27 Nisan 2015 Pazartesi

Roboski'nin Katırları

Eşeklere duyduğum sevginin ilk kaynağını hatırlamıyorum. Küçükken Isparta’daki köyümüze gittiğimde ilk kez binmiştim bir eşeğin sırtına. Bakışlarından mıdır yoksa sesinden mi bilmiyorum küçüklüğümden beri hep duygusal bir hayvan olarak bildim eşekleri. Yıllar geçti. Bizlerin sayısı artarken, eşeklerin sayısı giderek azaldı. Öyle ki, artık eşek görünce, türü tükenen bir hayvan görmüş gibi sevinmeye başladı çocuklar. Yıllar sonra at binmeyi de öğrendim. Ata binme tekniği, eşeğe binmenin yanında çok daha ustalık gerektirse de, eğitilmiş atlara, daha önce tekrarlatılarak ezberletilmiş hareketler, eşeğe binmenin doğallığını yaşatmadı hiç bana.

Dişi bir atla, erkek eşeğin çiftleşmesi sonucu ortaya çıkan melez yavrulara ise katır deniliyor. Anadolunun melezliği ile ilgili daha önce birkaç yazı yazmıştım. Katırlar da Anadolunun özüne benzer, melez hayvanlar. Hem eşeğin, hem de atın özelliklerine sahip olan katırlar, at kadar hızlı koşamasa da bacakları at kadar narin olmadığından kolayına sakatlanmazlar. Eşekten hızlı, attan yavaş giderler. Bir ata kıyasla sıcağa ve susuzluğa daha dayanıklıdırlar. Yemekleri konusunda çok seçici olmadıklarından, yoksul Anadolu köyleri için, attan da eşekten de daha kolaydır beslenmeleri. Yük taşımak için her iki türden de elverişlidirler. Ve,

Katırlar, kurşuna dizilmedikçe attan da eşekten de uzun yaşarlar. 

Sağdan soldan derlediğim bilgiler bunlar. Peki, hangi suçu işlerse kurşuna dizilir bir katır, hangi günah, mevzilenmiş askerler tarafından taranmasına neden olabilir? İşte bunu bilmiyorum.


Bu soru nereden çıktı demeyin. Önce Roboski’ye dönelim. İki yıl önce, bir gün sen de Roboski’nin katırlarını yazacaksın deseler inanmazdım. Anımsayın, Uludere Katliamının üzerinden birkaç gün geçmeden Yılmaz Özdil, Hürriyet Gazetesi’nde 6 Ocak 2012 tarihinde, “Sayın Kaçakçı” adlı bir yazı yazmıştı. Yazı aşağıdaki gibi başlıyordu :  (Noktalama hataları ve anlatım bozuklukları yazara ait)

“Sayın Kaçakçı (1)

Babası eşek.

Anası attır.

Eşek, atı becerir.
Katır doğar.

*
At’tan küçük, eşek’ten cüsselidir.
Her ikisinin toplamından kuvvetlidir.
Kromozom sorunu nedeniyle kısırdır.
Ancak, katır ırkı yok edilse bile...
Eşek’lik varoldukça nesli tükenmez.

*

Kaçakçılık katır’dır.

*

Yasak aşkın meyvesi.

*

Kimin kimi, hangisinin hangisini becerdiğinin bi önemi yoktur... Neticede, devlet’le kaçakçı’nın çiftleşmesidir.

*

Mazot zamlandıkça, sigara zamlandıkça, yani vergiye binildikçe, katır da kıymete biner, fiyatı yükselir. Şu anda ikinci el’i tiko para beş bin lira... Her defasında 140 litre mazot veya 400 paket sigara taşıyabilir. TÜİK’e göre, memlekette 50 bin katır var, 30 bini orda, hesap et.

*

Entel barların romantik tayfası “50 liracık için canını tehlikeye atmak zorunda kalan masum köylü” filan diyor ama... Haftada iki sefer yaptığında, ayda 15 bin lira kazanıyor o masum!

