sinirleriniz yeterince sağlamsa, bu kitaplardan bir tanesini okumanızı öneririm. Sadece Wilde'ın muhteşem dörtlüsü (önyargı, aptallık, dedikodu ve laf salatası) ile bir ömrün nasıl heba edilebileceğini gösterirler bize.

Wilde’ın sınırlı zekaya sahip olduğunu söylediği bu gazetecilerden belki de en çok ülkemizde vardır. Gazetecilik eskiden biraz daha temizdi. Daha doğrusu aynı derecede kirliydi de uşaklıklar bu kadar açıkça sergilenmiyor, pazarlıklar şimdi olduğu gibi halkın önünde yapılmıyordu. Bugünlere nasıl geldiğimizle ilgili küçük bir anekdot: 80’li yılların sonunda Asil Nadir pek çok gazeteyi satın almış durumdaydı. Metin Münir'in ‘Sabah Olayı2 adlı kitabında yazdığına göre, bir yemekte Erol Simavi,"Her şeyi alıyorsun, Hürriyet’i de alsana" dediğinde Asil Nadir, "Alırım, benim çok param var" demişti. Simavi tansiyonu yükseltti: "Sağda solda Hürriyeti alıp Simavi'nin ağzına yapacağım diyormuşsun. Ver parayı, yap ağzıma o zaman." Ardından ayağa kalkıp başını tavana doğru kaldırarak ağzını açmıştı. Masadakiler onu yine sakinleştirdiler. Simavi, Özal'a döndü ve "Turgut Bey, aracılık et satayım Hürriyet’i. Seçimler için sana para lazım. Yüzde 10 komisyonunu alırsın" dedi.


Televizyonda hiç bilmediği bir konu hakkında uzun uzun konuşan haber sunucularına mutlaka siz de rastlamışsınızdır. Artık nasıl beceriyorlarsa, kendi sözleri bitince, aynı konu hakkında kendilerinden de az bilgili birini bulup uzman diye konuşturuyorlar. Ekrana çıkan kişi elbette, önceden onaylanmış birisi, asıl uzmanlığı ise kanallar ve patronlarla ilgili. Sözgelimi A TV’nin patronu petrol işindeyse onun çıkarına dokunmaması gerektiğini, B TV’nin patronu termik santral yapıyorsa onun kanalında iklim değişikliğinden söz etmemesi gerektiğini gayet iyi biliyor. İktidarı eleştirdiği anda bir telefon gelip, bir daha ekranların kendisine hiç açılmayacağının da farkında. Uzman için geriye en iyi bildiği seçenek kalıyor: Saçmalamak. İşin ilginç yanı, uzmanın suya sabuna dokunmadan konuşayım derken daha beter saçmalayacağını, izleyici de en başından beri biliyor. Ancak, izleyici bu düzenin değişeceğinden umudu olmadığı için, bu tezgahı bozup, kendi keyfini kaçırmak istemiyor. En gülünç olanı ise bunca zırvalamadan sonra, sunucunun falanca konuyu farklı görüşler ve uzmanlarla ele aldıklarını söyleyerek ekrana veda etmesi. Doğrusu, böylesi bir şarlatanlığa ancak şapka çıkartılır.


Bu televizyoncu-gazeteci kesimi, bir yandan patronlarının yatlarında, özel uçaklarında tatil yaparken, bir yandan uşaklıklarına bir takım felsefi, analizci havalar vererek, kendilerini  ülke politikasına katkıda bulunuyormuş gibi göstermek konusunda da çok becerikliler. Ne de olsa, biri iktidar sahibinin eteğinin dibinde, biri ordudaki komutanların çizmelerinin gölgesinde biri de patronunun ayağının altında sürdürüyor yaşamını. Arada bir sahte kavgalarla birbirlerine dalaşsalar da çıkar kavgası olmadıkça gerçek anlamda birbirlerine bulaşmıyorlar. Boyalı sayfaların ardında birer suç makinesine dönüştüklerinin farkında değiller. İktidar, sermaye, güç odağı değişirse, elbette kısa süreli bir şaşkınlık yaşayacaklar. Parası kesilip, iktidarı yitiren suç çetelerinin ömrü pek kısa olur. O zaman, bu gazeteciler için de avlanma zamanı gelmiş demektir. O gün geldiğinde, bir yandan eski ortaklığa ihanet edip, ellerinde ne var ne yok ortaya dökerken, bir yandan da uşaklık edecekleri yeni gücü aramaya koyulacaklar. Yeni sahiplerini herkesten önce sezip, yanına yavaşça yanaşacaklar. Öyle ince, öyle zarif pohpohlamalar, eleştiriyor gibi yaparken aslında çiçek atmalar, sitem ederken methiyeler düzmeler.

Günü gelip de kendilerine gösterilen uşaklık makamına yerleştiklerindeyse, acımasız tezgahları yeniden çalışmaya başlayacak, mendillere kolonyalar serpilip, şaraplar açılacak, bıçaklar yeniden bilenecek. Bıraktıkları yerden kara çalmaya, yalan söylemeye, hedef göstermeye, ucuz ahlaklarını dağıtarak beş para etmez düşüncelerini yaymaya devam edecekler.

 Kaynakça:
1- Wilde, Oscar (2012), Sanatçı: Eleştirmen, Yalancı, Katil, (İstanbul, İletişim Yayınevi) - Üçüncü Baskı, Editör: Ali Artun, Çev.Esin Soğancılar, Kaya Genç, Fatih Özgüven, Türker Armaner
2- Münir, Metin (1993), Sabah Olayı, (İstanbul, Altın Kitaplar)

Vicdan

Son günlerde yaşadığımız acılar, beni ‘vicdan’ kavramı üzerinde düşünmeye yöneltti. Bakıyorsunuz, çok vicdanlı gibi görünen bir kişi, başka bir olayda son derece acımasız olabiliyor. 'Kuzucuk'la başladığı cümleyi, ‘leş’le bitirebiliyor. İhalelerde gerçek değeri bulabilmek için ‘en düşük’ ve ‘en yüksek’ tekliflerin dışarıda bırakıldığı gibi, ben de bu yazıda abartılı sevgi ve nefret gösterilerini dışarıda bırakacağım, ikisi de bana hiç inandırıcı gelmiyor çünkü. Böyle bir başlık, belki ‘nefret’ duygusunun incelendiği farklı bir yazının konusu olabilir. Oysa ben, ‘vicdan’ üzerine yazarken, hepimiz için geçerli olabilecek durumları ele alacağım. 


Bu yazıyı yazarken ‘vicdan’ kavramı üzerine çok düşündüm, okları yapabildiğimce kendime de doğrulttum. O zaman gördüm ki, insan vicdanı her zaman adil biçimde çalışmıyor. Kişinin vicdanı bazen sağırlaşıyor, bazen de yalnızca tercihlerine uygun, görüş alanına girebilen ve özdeşleşebildiği şeylere karşı duyarlı olabiliyor. Elbette çabalayarak görüş alanımızı genişletmek, daha fazla durum ve kişiyle özdeşlik kurabilmek olası ancak bunun da bir sınırı var. Bugün geldiğim noktada -en azından tek başına- insan vicdanına güvenemeyeceğimiz görüşüne daha yakın olduğumu söyleyebilirim. Tek başına, vicdana güvenme konusundaki çekincelerimi dört maddede toplamak mümkün:
  1. Evrimsel süreçte, güçlü olmak/hayatta kalmak amacı çoğu zaman vicdan duygusuna galip geliyor. Asıl amacımız yaşamımızı sürdürebilmek olduğundan, bazen vicdan önlerde gibi görünse de, tam gereksinim olduğu zamanlarda geri plana düşebiliyor.
  2. Vicdanı yaratan ahlak kuralları toplumdan topluma değişiyor. Bir toplum için namus meselesi sayılabilecek bir davranışın, başka toplumda yapılmaması saygısızlık olarak görülebiliyor. Din, ahlak, aile ve toplumsal kuralların biçimlendirdiği vicdan duygusu da doğal olarak farklı dine, farklı coğrafyaya, farklı kültüre ait her toplumda farklı görünümlerle karşımıza çıkabiliyor. (Yanlış anlamayı önleyecek ufak bir ekleme yapmakta yarar var: Vicdanın toplumdan topluma farklılık göstermesini bir kusur değil, tam tersine dünyadaki kültürel zenginliğin bir parçası olarak görmek gerekir. Dolayısıyla yazıdan, farklı vicdan anlayışlarını tekleştirmek gibi bir ulu amaç çıkarılmamalı. Tam tersine farklı düşüncelerin, farklı sanat yapıtlarının, farklı çözüm yöntemlerinin ortaya çıkabilmesi için bu çeşitliliğin sürmesi gerekli. Bizimse en azından diğer toplumların ve diğer insanların vicdan ölçütlerinin bizim kendi ölçütlerimizden farklı olabileceğini gözardı etmememiz gerekiyor.)
  3. Vicdan duygusu, toplumdan topluma, kültürden kültüre, coğrafyadan coğrafyaya değiştiği gibi, insandan insana da değişiyor. Çünkü vicdan, iyi bir eğitim sistemi, anne sıcaklığı, sevgiye dayalı bir aile ortamı, doğaya yakınlık, dürüst haber alma kaynakları, saydam bir toplum ve güçlü bir adalet duygusu gerektiriyor. Doğuşta hepimiz vicdansızken, aile, toplum, okul bizi yavaş, yavaş işliyor. Kapitalist bir anlayışın yönettiği dünyamızdaysa ne yazık ki eğitimde, adalette, yaşam koşullarında bir eşitlikten söz etmek olanaksız. Aynı toplumda yaşasa da farklı ailelerde veya farklı okullarda yetişen çocuklar, birbirinden çok farklı vicdan gelişimine sahip olabiliyor.
  4. Egemen güçler, kendi etkileri altındaki medyanın olanaklarını kullanarak, insanların vicdanlarını kendi çıkarları için yönlendirebiliyor.
Şimdi vicdanın köklerine uzanabiliriz.