*

Aslına bakarsanız, bizim entel’lerle katır’ların ortak özelliği var. İkisi de viski içiyor. Evet, viski içiriyorlar katır’lara...
Sebebini herhalde veteriner hekimler daha iyi açıklar ama, enerji patlaması yapıyor. Yük kapasitesi, sürati artıyor.
Nasıl olsa, viski de kaçak, sudan ucuz.” (Yılmaz Özdil - 6 Ocak 2012, Hürriyet)


Şimdi sözü aşağıdaki videonun bir saat yirmi dokuzuncu dakikasındaki Muhammed Encü’ye getirmek istiyorum. 13 yaşında Uludere’de ölen Muhammed Encü, köpekleri, atları, katırları seven bir çocukmuş. Veteriner olmak istiyormuş Muhammed. Evindeki yemekleri köpek yavrularıyla paylaşan, onlar üşümesin diye bahçeye çadır kuran Muhammed.


Ümit Kıvanç’ın “Ağlama Anne, Güzel Yerdeyim” adlı Uludere belgeselinde Yılmaz Özdil’in ‘Sayın Kaçakçı’ diyerek alay ettiği ve ayda on beş bin lira kazandıklarını öne sürdüğü kişilerin evlerinde yapılmış tüm çekimler. Bu evlere, insanlara, insanların hayallerine bir bakın lütfen. Her yanından yoksulluk, saflık, güzellik akan bu insanlar için, işte yukarıdaki yazıyı yazmıştı Yılmaz Özdil.

Onun için Uludere’deki katırlar bana vicdansızlığı çağrıştırdı hep. Katırların kaderiyse aradan geçen zamanda hiç değişmedi. Uludere’deki kaçakçılığı önlemek için devletin bulduğu son yöntem ise kaçakta kullanılan katırları öldürmek. Şırnak Valisi Ali İhsan Su "Katırların öldürülmediğini, uçurumdan atladığını"(2) iddia etse de Dicle Haber Ajansının yayınladığı görüntüler katırların jandarma tarafından kurşuna dizildiğini gösteriyor.


Bu görüntüleri izledikten sonra ne denebilir ki? Ne olur, sırtınızı sıvazlayan komutanlarınıza, size nefret tohumu aşılayan liderlerinize inanmayın. Anadolu topraklarında çocukları bombalayarak, katırları kurşuna dizerek kahraman olamazsınız. Çocuklarınıza anlatamayacağınız hiçbir hikaye, sizi yüceltmez bu topraklarda. Askerliğiniz bitip evinize dönünce hangi yüzle sarılacaksınız annenize, hangi yüzle bakacaksınız çocuklarınızın gözüne? Çocuğunuz günün birinde, bir hayvanı sevmek için elini uzattığında, bir gün katırları kurşuna dizerken benzer bir zevk aldığınızı söyleyebilecek misiniz ona, yoksa gizleyecek misiniz çocuğunuzdan bu kahramanlığınızı? Annenize anlatamadığınız, çocuklarınızdan sakladığınız bu kahramanlık hikayelerinin, insanlık tarihinin utanç sayfalarını doldurduğunu görmüyor musunuz?

Ölümden, savaştan, yalandan, artık yorulduk, yıldık, usandık. 


Kürt, kaçakçı, hain, terörist. Ne zaman bitecek bahaneleriniz.

Çocuk, genç, katır, can. Ne zaman bitecek kurşunlarınız?

Köylüler terörist olmuş, çocuklar  kaçakçı. Katırlarsa intihar etmiş. Ne zaman bitecek yalanlarınız?

Kahraman devletimizin, kahraman valileri. Kahraman ordumuzun, kahraman askerleri. Kahraman gazetelerimizin, kahraman yazarları. Sizlere soruyorum:

Bahaneleriniz, kurşunlarınız, yalanlarınız ne zaman bitecek? 

Kaynakça:
1-Yılmaz Özdil, Sayın Kaçakçı, 6 Ocak 2012, Hürriyet Gazetesi, http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/19614987.asp, Erişim Tarihi: 27.04.2015
2-T24, Katırlar İntihar Etti Diyen Vali Meclis Gündeminde 17 Nisan 2015 , http://t24.com.tr/haber/katirlar-intihar-etti-diyen-vali-meclis-gundeminde,293852, Erişim Tarihi: 27.04.2015

24 Nisan 2015 Cuma

Benolsamcılar

Uzun zamandır onları yazmak istiyorum. Bir öykü değil de deneme gibi olsa daha iyi olurdu kuşkusuz ancak deneme yazmayı daha önce hiç denemediğimden bildiğim gibi yazacağım onları. Elimde onlara karşı çıkmak için biriktirdiğim kanıtlarım yok, ya da yüzlerine çarpabileceğim herhangi bir belge. Doğrusu, kim olduklarını, nereden geldiklerini, kaç kişi olduklarını, ne yiyip ne içip de bu hale geldiklerini de bilmiyorum. Tek bildiğim sağda solda duyup gördüklerim. 