Vicdan’ın Kaynakları: Aile, Toplum, Okul
Vicdan, ilk olarak ailede filizlenen, daha sonra toplum içinde ve okulda kendini geliştiren, yenileyen bir duygu. Hans Zulliger’in “Çocuk Vicdanı ve Biz1 adlı kitabında yer alan çocuklar, yanlış bir şey yapmadan önce bir iç ses duyduklarından söz ediyorlar. Bu iç ses, kimi zaman anne, kimi zaman baba, kimi zaman dini bir kişi, kimi zaman doğrudan tanrı, kimi zaman da öğretmen olabiliyor. Çocuk, yaptığı yanlışın sonunda kimin kuralını çiğneyeceğini düşünürse, onun sesini duyuyor içinde. Başkasına ait bir eşya ise, bu ses ona “alma” diyor, kötü bir söz etmek üzereyse “söyleme” diyor. Çocuklar pek çok örnekte bu sesin aslında sahibinin de kendi düşünceleri olduğunun farkında olduklarını ancak kaynağının başkaları olduğunu da belirtiyorlar. Bazı çocuklarda ise bu iç ses ne yazık ki hiç olmuyor, yani çocukta istenen biçimde bir vicdan duygusu gelişmiyor. Çocukta vicdan duygusunun gelişmemesindeki ana etkenler: Çocuğun içinde bulunduğu elverişsiz koşullar ile anne, baba, öğretmenlerin yanlış tutumları. Çocuk, bir yandan örnek alacağı, bir yandan da saygı duyacağı büyüklere ve toplumca benimsenmiş, herkesin uyması gereken ilkelere sahip olmalı. Örneğin Zulliger, bebeklere her ağladığında meme verilmemesi gerektiğini, annenin bebeğine ancak belli aralarla meme verebileceğini öğretmesi gerektiğini savunuyor. Bekleyen bebek, annesinin durumunu dikkate almayı ve ona saygı duymayı da öğreniyor, her istediğinde ağlayarak memeye ulaşan bebek ise, bencil bir anlayışa sahip olarak başka kişilerin haklarına saygı duymayı öğrenemiyor. Bu durum çocukla toplum arasına, ileride başka canlıların isteklerini, duygularını anlamasına engel olacak, bencillikle örülü bir duvar inşa edebiliyor. Annenin memeyle ilgili kurallarına uyan bebekte zamanla empati, dayanışma, işbirliği, vicdan ve sevgi duyguları gelişirken, bencillik yaparak her istediğinde memeye ulaşan bebekte kibir, hırs, güç duyguları öne çıkıyor. Bencil bebekte gelişemeyen vicdan ve sevgi duygularının yaratacağı yoksunluk, zamanla nefret, öç alma gibi kötücül davranışların da önünü açabiliyor.

Anne-baba ile başlayan vicdan eğitimi, toplumun içinde ve en çok da okulda gelişimini sürdürüyor. Uzmanlar, hem aile içinde, hem de okulda verilecek eğitimde, çocuğu vicdanlı olmaya yönelten şeyin ceza olmaması gerektiğini söylüyor. Çünkü, çocuğa sevgiyle yaklaşılan durumlarda, ailesinin, arkadaşlarının, öğretmeninin ve toplumun kendisine duyduğu sevgiyi kaybetmemek için çocuğun, kendiliğinden vicdanını kullanmaya başlayacağı düşünülüyor.

Özdeşleşme
Eğer çok uzakta bir ülkede, aynı sizin çocuğunuza benzeyen bir çocuğun resmini gördüğünüzde gözleriniz parlıyorsa ya da babanıza benzeyen bir kişiye ait üzücü bir resim gördüğünüzde siz de üzülüyorsanız, bunun ana nedeni, resim aracılığıyla kurduğunuz özdeşlik duygusu. Ancak bu kavramın bir de dış kümesi olduğunu unutmamak gerekli. Ne yazık ki insan, özdeşlik kuramadığı canlılara karşı aynı duyguları göstermekte zorlanıyor.


Burada bir örnek vermek istiyorum. Avustralya’ya 200 yıl önce dışarıdan getirilen kediler, evrimin içinde gelişen bir ekosistemin parçası olmadıkları için, diğer coğrafyadaki akrabalarından çok daha rahat yaşama şansı bulmuşlar. Avustralya’nın doğasında kedileri avlayarak nüfuslarını dengede tutacak bir canlı olmaması ancak kedilerin avlayabileceği çok çeşitli türler olması, kedi sayısının milyonları bulmasına ve zaman içinde çok sayıda türün de kedilerce avlanarak yok edilmesine neden olmuş. Yajın zamanda Avustralya devleti yöneticileri, türlerin yok olmasını engellemek için ağırlığı 15 kiloyu bulan bu vahşi kedilerden iki milyon tanesini öldürmeye karar verdi. Elbette benim amacım, bu konuyu tartışmak değil. Avustralya devletinin bu kararı, Türkiye’de çok büyük yankı uyandırdı, karşı kampanyalar düzenlendi, hatta bazı hayvanseverler, Avustralya hükümetini soykırım suçlusu ilan etmeye kadar vardırdılar işi. İlk bakışta, bu duyarlılık sevindirici gibi görünüyorsa da aslında yanıltıcı bir yönü var. Ben ülkemizde, pek çok canlı türü yok edilirken bu türden bir kampanyaya rastlamamıştım. Bu tepkinin ana nedeni, tüm canlıların yaşama hakkı değil, evlerinde besledikleri kediler yoluyla, Avustralya’daki kedilerle özdeşlik kuran hayvanseverlerin vicdanı. Hayvansever demek de doğru değil aslında. Çünkü, 2006 yılında kuş gribi nedeniyle iki buçuk milyondan fazla kanatlı hayvan öldürüldüğünde, hayvanseverler bu tür kampanyalar düzenlememişti. Köpek besleyenlerin, köpek yiyen ülkeleri barbarlıkla suçlaması, ancak yol boylarındaki tabelalarda ya da yemek listelerindeki kuzulara ağızları sulanarak bakmaları da benzer bir özdeşlik kurma veya kuramama durumunu gösteriyor bizlere.


Kısaca toplamak gerekirse, kendi düşüncemize, giyim tarzımıza, yaşam biçimimize, konuşmamıza, şivemize yakın kişilerle kolayca özdeşlik kurabiliyorken, farklı renkte, dilde, dinde, coğrafyadaki kişilerle özdeşlik kurmakta zorlanıyoruz. Filistin’de ölen bir çocuk için İsrail devletinin yetkilileri terörist yakıştırması yaparak çocuğa kara çalarken, bizim yöneticilerimiz bu çocuğun acısını içlerinde hissedip hüngür hüngür ağlayabiliyor. Ancak bizim yöneticilerimiz de aynı yaşta ölen, sol görüşlü bir direnişçi çocuğa meydanlarda kara çalıp, silahsız bir çocuğu öldüren polisi yargıdan kaçırıp, kollamakta bir sakınca görmüyor. Buradaki sınırı yeniden anımsayalım: Özdeşlik kuramamak, acıyı hissedememek doğal karşılanabilir ancak savaşta bile nefret diline yer olmamalı.

Medyanın Vicdanlar Üzerindeki Gücü
Umberto Eco’nun ‘Genç Bir Romancının İtirafları2 adlı kitabında ele aldığı konulardan birisi de ‘kurmaca karakterler’dir. Eco, bu bölümde Anna Karenina’nın gerçek dünyada var olmayan kurmaca bir karakter olduğunu bilmemize karşın, okurlar olarak onun için üzülmemizin nedenini sorgular. Eco, burada Karenina’nın yaşadıklarının ötesinde, okurun durumunun da önem taşıdığını belirtir. Okurun, kurmaca karakterler ve yaşamlarıyla özdeşleşmesi durumunda, romandaki olayları kendi yaşamındaymışçasına gerçekçi biçimde hissedebileceğini hatta ağlayabileceğini söyler Eco. Okur, romanda yer alan kişilerin ve olayların gerçek olmadığını bildiği halde, bunu açığa vurmaz, kurmaca karakterlerin başına gelenlere gönüllü olarak inanmayı sürdürür. Vicdan konusunu düşünürken, Umberto Eco’nun yazdıklarından farklı bir çıkarımda bulunabileceğimi fark ettim. Gerçek olayları biz yaşamadığımız sürece bir anlatıcının kaleminden okuyor ya da onun dilinden öğreniyoruz. Peki, biz burada gerçekten olayın kendisini mi okuyoruz, yoksa anlatıcının yazdıklarını mı? Daha doğrusu şöyle sorayım: Bir saldırıda bir çocuk ölmüş olsun. Biz o çocuğa mı üzülüyoruz, yoksa anlatıcının çocukla ilgili anlattığı acıklı öyküye mi? Günümüzde bu tür olayları genellikle gazete, televizyon gibi kaynaklardan öğrendiğimizi düşünürsek, ikinci seçeneğin doğru olduğunu göreceğiz. Yani duygularımızı harekete geçiren etken olayın kendisi değil, anlatıcının ifadeleri. Peki anlatıcının her ayrı olayda  aynı ifadeleri kullandığını söyleyebilir miyiz? Ne yazık ki bu soruya ‘evet’ demek olası değil.

Bir saldırıda ölen çocuk gazetelerde tam sayfa “Küçük Büşra’nın Hayalleri Yarım Kaldı” diye yer alırken, başka bir yerde ölen aynı yaştaki çocuk ise adıyla yaşı bile anılmadan, haberdeki toplam ölü sayısının içinde geçebilir. Bir çocuk, annesinin kucağında, okul arkadaşlarının çiçeklerle donattığı boş masasında, dedesinin kucağındaki fotoğraflarıyla verilirken, diğerinin kendi çocuğunuz veya yeğeninizle özdeşleştirebileceğiniz küçücük bir fotoğrafını bile bulamazsınız. Onlarla ilgili olarak tek bildiğiniz şey, kuru bir polis açıklamasından ibarettir: Bombardımanda ölmüşlerdir, evleri çökünce altında kalmışlardır, tekneleriyle denizin ortasında kaybolmuşlardır. Eğer haberi yazan kişi sizin üzülmemeniz gerektiğini düşünüyorsa, kendinizi özdeşleştirmeyi bir yana bırakın, ölenlerle aranıza bir duvar örecek bilgileri bile serpiştirebilir. Ölenlere 'kaçak' der, 'kaçakçı' der. Ustaca seçilen bu türden sıfatların arasında, ölü bedenlerle hırsızlık, arsızlık, saldırganlık gibi kavramlar birbirine yaklaşır. Ölen çocuklar, neredeyse her zaman suçsuzdur, en az Büşra kadar afacan olmamaları için de hiçbir neden yoktur. Aslında suçsuz olabileceklerini siz de bilirsiniz ama içinizden üzülmek gelmez işte. Hayat böyledir ya hani: tekneler batar, göçmenler boğulur, bombalar gidip de onları bulur. Haberin renksiz, kuru dili sizi öyle etkisi altına alır ki artık habercinin kaleminden, nesnel, duygusuz bir gerçekçilikle görmeye başlarsınız her şeyi.

Yazıya, vicdanlardan, boyundan büyük sorunları çözmesi beklenmemeli diye başlamıştım ancak buradan, vicdanı önemsizleştirmek gibi bir sonuç çıkarmak da yanlış olur. Bozuk bir eğitim düzeni, çıkarları peşinde koşan insanlar ve manipülasyon amacıyla çalışan medya güçlerinin ulaşıp da bozamadığı vicdanlar da var. Küçükken bir terör saldırısında babasını yitiren bir arkadaşım var. Bugüne kadar ağzından herhangi bir nefret, ötekileştirme, intikam sözü duymadım. Yaşadığı acı, onu başkalarını da anlamaya, herkesi kucaklayacak bir barışa yöneltmiş. Oysa, yaşamı boyunca terörden hiçbir tanıdığını kaybetmemiş nice insan tanıyorum ki dillerinden sadece zehir akıyor.


Sonuç olarak, kendi sevindiğimiz, üzüldüğümüz her olayda başka insanların da aynı derecede sevinip, üzülmesini beklemek, istediğimiz gibi davranmıyorlar diye onları suçlamak, çok da doğru değil gibi geliyor bana. Böyle bir beklenti, olsa olsa, karşı tarafı yapmacık bir gösteriye zorlayabilir. Oysa, belli bir inancı ya da ideolojiyi yaymak için sahnelenen yapay bir nefret ya da vicdan gösterisi ne kadar da mide bulandırıcı. Elbette insan, başkalarına ait her acıyı, her mutluluğu içselleştiremeyebilir. İçlerinde duymadıkları bir olay için, insanlardan zorla vicdanlı olmalarını istemek çok da anlamlı değil. Ancak herhangi bir nedenle özdeşleşemediğiniz bir kişiyi suçlamak, yargılamak, onun acılarıyla alay etmek, sevinçlerini gölgelemek de anlaşılır gibi değil. Herkese biraz daha hoşgörü çağrısında bulunmak ve kendi adımıza, başkalarının vicdanlarını gerçekleştirme biçimlerine saygı duyabilecek bir olgunluğa erişmek, bugün her şeyden çok daha önemli sanırım.

Kaynakça:
1- Zulliger, Hans (2014), Çocuk Vicdanı ve Biz, (İstanbul, Cem Yayınevi) - İkinci Baskı, Çev.Kamuran Şipal
2- Eco, Umberto (2011), Genç Bir Romancının İtirafları, (İstanbul, Kırmızı Kedi Yayınevi), Çev.İlknur Özdemir

24 Haziran 2015 Çarşamba

Ahmet Kaya

Ahmet Kaya, her şeyi siyah ya da beyaz olarak görmeye meraklı toplumumuzun, yaşamını kararttığı müzik adamlarından birisi. Pek çok kişi tarafından sevilerek dinlenirken, bir gecede, ne idüğü belirsiz birkaç milliyetçiyle, iftiracı gazetecinin kurbanı olarak, terörist ilan edildi Ahmet Kaya. (1)


Ölümünden yıllar sonra ise abartılı bir sahiplenmeyle, bu sefer de kahraman ilan edildi. ‘Bölücü Yavşak’, ‘Vay Şerefsiz’ gibi başlıklar atanlar, bir ödül gecesinde işi fiziksel saldırı boyutuna getirenler, bugün pişmanmış. Eleştirinin pişmanlığı da olur geri dönüşü de ancak linç etmenin pişmanlığı olmaz. Onun için, Ahmet Kaya’yı linç edenlere, özür dilemek dışında bir söz hakkı verilmesini ben doğru bulmuyorum.


Ayrıca tüm toplumca yapılmış bir girişimini birkaç kişinin üstüne atmayı da doğru bulmuyorum. Bu yazının konusu bu değil ancak son olarak şunu da eklemeliyim ki bu linç girişimi ne kadar haksızsa, yıllar sonrasında gelen bir hak teslimini, kahramanlık, büyük sanatçılık noktalarına getirmek de doğru değil.


Bu yazıda Ahmet Kaya’nın müziği ve albümleriyle ilgili görüşlerimi yazacağım. Kürt baba ve Türk annenin beşinci çocuğu olarak doğan Ahmet Kaya yoksul bir ailede büyümüş. Ahmet Kaya için bir militan demek pek doğru olmasa da, sanırım, sol hareket içinde bulunmuş, solcu şairleri bilen, halk müziğini tanıyan bir müzisyen diyebiliriz. 12 Eylül 1980 darbesiyle tüm sol örgütler çöküp, devrimciler hapislerde işkence görürken, Ahmet Kaya tutuklanmadan dışarıda kalabilmiş. 1985 yılında yayınlanan ilk albümünün adı ‘Ağlama Bebeğim’. Nazım Hikmet, Sabahattin Ali, Ahmed Arif gibi ünlü şairlerin Ahmet Kaya’nın müzikleriyle buluştuğu bu albüm, özellikle hapishanelerde büyük ilgi görmüştü. Sabahattin Ali’nin Geçmiyor Günler, Ahmet Arif’in Hasretinden Prangalar Eskittim, Nazım Hikmet’in Aynı Daldaydık şiirleri Ahmet Kaya’nın pek bilmediği tutsaklık duygusunu halka ulaştırmasına olanak sağlamıştı. Bu albümde yer alan üç parçanın sözleriyse Ahmet Kaya’ya ait. İdeolojik olarak veya müzikal açıdan bakıldığında solcu şairlerin şiirlerini bestelemek dışında Ahmet Kaya’nın devrimcilikle pek bir ilgisi yok. 1985’te yaptığı müzik, yer yer arabesk düzenlemelerini de andıran, kulağa hoş gelecek basit bir anlayışla kotarılmış, müzikal anlamda hiçbir yenilik, değişim, farklılık içermeyen sıradan sayılabilecek bir albüm. Albümde yer alan Mehmet Akif Ersoy’a ait “Cenk Şarkısı” adlı şiirden bir bölüm de “Uğurlar Ola” adıyla albüme girmiş. Balkan Savaşına giden askerleri yüreklendirmek amacıyla yazılmış, içinde savaş çığırtkanlığı, milliyetçilik, ırkçılık ne ararsanız bulabileceğiniz, nefret dolu bir şiirdir Mehmet Akif’in “Cenk Şarkısı” şiiri. Şiirden bir bölüm:

Yükselerek kuş gibi Balkanlara,
Öyle satır at ki kuduz Bulgar’a:
Bir daha Osmanlı’ya güç sırtara!
Git de gel evlâdım… uğurlar ola.

Düşmana çiğnetme bu toprakları;
Haydi kılıçtan geçir alçakları!
Leş gibi yatsın kara bayrakları!
Kahraman evlâdım, uğurlar ola.

Bu şiir ‘Sol Görüşlü Müzisyenlerin Uzak Durması Gereken Şiirler’ diye bir liste yapılsa herhalde ilk beşte yer alır. Ahmet Kaya’nın da hakkını yemeyelim, milliyetçiliğin bayrağı olacak bir şiirin işine gelen dörtlüklerini cımbızla seçerek, solcuların emek mücadelesine marş yapmak da başlı başına devrimci bir hareket sayılabilir.

Ahmet Kaya’nın daha sonra yaptığı Acılara Tutunmak albümü Hasan Hüseyin Korkmazgil dizelerinin ön planda olduğu hem müzikal anlayış olarak hem de parçalar açısından ilk albümünü yakalamaktan uzak bir çalışma olsa da, dinleyiciler tarafından büyük bir beğeniyle karşılanmış. 1986 yılına geldiğimizde, Ahmet Kaya iki önemli albümüyle çıkar karşımıza.

An Gelir, Attila İlhan şiirlerinin ağırlıkta olduğu, yer yer şiirin, yer yer müziğin ön plana çıktığı, müzikalite ve düzenleme olarak farklı bir albümdür. Kayıtlara bakınca, An Gelir’in öncekilere göre daha yüksek bütçeli bir albüm olduğu hemen göze çarpar. Düzenlemeleri kimin yaptığı bilgisini bulamadım ancak dinlediğinizde bir müzisyenin elinden çıktığı hemen belli oluyor (Bir sonraki albümün soundu ile karşılaştırınca Oğuz Abadan olma olasılığı yüksek). An Gelir'de Ahmet Kaya’nın sesi artık daha bir özgüvenle çıkmakta, şarkılar şiirlerin vurgusunu daha da ön plana çıkarmaktadır. Bu albümde yer alan Şeyh Bedrettin ve onun bağlandığı Tezkere türküsü albümün doruklarındandır.


Aynı yıl çıkan Şafak Türküsü albümü, Ahmet Kaya’nın çok daha fazla kişiye ulaşmasını sağlamış, Kaya'nın en çok satan albümlerinden birisi. Oğuz Abadan’ın yönetimindeki müzisyenler arasında Kerem Görsev’in de adını görmek, çok hoş bir sürpriz. Abadan’ın bazı parçalardaki bas partileri, Erkan Oban’ı anımsatır. Bana sorarsanız, An Gelir’le birlikte Ahmet Kaya’nın en güzel albümüdür Şafak Türküsü. Bu albümde yer alan Nevzat Çelik dizeleri ise Ahmet Kaya müziğinin geleceğindeki, umutsuzluk içeren dizelerden izler taşımaktadır.

Eşi Gülten Kaya'nın, Ahmet Kaya’nın yaşamında bir dönüm noktası olduğunu düşünüyorum. İlk önce hapisteyken tanıdığı bir idam mahkumu olan Nevzat Çelik’in ‘Şafak Türküsü’ şiirini Ahmet Kaya’ya getiren Gülten Kaya, daha sonra ağabeyi Yusuf Hayaloğlu ile Ahmet Kaya’nın birlikte çalışması fikrini ortaya atar. Nevzat Çelik’in ardından Yusuf Hayaloğlu’nun etkisiyle Ahmet Kaya müzikleri kan kaybetmeye başlar. Direniş yenilmişliğe, umut umutsuzluğa, başkaldırı teslimiyete dönüşür. Sözler erkeksi bir dile bürünür, ünlü şairlerin dizelerinin yerini, ucuz kahramanlıkların anlatıldığı sözde solculuk hikayeleri almaya başlar. Oğuz Abadan’la yükselen müzikal yapıysa Yorgun Demokrat’la birlikte hızlı bir düşüşe geçer. Halk müziğinin etkisi giderek azalır. Zaten gerçek anlamda devrimci bir benliğe sahip olmayan Ahmet Kaya, Yusuf Hayaloğlu'yla birlikte giderek arabesk tutkunları ve milliyetçi grupların dinlediği bir popüler müzik ikonu haline dönüşmeye başlar.

Eğer bir grafik gibi düşünürsek Ahmet Kaya müziği, An Gelir ve Şafak Türküsü’yle en yüksek noktasına çıkmış (bu noktanın evrensel anlamda da aynı şekilde bir yüksekliğe karşılık geldiğini söylemek ne yazık ki zor), Yorgun Demokrat’la gerilemeye başlamış, daha sonrasında ise giderek yozlaşma dönemine girmiştir.

Yusuf Hayaloğlu’nun dizeleri, şair olmaya özenen meraklı bir amatörü anımsatıyor. Beylik sözlerle, namlu ağzıyım, bıçak ucuyum demelerle, üç kağıtçıya pezevenge küfür etmekle, kırmızı rujlu sokak imgeleriyle şair olunamıyor ne yazık ki. Şimdi, devrimcilikle ilgisi olmayan, Kurtlar Vadisi'nin ucuz repliklerini anımsatan bu şiirimsilerden birkaç örnek vereyim:

Başım Belada
Başım belada!
Tabancamı unutmuşum helada.
Nerden baksan tutarsızlık,
Nerden baksan ahmakça!

Giderim
Sen zahmet etme yerinden
Gürültü yapmam derinden
Parmaklarım üzerinden
Su gibi akar giderim

Ezdirmem sana kendimi
Gövdemi yakar giderim
Beddua etmem üzülme
Kafama sıkar giderim



Demek Şimdi Gidiyorsun
Her şey tamam diyorsun git
Beni viran bir şehir gibi terket
Haydi git
Dışarısı ispiyon
Dışarısı ihanet
Seni bir gören olmasın dikkat et

Anne Ben Ölüyorum
Anne ben ölüyorum..
Gözlerim kanıyor ikide bir,
Türk filmlerinin, yarı absürt senaryolarında,
hüzünleniyorum,
Şizofreni diyorlar algınlığıma.

Yusuf Hayaloğlu’nun bu beylik sözlerle dolu, arada ‘anne, anne’ diye ağlaşan, siz gidin, ben arkada yavaş yavaş ölürüm, mermiyi verdim ağzına, ne söyleyim kuzuma tarzındaki içi boş dizeleri ilginizi çektiyse, kısa bir aramayla, internette çok daha fazlasını bulabilirsiniz.

Yusuf Hayaloğlu’nun Kaya’nın müziğine etkisi, sözlere koşut bir arabeskleşme ve yozlaşmadır. Bağıra bağıra okunan şiirler, ağlayarak şarkı söylemeler artık Ahmet Kaya müziğinin vazgeçilmez öğeleri olmuştur. Ahmet Kaya’nın 1998’deki Dosta Düşmana Karşı albümündeki parçaların sözlerine baktığımızda, beşinin kayınbiraderi Yusuf Hayaloğlu’na, ikisinin ise eşi Gülten Kaya’ya ait olduğu görünmektedir. Kariyerinin başındaki albümlerde önemli şairlerin şiirleri ile yaptığı parçaların yerini aile üyeleri ile dolduran Ahmet Kaya, bu değişim sırasında müziğinin büyük ölçüde bozulduğunu ve yozlaştığını fark edememiş olmalı.

Daha sonra Yusuf Hayaloğlu ile yolları ayrıldığında, Yusuf Hayaloğlu, gazeteci Ferzende Kaya’ya ayrılığın nedenini şöyle anlatır: “Sanata ve siyasete bakışımızda, Gülten, Ahmet ve benim aramda düşünsel farklılıklar vardı. Sözgelimi Tuncelili olmak başkaydı, ‘Tuncelilik’ şovenizmi başkaydı. Kürt doğmak başkaydı ‘Kürtçü’ davranmak başkaydı. Alevi kökenli olmak başkaydı ‘Alevici’ olmak başkaydı. Sol düşünmek başkaydı ‘solculuk’ yapmak başkaydı. Allah’a inanmak başkaydı ‘şeriatçı’ olmak başkaydı. Ben hiçbir zaman ‘cı’ olmayı hissetmedim ve olmadım da.” (2)

Keşke Yusuf Hayaloğlu da şair olmakla, şairliğe özenmek arasındaki farkı görebilseydi. Benim düşünceme göre, Yusuf Hayaloğlu'nun şair olmadığını fark edenlerin başında, kardeşi Gülten Kaya gelir. Ancak Gülten Kaya, bunu yanlış yorumlayarak, eşini bu ucuz dizelerden kurtarmak yerine, "ben de bu şiirimsilerden yazabilirim" diyerek, kendini de şair statüsüne çıkartmayı yeğlemiştir. "Beni vuracaklar, Beni bulacaklar, Beni yoracaklar yar. Beni tutacaklar, Beni yakacaklar, Bana kıyacaklar yar." diyerek ağlaşan devrimciler kervanına katılan Gülten Kaya, "vurulur mülteci kederim" gibi, Yusuf Hayaloğlu'nu anımsatan imgeleri, bu sefer kendi adıyla piyasaya sürmüştür. Bu sözlerde dağlardan, silahlardan geçilmez ama dinleyenlerde uyandırdığı ortak duygu yenilmişlik, işkence, umutsuzluk, ölecek olma halidir. Şarkıların kahramanları yenilmekten zevk alan, direnmek yerine ölmeyi, gülmek yerine ağlamayı tercih eden arabesk figürlere benzer. İsterseniz, Gülten Kaya'nın yukarıda söz ettiğim şiirinin ilk bölümüne de bir göz atalım. Yusuf Hayaloğlu'nun Ahmet Kaya şarkıları için biçtiği erkek elbisesi, Gülten Kaya şiirlerinde değişmez. Bir kadın şairin, sakallarındaki çocuk kokusundan söz etmesi, içtenlik konusunda size bir fikir verecektir.

Korkarım
Gençliğimi kimse bilmez
Sakallarımdan çocuk kokusu
Ağzımdan ay ışığı fışkırır benim
Ceketimi yağmurlara astığımdan beri
Tehlikeli şiir okur
Dünyaya sataşırım ben


Ahmet Kaya, bölücü de değil, kahraman da. Bana göre Kaya’yı büyük bir müzik adamı ya da içi boş bir müzisyen olarak etiketlemek de yanlış olur. Kaya için, müzik yaşamının başında umut veren ancak ailesini yaratma sürecine karıştırdıktan sonra, giderek yozlaşmış bir müzik adamı demek yanlış olmaz sanırım. Müzikal anlamda hep geleneksel çizgiyi sürdürmüş, devrimciliği ne müzik, ne yaşam tarzında ne de şarkı sözlerinde uygulamış, dışarıdan ideolojik birisi gibi görünse de, özellikle erkek egemen kültüre uygun sözleri ve arabeske kayan müziğiyle daha çok geleneksel, milliyetçi kesimin beğenisini toplamış, ufak tefek aykırılıkları çok abartılmış, sözleri medya ve toplum tarafından çarpıtılarak hiç hak etmediği bir bedeli belki de yaşamıyla ödemiş birisi. Hayaloğlu’nun gölgesinden çıktığında, daha umutlu, daha demokrat, güleryüzlü bir anadolu insanı çıkıyor karşımıza. Sonu hüzünlü olan bu öyküyü ben Ahmet Kaya’nın ilk albümünden, umut dolu, kendi dizeleriyle bitireyim:

çok uzakta öyle bir yer var
o yerlerde mutluluklar
paylaşılmaya hazır
bir hayat var

Kaynakça:
1-Vikipedi, Ahmet Kaya, https://tr.wikipedia.org/wiki/Ahmet_Kaya, Erişim Tarihi: 24.06.2015
2- Hürriyet Gazetesi, Soner Yalçın (21 Kasım 2010), http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/16336866.asp, Erişim Tarihi: 24.06.2015

23 Haziran 2015 Salı

Sezen Aksu A.Ş.

El Gibi’yi, Kavaklar’ı her dinlediğimde sözcükler boğazımda düğümlenir. Eskiden, elime gitarı aldığımda çaldığım Sezen Aksu şarkıları da vardı. Bugün, Sezen Aksu’nun Türk Pop müziği üzerindeki etkisi üzerine düşüncelerimi ve bazı etik konuları tartışmak istiyorum. Aslında, ülkemizdeki müzik yazarlarının bu konuda ayrıntılı bir inceleme yapmamış olmalarını da pek anlayabilmiş değilim. Pop müziği böylesine derinden etkilemiş bir kişi hakkında, çok sayıda haber, makale, eleştiri, kitap olmalı diye düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Övgüleri bir yana bırakırsak, doğru düzgün bir analiz ya da eleştiri yazısına rastlamak bile zor. Hatta, Sezen Aksu’nun bu konuda bir dokunulmazlığı var gibi düşünebilirsiniz. Öncelikle şunu belirtmeliyim ki ben bu yazıda Sezen Aksu’nun kendi albümleri ve şarkılarından ziyade, besteci ve söz yazarı olarak destek verdiği şarkıcılarla birlikte Türk Pop müziğine etkilerini ele alacağım.


Sezen Aksu’nun kendi albümleri dışında pek çok kişiye yardım ettiğini duymuşsunuzdur. Basında bu konu ‘Sezen Aksu okulu’, ‘vokaliste yardım eli’, ‘destek’ gibi sunulsa da ben bu yardımın bu kadar masum olmadığı görüşündeyim. Sezen Aksu, 90’lı yıllardan başlayarak çevresindeki pek çok kişiye albüm yaptı. Bu albümlerde yer alan parçaların bir bölümünü kendisi seçti, bestelerini yaptı, şarkı sözlerini yazdı. Albümlerin hem yapımında, hem de pazarlamasında kendi medya ilişkilerini, tanıdığı klip yönetmenlerini, aranjörleri, müzisyenleri kullandı. (Elimizde küçük bir stüdyoda yapılmış uyduruk demo'larla Unkapanı’nı gezmiş müzisyenler olarak, bu desteğin ne demek olduğunu, en azından ben ve müzisyen arkadaşlarım biliyoruz.) Sezen Aksu'nun buradaki konumunu tanımlamak için en uygun sözcük 'yapımcılık' olabilir belki, ancak burada yapımcılığın da ötesinde bir katkı var. Öylesine bir katkı ki, katkıda bulunduğu kişinin kimliğini yok ediyor, kendi suretini katkıda bulunduğu kişinin üzerine kopyalıyor, onu yutup kendi içine alıyor. Kimdir bu kişiler derseniz, aşağıdaki listeden tümünü görebilirsiniz:


Türk dinleyicisine bu kadar besteyle ulaşabilmiş başka kim var derseniz, yanıtı çok açık: Hiç kimse yok.


Listeden gördüğümüz kadarıyla Sezen Aksu, kendi okulundan yetişen Levent Yüksel, Harun Kolçak, Aşkın Nur Yengi, Sertab Erener, Işın Karaca, Mustafa Ceceli gibi müzisyenler dışında  Gülben Ergen, Emel Müftüoğlu, Göksel, Ebru Gündeş, Nil Burak, Yonca Evcimik, Deniz Seki, Ajda Pekkan, Ayşegül Aldinç, Sibel Can, Ziynet Sali, Candan Erçetin, Nükhet Duru, Tarkan, Ferhat Göçer, Nilüfer, Hülya Avşar, Tarkan, Demet Akalın, Pınar Aylin, Gülşen, Sıla gibi çok sayıda kişiye de çoksatan parçalar vermiş.

Bazı istisnalar dışında, elbette bu parçalar için bir bedel alınıyor. Ferhat Göçer, 8 Mayıs 2008 tarihli Sabah Gazetesi'nde, Esin Övet ile yaptığı konuşmada şöyle diyor:

"- Pahalı bir albüm mü oldu? Sezen Aksu'nun tek şarkısına 30 bin dolar ödediğinizi biliyorum.

- İlk albümün tüm masraflarını kendim karşıladım. İkinci albüm ortak bir çalışma oldu. Ama bu albümü tamamen müzik şirketim yaptı, ben beş kuruş harcamadım. O nedenle fiyat alışverişi konusunda bir bilgim yok. O benim firmam ile besteciler, aranjörler arasında. Tam rakamları bilmiyorum ama büyük bir ekip olduğu için ucuz bir albüm olmadığını söyleyebilirim." (2)

16 yıldır birlikte çalıştıklarını söyleyen Sezen Aksu’nun vokalistlerinden Cihan Okan ise 25 Kasım 2012 tarihinde yayımlanan Samet Özçelik röportajında şöyle diyor:

"- Sezen Aksu şarkısı pahalı mıdır?

- Pahalı tabii. Sistem böyle geliyor. Hepimiz pahalıyız. Pahalı olmak zorundasın. Tekne, cip var o zaman kendimi daha iyi hissediyorum. O keyif orada başlıyor.

- Ben şarkıcıyım, geldim Sezen Aksu parçası almak istiyorum. Nasıl işliyor bu süreç?

- Onun bir hiyerarşik yapısı var. Basın danışmanı var, DJ’yi var, birtakım insanlarla konuşuyorsun. Ondan sonra Sezen’le oturmuyorsun, hiç tanımıyorsa seni tabii. Ondan sonra hiç tanımıyorsa seni dinliyorlar beğeniyorlarsa alıyorlar." (3)

Ücretler hakkında bir şey söylemek de çok doğru değil ancak internette araştırdığınızda, bir Sezen Aksu şarkısının 30 bin TL ile 30 bin Euro arasında olduğu rivayet ediliyor. Sabah Gazetesi’nden Mehmet Çalışkan, 10 Mart 2008 yılındaki bir yazısında beste bedellerini şöyle vermiş: Sezen Aksu: 30 bin Euro, Kayahan: 40 bin $, Nazan Öncel: 30 bin $, Şehrazat: 30 bin $, Yalın: 30 bin $ (4)

Elbette herkes istediği gibi ticaret yapabilir ancak ticaretin de kuralları var. Eğer piyasada bir kartel gibi davranarak, kaynaklara böylesine hakim olursanız, müzik yapmak için uğraşan binlerce müzisyenin önünü kapamış olursunuz. Eğer tüm albümlere siz beste yapar verirseniz, diğer besteciler aç kalır; eğer her yıl yeni bir vokalisti süsleyerek piyasaya sürerseniz, kendi olanakları ile piyasaya çıkmaya çalışan kişilerin hayallerini yıkarsınız. Müzik çokseslilik demektir. Vokalistlerinizi kendi şarkılarınızı pazarlayacak yeni bir kanal gibi kullanmak yerine, kendisi de şarkı yazan, piyano çalan birisine destek olunsaydı her şey farklı olabilirdi. Piyasayı kendi kişiliği olan, farklı bir sese sahip müzisyenler yerine, sanatsal kimliği, özgün bir sesi olmayan Sezen Aksu kopyaları ile doldurmaktaki amaç parasal bir kaygı mıdır, yoksa herkes benim şarkımı söylesin, herkes beni dinlesin türünden önüne geçilemeyen bir ego mudur bilemiyorum ama bu şarkılar çok satıyor, diye birbirine benzeyen ezgilerden daha kaç bin tane dinleyebiliriz? Her şirket, her sanatçı değişimin gerekliliğini ön plana çıkarırken, Sezen Aksu ve arkadaşlarının yıllardır, böylesine tek yönlü, tek dilli bir anlayışı dinleyicilere dayatmasını doğrusu anlayamıyorum. Elbette burada, zorla yapılan bir satıştan söz etmiyorum. Sezen Aksu parçalarının alıcısı var. Hem de öylesine istekli alıcılar ki Sezen Aksu’yu, "bu parçayı başkasına verirsen intihar ederim" diye tehdit edecek kadar çok seviyorlar. (5)

27 Ağustos 2010 tarihinde taksitle Sezen Aksu bestesi alan Ebru Yaşar şöyle diyor: "Sezen Aksu'nun besteleri çok pahalı. Allah'tan taksitlendirme yapıyor. Bir yıla kadar ödeyeceğim.” (6)

Kredi kartına taksitle beste satmak hiç de ayıp değil, alıcı bulsam bugün göğsümü gere gere aynı işi yapar, bir de evimin camına reklam afişi asarım. Ancak Sezen Aksu denildiğinde nedense bu ticari faaliyet gizleniyor. Eğer gizlenecek bir şey varsa yapmamak daha doğru değil mi, ya da bu işi ticarete döktüyseniz, bunu da olduğu gibi kabul edip, ürününüzü sanat, beste, arkadaşlık yardım gibi kutsal ambalajlara sarmaya gerek var mı?

“İstemeyen dinlemez, sana ne oluyor?” diyenler için şunu eklemeliyim: Kimsenin kazancında gözüm yok ancak Türkiye’deki müzik yazarları, Sezen Aksu’nun pop müziğe olan katkılarını fazlasıyla görürken, verdiği zararı göremiyor, yazamıyor belki de farkedemiyorlar. Oysa halkın nefesini tutan, insanların duygusal damarını yakalamasını bilen bir kişi, bunu ticarete döküp tüm piyasayı ele geçirdikten sonra, daha da çok satacağım diye, işi kendi müziğini bile yozlaştıracak bir aşamaya vardırmaktan çekinmiyorsa, elbet birilerinin de bunu eleştirme hakkı olmalı.

Bestecilikle ilgili de birkaç noktaya değinmekte yarar var. Bir besteci, halk ozanı, müzisyen elbette mırıldanarak kendisi için besteler yapabilir ancak müzik piyasasını yönlendiren, tüm şarkıcılara bestelerini satan bir müzik insanının bir enstrüman çalmadan, mırıldanarak beste yapması, bunun üstüne akorları başka bir müzisyenin yazıp notaya alması, bana tuhaf geliyor. Ben ıslıkla bir ezgi çalıp, bu ezgiyi, ünlü bir besteciden senfonik bir yapıt için orkestraya uyarlamasını istesem, bu yapıt bana ait olur mu dersiniz. Armoni, ezginin saçlarına tutturulan bir toka değildir, beste yaptığınızda, akorları da yazmalısınız. Armonik yapıyı ve enstrümanı dışarıda bıraktığınızda, geriye birbirine tıpatıp benzeyen, sıradan, ağdalı, zorlayarak yapılmış bin tane şarkı kalıyor. Her müzisyenin aklına günde onlarca fikir gelebilir. Bunların önemli bir bölümü çöp kutusunu boylar, ancak süzülenler ulaşır dinleyiciye. Ressam, tablosunu bitirene dek onlarca eskiz yapabilir. Eğer siz aklınıza gelen her ezgiyi, her eskizi, "bu şarkı da süper satar" diye ortalara dökerseniz, işte bugün olduğu gibi, pop müziğin de köküne kibrit suyunu dökmüş olursunuz. On beş dakikada bir şarkı yazıyorum diye böbürlenmek, bir yapıtı için günlerce, haftalarca, aylarca çalışan besteciler açısından ancak bir saygısızlık örneği olabilir. Bu işin müzikal tarafı. Eğer bu bir müzik işi değil, biz ticaret yapıyoruz deniliyorsa o zaman 'yardım', 'okul', 'destek' sözcüklerini bırakmak gerekiyor. Ticaret konusuna girmişken iki konuyu daha gündeme getirmek istiyorum :

1-) Bu besteler gerçek satış değeri üzerinden fatura edilip, vergileri ödeniyor mu? Eğer herkesin bildiği, çok açık bir ticari faaliyet yapılıyorsa, bunun için bedeller ödeniyorsa, elbette Sezen Aksu parçalarını satın alan kişilerde birer fatura da olmalı.


2-) İkinci konu ise satış değil satın alma tarafıyla ilgili. Sezen Aksu, müzik piyasasında hem müzik satıcısı hem de alıcısı olarak rol alıyor. Sezen Aksu'nun 1998 yılında piyasaya çıkan "Adı Bende Saklı" adlı albümünde yer alan aynı adlı parçada, besteci adı Yorgos Stavrianos olarak görülüyor, oysa gerçek besteci Yannis Karalis. Yannis Karalis, parçasının izinsiz kullanımıyla ilgili olarak açtığı davayı 10 yıllık bir hukuk mücadelesinin ardından kazanıyor ve Sezen Aksu 35 bin Euro tazminat ödemeye mahkum oluyor. Sezen Aksu’nun menajeri Yaşar Gaga “Sezen Hanım’ın ‘Adı Bende Saklı’ şarkısının bulunduğu albümün kartonetinde besteci olarak Yiannis Karalis yerine başka bir isim yazılmış. Yani hata Sezen Aksu’nun değildir. Biz kimsenin hakkını elinden almadık. Böyle bir nedenden dolayı da bu kadar büyük bir tazminat verilmemeli” demiş. Bestelerinizi 30 bin Eurodan satacak, ancak siz başkalarının bestesini para ödemeden kullanacaksınız. Hem de büyük bir uyanıklık yaparak, bestecinin yerine başkasını adını yazıp, ona telif ödediğinizi iddia ederek. Ben komşum Hamdi Abi’ye telifini ödemek suretiyle, kendi albümümde, Sezen Aksu bestelerini kullanabilir miyim? Başkalarının bestelerini bu şekilde izinsiz kullanmak, yakayı ele verince de suçu kartoneti yapanların üstüne atıp, bu para çok değil mi diye menajeri üzerinden mesaj göndermek, bu işten ekmek yiyen birisi için çok da etik bir davranış değil. "Sezen Hanım, kendi albümüne adını veren parçasının bestecisini bilmiyordu" demekse, kimse kusura bakmasın, insanları aptal yerine koymaktır. 

Genellemelere karşıyım ancak birkaç istisnayı dışarıda bırakırsak, Sezen Aksu ve okulundaki şarkıcıların bir ortak özelliği de muhalif bir kimliğe sahip olmak yerine, tekne ve cip odaklı, popülerlik ve çok satma sevdası ile tutuşmuş, nabza göre şerbet ekolünün temsilcileri olmaları. Müzik piyasasında, öylesine farklı kesimlerle ticari ilişkiler kurulmuş ki, bir yandan Gezi Parkı’na, Ali İsmail Korkmaz’a, Berkin Elvan’a göz kırpmanız, diğer yandan Gezi Parkı’na çıkanları en sert şekilde eleştiren Mustafa Ceceli’yle kanka olmanız gerekiyor. Hem hükümetle iyi ilişkiler içinde olup hem de arada bir eleştirmek gerekiyor. Ticari hayatta ya da politik yaşamda pek sırıtmayan bu ikiyüzlülük ne yazık ki müzisyen kimliğinde şık durmuyor. Gezi Parkı’na verilen destek de, ölenlere yakılan ağıtlar da yüreklere ulaşmıyor artık. 

Sezen Aksu ve arkadaşlarının müziğe sağladığı katkılar bugüne kadar çok yazıldı. Bunların az da olsa bir bölümüne ben de katılabilirim ancak resmin tamamını ortaya koymak kaydıyla. Birbirine benzeyen Sezen Aksu şarkılarını yayınlama gayreti yüzünden, pop müzik piyasası, renklerini, kalitesini, kimliğini, kişiliğini yitirdi. Sezen Aksu denildiğinde, Türkçe şarkıları baştan yaratan, Anadoluyu, Egeyi avcunun içi gibi bilen, parçalarını şiir, dili oya gibi işleyen, muhalif bir kadın müzisyeni anlatmak isterdim. O'nun barış sürecine verdiği desteği, Madımak'ta yakılanlar için, ezilen kadınlar, okula gönderilmeyen çocuklar için yaptıklarını anlatmak isterdim ancak bu iki resim ne yazık ki üst üste oturmuyor. Birini söyleyip diğerini eksik bıraksan. O da olmuyor. Belki de en iyisi, başkalarını olduğu gibi, Sezen Aksu'yu da günahları ve sevaplarıyla kabul etmek. Öyle dinlemek.

Kaynakça:
1-Sezen Aksu Tarafından Yazılmış Şarkılar Listesi, Vikipedi, https://tr.wikipedia.org/wiki/Sezen_Aksu_taraf%C4%B1ndan_yaz%C4%B1lm%C4%B1%C5%9F_%C5%9Fark%C4%B1lar_listesiErişim Tarihi: 23.06.2015
2-Günaydın (Sabah Gazetesi), http://arsiv.sabah.com.tr/2008/05/08/gny/haber,49F5B13BDB014D1585D5CC595E295CA4.htmlErişim Tarihi: 23.06.2015
3-Samet Özçelik, Cihan Okan Röportajı (8 Mayıs 2008), http://sametozcelik.com/2012/11/25/cihan-okan-sana-bir-sarki-soyletirim-sen-de-inanamazsin/Erişim Tarihi: 23.06.2015
4-Postmedya.com, Mehmet Çalışkan (Sabah), http://www.postmedya.com/gundem/en-pahali-beste-sezen-aksunun-h1093.htmlErişim Tarihi: 23.06.2015
6-Mynet, Ebru Yaşar (27 Ağustos 2010), http://www.mynet.com/magazin/detay/magazin/sezen-aksu-taksitle-sarki-satiyor/4609Erişim Tarihi: 23.06.2015
7-Haberturk, Adı Bende Saklı Yunanlının Çıktı, Özge Eğrikar (4 Ocak 2013),  http://www.haberturk.com/magazin/muzik/haber/808682-adi-bende-sakli-yunanlinin-ciktiErişim Tarihi: 23.06.2015

13 Haziran 2015 Cumartesi

Haziran Yangını

Kadıköy Moda Sahnesindeki küçük salonda izleme fırsatı bulduğum “Haziran Yangını”, Ethem Sarısülük ve ailesine odaklanmış bir belgesel film. 65 dakika süren film, Sarısülük ailesiyle birlikte Gezi Parkı direnişinin Ankara’daki fotoğrafını da önünüze getiriyor.

Haziran Yangını, henüz yaralar sıcak olduğundan, izlemesi çok kolay bir film değil. Her sahnede yüreğinizi acıtan bir ayrıntı, bir bakış, bir gülümseyiş çıkıyor karşınıza. Gürkan Hacır’ın yazıp yönettiği filmde, görüntü yönetmeni olarak Akdeniz Adıyaman yer alıyor. Film, özgün çekimlerin yanısıra polis kameralarından elde edilen görüntüleri, haber kanallarının çekimlerini ve bazı kişisel videoları da içeriyor. Gezi Parkı ile ilgili kısa bir bilgilendirmeden sonra, kameralar Ankara’ya çevriliyor. Film iç içe geçmiş biçimde, Ethem Sarısülük’ün ailesini, direnişi, Ethem'in öldürülüşünü ve yargılama dönemini perdeye taşıyor. Gaz bombaları, TOMA’lar, akrepler ve silahlar, polis terörünün şiddetini hiç abartmadan gözler önüne seriyor. Gürkan Hacır, direnişçilerin -belli kesimler tarafından eleştirilebileceğini düşündüğüm- taş atma görüntülerine de hiç çekinmeden yer vermiş filminde ki bence bu seçimiyle övgüyü hakediyor. Belki de filmin en etkileyici yanı bu: sokakta ne yaşanmışsa perdede de onu izlediğinizi hissettiriyor size Hacır. Eğer bu film eleştirilecekse, polis şiddetini gerçekte olduğundan daha az vermiş diye eleştirilebilir ancak.


Ben filmin müziklerini beğendim. Gerilimli sahnelerde çok ön planda olmasa da özellikle acının öne çıktığı karelerde, biraz daha duygusal bir boyut getiriyor filme. Ağıta varan bölümlerinde bile en ufak bir duygu sömürüsü hissedilmiyor salonda.

Film boyunca Ethem’i hep ön safta direnirken, Erdoğan’ı gerçekleri çarpıtırken, Melih Gökçek’i düpedüz yalan söylerken, Abdullah Gül’ü içeride başka, dışarıda başka konuşurken, Sarısülük ailesini ise tırnaklarıyla direnirken izliyorsunuz. Bunlar gerçeklerle örtüşüyor mu, filmi izledikten sonra siz kendiniz karar verin.

Haziran Yangını, tarihe düşülen bir not gibi. Tarafsız, abartısız, her şeyin olduğu gibi yazıldığı, söylendiği, görüntülendiği bir film. Eksikleri var mı derseniz, kendi adıma, Ethem’i daha yakından tanıyacağımı ummuştum ancak film zaten psikolojik bir derinlik içerme iddiasına sahip değil. Filmin asıl amacı, bir polisiye soruşturması gibi suçun görüntülenmesini, suçlunun yakalanmasını ve kişinin yargılanmasını gerçeklere uygun bir biçimde perdeye taşımak ki bunu da fazlasıyla başarıyor. Ethem'in öldürülmesiyle ilgili videoları sosyal medyada izlemiş, Sarısülük haberlerini okumuşsanız, film size bilgi anlamında çok fazla bir şey sunmayabilir. Ancak bu ayrıntıları bilmeyenler için, özellikle yargılama bölümü son derece çarpıcı ayrıntılar içeriyor.

Direniş sonrasındaki günlerde, Mustafa Sarısülük’ün elinden yaralandığı bir fotoğrafı anımsıyorum. Kendisine de geçmiş olsun demiş ve bu direnişin en güzel yarasına sahip olduğunu söylemiştim. Direnişçilere sataşan bir kendini bilmez bir anda direnişçi grubun içinde kalınca, karşı görüşlü birini kurtarmak için öne atılmış ve yaralanma pahasına onu direnişçilerin elinden almıştı. Vicdan, merhamet, insan sevgisi, ne derseniz. Bu davranış biçimi Alevilerde görülen ve karşı görüşe bile "can" diye bakan anlayışın ürünü. Dikkat ederseniz Ethem’in annesi Sayfı Sarısülük de en sert mesajlarında bile nefret diline yer vermiyor. Filmde, bu vicdan değil de ailenin direnen sert yönü biraz daha ön planda.

Farklı kaynaklardan derlenmiş görüntüleri, aynı öykünün içinde bir araya getirip, aynı kazanda kaynatmak kolay bir iş değil. Müziklerin de yardımıyla "Haziran Yangını" bunu başarıyor. Filmi izlerken, daldan dalan atlayan görüntüleri değil, olay örgüsüne uygun biçimde sıralanmış sahneleri izliyorsunuz.

Filmden çıktığımda, ilk iş gözlerimi siliyorum. Pablo Neruda’dan Hilmi Yavuz’un eşsiz çevirisi geliyor aklıma:

Şiir neye yarar ki çiyler için yazılmazsa
Bu gece için yazılmazsa neye yarar
Ya da korkunç acılarla kıvrandığımız günler için
Bu günbatımı için yazılmazsa
Şurda hızla atan yüreğiyle
Kendini ölüme hazırlayan
Şu yaşlı adamın durduğu
Yıkık köşebaşı için yazılmazsa neye yarar?


Gürkan Hacır’ın bu filmini kaçırmayın. Tertemiz bir ailenin, kirli bir devlete karşı verdiği hukuk mücadelesini, insanların dişleriyle tırnaklarıyla direnişlerini göreceksiniz. En başta Gürkan Hacır olmak üzere, emeği geçen herkese sonsuz teşekkürler. Yazıyı, Mustafa Sarısülük'ün hastane bahçesinde, kardeşinin ölümünü dünyaya duyururken söyledikleriyle bitirelim:

"Son sözü her zaman direnenler söyler. Ve biz henüz, son sözümüzü söylemedik".

31 Mayıs 2015 Pazar

Gezi Parkı – Direniş Günleri

2013 yılı, çoğumuzun yaşamına o güne dek görmediğimiz renkte bir sayfa ekledi. 31 Mayıs’ta öğleden sonra Gezi Parkı’na geldiğimde, Marmara Oteli ve civarında dağınık insanlar, meydandaysa slogan atan yaklaşık yüz kişilik bir grup vardı. Ben destek olmak için meydandaki grubun yanına gittiğimde karşımızdaki polislerde bir hareketlilik olduğunu gördüm. Daha ne olduğunu anlayamadan patlamalar duyuldu. Gaz fişekleri, kovandan kaçmış arılar gibi vızır vızır üstümüze yağıyordu. Dumandan göz gözü görmez olmuştu. Giderek zor soluk alıyor ama bir yandan da meydandan kaçmaya çalışıyordum. Önümde koşan şişman adamın kendini yere bıraktığını gördüm. Kimseye yardım edecek gücüm yoktu, o anda aklımdaki tek şey biraz daha fazla soluk almaya çalışmaktı. Birkaç kişinin daha yere düştüğünü gördüğümde korktum ama üstlerine basmadan, aralarından geçmeyi başardım. İnlemeye, böğürmeye benzer sesler geliyordu insanlardan.

Biraz dumanın dışına çıkınca, kaçanların Vakıflar binasına girdiğini gördüm. Onları izleyip, binadan içeri girdim. Konuşacak durumda değildim. Beş on dakika içinde, duman biraz dağılınca içerideki insanların dışarıya çıkıp yerde yatanlara yardım ettiğini farkettim. Gezi’de sihirli eller vardı. İşte ben ilk kez Vakıflar binasında rastladım onlara. Önce yüzümü sildi birisi, beyaz bir sıvı püskürttü sonra yüzüme. Bir yere çöktüm, anlamsız gözlerle çevremi izliyordum. O sırada, binadan çıkmamız gerektiğini söyleyen bir görevliyi duydum. Biraz sonra güvenlik amiri gibi birisi geldi, “kadınlar kalabilir ancak diğerleri binanın dışına çıkacak” dedi. Gezi’de küçük kızlar vardı. İlk kez Vakıflar binasında gördüm ben onları. "Erkekler dışarı çıkarılacaksa biz de çıkarız" dediler. Bir anda topluluk birleşti ve oradan çıkmamaya karar verildi. Güvenlik amirini aradı gözlerim, ortadan kaybolmuştu. Daha sonra, hava iyice temizlendiğinde, kendi isteğimizle kapının önünde beklemeye başladık. Bu arada fotoğraf makinemi çıkartıp birkaç poz çektim.


Ortalık biraz daha sakin görünüyordu, meydana doğru ilerlemeye karar verdik. Yüz metreden biraz daha fazla yürüyebildik ancak. Meydana yaklaştığımızda gene çok sert bir müdahale oldu. Dumandan kaçmak için bu sefer Starbucks’a girdik. İçeride belki iki yüz kişi vardı ve kapıya atılan gaz bombalarının etkisiyle içerisi soluk alınamaz hale gelmişti. Kapının biraz ilerisinde polisler, içeride paniğe kapılanlar, bayılanlar, soluksuz kalanlar ve nereden çıktıklarını gene göremediğim sihirli eller vardı.


Yaralananları ambulanslara taşıyıp ardından Gümüşsuyu’na doğru çekildik. Biraz ilerlemeye çalıştığımızda polis müdahalesi oluyor ancak gaz çekilince topluluk yeniden ilerlemeye çalışıyordu. 



Fotoğraf makinemi çıkarttım. Çektiğim karelere bir göz attım. Son karelerde yüzlerce insan vardı.. Bir ileri bir geri derken hava kararmaya başladı. Karanlıkla birklikte grubu dağıtmaya karar veren polis, topluluğun üzerine yeniden gaz fişeklerini yöneltti. Öylesine yoğun bir saldırı başladı ki, sokakta soluk alamaz olup, bölünerek farklı noktalara kaçmaya başladık. Ben çevremdekilerle birlikte Metro firmasının Gümüşsuyu’ndaki ofisine sığındım. İçeride yüze yakın direnişçi vardı. Çalışanların isteği ile ışıkları söndürdük. Polis, sokakta insan avına çıkmış, bütün binaları kontrol ediyordu. Bu binada yarım saatten fazla çıt çıkarmadan, ışık yakmadan bekledik. Polis bizi farketmedi.



Tekrar sokağa çıktığımızda hava kararmış, çoğu kişinin sesi slogan atmaktan kısılmıştı. Polisin müdahalesiyle Gümüşsuyu'ndan aşağı doğru koşmaya başladık. Görüntü inanılmazdı. Artık sayımız binlerle ifade edilebilecek düzeydeydi. Yolun kenarındaki metal panellere taşlarla vurarak ritm tutuyorduk. Bu tempo, toplulukta inanılmaz bir coşku yaratıyordu. Kulakları sağır edecek gibi çalan onlarca trampet elbette, Gümüşsuyu’nu aşıp, barikatların arkasında bekleyen polise de ulaşıyordu. Biraz anlamaya çalışsalar, karşılarındaki topluluğun ne kadar kararlı olduğunu görebilirlerdi.

Sonrasını hızlı geçeceğim. Günlerce sürdü direniş. Cihangir’de kaç kez bilmediğim evlere girmek zorunda kaldım. Tam “köşeye sıkıştım” derken açıldı kapılar. Ruhi Su’nun oğluyla tanıştım sığındığımız bir evde, Hollanda’dan Erasmus’la gelen bir üniversite öğrencisiyle tanıştım. Direnişe katıldığı için çok mutluydu. Televizyoncular, tiyatrocular, öğrenciler. Hepsi açtılar kapılarını. Anı olsun diye fotoğraflar çekmiştim girdiğim bir evde. Ev sahibi, poz falan da verdi ama bizi yolcu ederken, “burada çektiğin fotoğrafları siler misin?” dedi. Sildim tabii ki. Senaryo yazarıymış, sürprizlerle dolu bir senaryo yazacağından eminim, ileride. Direniş konusunda, pek becerikli olduğumu söyleyemem. Her şeyden önce, sivil polisi ayırdedemiyorum direnişçiden. İki kere apartman kapısını polise açmak üzereyken uyarıp kaçmamı sağladı insanlar. Benim için “Şu adamı oradan kaldırın, herkese açıyor kapıyı” dediklerini de duydum ama duymamazlıktan geldim.


Taksim’de bazen küçücük stüdyo daireleri, bazen son derece güzel döşenmiş ofisler çıkabiliyor karşınıza. İstiklal Caddesinde bir polis grubunun ısrarlı takibiyle, ıssız sokaklardan birinde kıstırılmıştık. Bir yandan koşup bir yandan da baş hizasından ateşlenen gaz fişeklerinden korunmak için başımı eğince dengemi yitirip yere yuvarlandım. Kalkmaya çalışırken yeniden düştüm. Yakalalanacağımı düşünürken, hemen iki metre önümde bir kapı açıldığını gördüm. Sihirli eli takip edip, eve girdim. İçeride direnişçiler, kendi aralarında koyu bir sohbete başlamıştı. Bu sefer bir resim atölyesine sığınmışız. “Alt kata inelim” dedi birisi. Polis, sokağı tutmuş terketmiyordu. Yangın merdiveni gibi dönen basamaklarla alt kata indik. Dolaptan şaraplar çıktı ve biz güzel bir soul müziği eşliğinde şarabımızı içmeye başladık. Şunu da eklemeliyim ki, bu davetsiz toplantılarda konuştuğum kişilerin müzik, edebiyat, sinema bilgileri beni hep şaşırttı.

Hiç mi eksiği yok bunların diyenler için bir not düşmek istiyorum tarihe. Siz, direnişçilerin çok iyi yalan söyleyebildiklerini biliyor musunuz? Parkta veya bir sokak arasında, “herkes sussun annem arıyor” diyen bir sesle birlikte hepimiz duruyoruz. Herkes olabildiğince sesini kıstığından, tek taraflı olarak telefon konuşmasını duyabiliyoruz.

- Çıkarken söyledim ya Aslı’lara gideceğim diye.
- ………
- Ne sesi? Yok yok balkondayız.
- ……...
- Hadi kapat anne, ben yarın ararım seni.
- ……..
- Ya ne Gezi’si anne deli misin, Aslı’lardayım diyorum sana.


Hiçbir yeri kırıp dökmedik ama arada istenmeyen şeyler de oldu ne yazık ki. Berkin Elvan’ın cenaze töreni sonrasında, nasıl oldu bilmiyorum DHKP-C’li bir grubun içinde kaldım. Sokağın iki ucunda da polis olduğu için bir yere kıpırdayamıyordum. Ben ve benim gibi, istemeden bu grubun içine düşmüş birkaç kişi dışında yüzü açık pek kimse yoktu. Grup birden caddedeki Akbank Şubesinin camlarını indirip şubeye girdi. Akşam olduğundan şubede çalışan kimse yoktu. Sırayla içeri girip, buldukları ne varsa kırıp döküyorlardı. Bankanın hemen yanındaki dönerciyse hiçbir şey olmamış gibi dönerini kesmeyi sürdürüyordu. O an, bu görüntüyü fotoğraflamayı çok istedim ancak bankayı talan eden kişilerin hedefi olmamak için makinemi çıkartamadım. Gemi batıyor bari bir sigara içeyim gibi değil, yanınızda tanıdık bir gemi batıyor, siz de hem onu seyrediyor hem de kendi geminizde güverteyi temizliyorsunuz gibi. Bir bahaneyle dönerci dükkanına girdiğimde, adamın bir yandan döner keserken diğer yandan da omzuyla kulağı arasına sıkıştırdığı telefonla konuştuğunu fark ettim. Ben tam, nasıl bu kadar soğukkanlılıkla döner kesmeyi sürdürdüğünü soracaktım ki, adamın kısık sesle “banka gitti, abi bizim de hemen çıkmamız lazım” gibi laflar ettiğini işittim. Meğer adam korkudan şoka girmiş, döner kestiğinin bile farkında değil. Buna benzer bir şiddet tablosuna, Gezi Parkı civarında hiç tanıklık etmedim.


Kaldırımdaki küçük taşlardan barikata malzeme taşımak için kurulan zinciri hatırlıyorum. 15 metrelik bir uzaklık vardı barikata. Yirmi kişi olsa son derece hızlı yapılacak bir işi biz elli kişiyle yaparak zaman kaybediyorduk. 'Sayımızı azaltalım', 'zinciri küçültelim' çağrıları hep yanıtsız kalıyordu, kimse zincirden çıkmak istemiyordu çünkü. Dayanışmanın insan ruhuna iyi geldiğini ben Gezi'de öğrendim.

Üstünden iki yıl geçmiş. Bazı sözcükler vardır duyunca gözleriniz parlar. Hani çingene şarkılarıdır, sadece yazın, dolunayda çalınır. Çocuklar gibi. Çocuklar neyse Gezi Direnişi de benim için öyle. Aklıma gelince, içim kıpır kıpır olur. Heyecan mı, öfke mi, hırsız polis oynamak mı? Sanırım hiçbiri değil.

İki yıl sonra düşünüyorum da. Kazanmak ya da kaybetmek bile değil, sadece dostların arasında olmakmış güzel olan.