Zaten bir benolsamcıyı görür görmez tanıyamazsınız. Çünkü bunlar, on beş yaşında da yetmiş beş yaşında da olabilir. Benolsamcı, erkek, kadın, eğitimli ya da eğitimsiz olabilir. Kimi rakı içer, kimi nanelimon. Beş vakit namaz kılanı da vardır, İmam Efendinin karşısına çıkmak için musalla taşına uzanmayı bekleyeni de. Kaşına gözüne, giyim kuşamına, yaşına başına bakarak onları tanıyamazsınız. Ben onlardan birine ilk kez okulda rastlamıştım, adı Zeynep'ti yanılmıyorsam. "Ben öğretmen olsam, annesi veya babasından birisi öğretmen olanların direkman sınıfını geçirtirdim. Hele ikisi birden öğretmense, kayıt sırasında takdir belgesini de verirdim." demişti bana. Tahmin edeceğiniz gibi Zeynep'in annesiyle babası öğretmendi. Yani eğer Zeynep öğretmen olsaydı, aslında öğrenci olan kendisi 'direkman' geçebilecekti sınıfı, hem de okulun ilk gününden takdir belgesini alarak. 

Benolsamcıların gözü Zeynep gibi her zaman yukarıda ya da kendi çıkarlarında olmaz. Genellikle kendileri bile fark etmeden, öylesine sokuverirler burunlarını başkalarının işine. Benmüdürolsamcı hademe "Ulan müdürün yerinde ben olsam, saat beşte çıkanın götüne hızlıca vururum ki tekmeyi, evine uçarak gitsin" derken müdür de "Hademenin yerinde olsam, işimi adam gibi yapar, sonra da öğretmene falan postayı atarım. Değer mi iki toz taneciği yüzünden kocagötlü Semra Hanımın kahrını çekmeye" diyebilir. 


Kartal'da otururken kırklı yaşlarında doktor bir komşumuz vardı. Yerel seçimlerde belde başkanlığı için aday olarak siyasete atılmış ancak eski muhtarın belediye başkanı olduğu seçimde, o yeterince oy alamadığından seçilememişti. "Halk bu hatasını çok pahalı ödeyecek" dedikten sonra bana dönüp "Ben vatandaş olsam, muhtara değil doktora oy verirdim. Çok merak ediyorum, iki gün sonra hastalanınca muhtara mı gidecekler yoksa doktora mı?" demişti. Ben hemen kendimi temize çıkartmak için "Ben muhtar olsam, zaten en baştan kendiliğimden çekilirdim, ama doktor olsam da bu işlere girer miydim bilmiyorum. Hoş biz oyumuzu sana verdik ama ben kazanmadığına da seviniyorum ağabey, tabii kendi sağlığımız açısından." gibi çıkarlarımı koruyan bir yanıt verdim. İki yıl sonra, bana seçimlerde hile yapıldığından artık adı gibi emin olduğunu söyledi. Seçimden sonra bu mahalleden gelen hastaların tümü, oyunu kendisine verdiklerine yemin etmişler. Oysa doktorun aldığı oy, hastalarının onda birinden azmış. Avukatı ile görüşüp bu durumu değerlendirecekmiş. 

Bugüne dek benolsamcıların kendi işlerinde bir halt olabildiklerine ben rastlamadım. Onlar kendi işleri yerine hep başkasının işlerini düşünürler. Başkalarının yapması gerekenleri düşünmeye öylesine kapılıp giderler ki kendi işleri ile uğraşmaya zamanları kalmaz. Muhasebe müdürü, "pazarlamanın başında ben olsam" diye söze başlarken içerideki odada pazarlama müdürünün "ben muhasebecinin yerinde olsam" diyerek nutuk çektiğini bilmez. Kendi işi üzerine düşünmez, zaten kendi işinde başarılı olmak zordur. Kolay mıdır öyle aklı bir karış havada bir adam için muhasebe ile uğraşmak, dışarıdan göründüğü gibi değildir bu hesap kitap işleri. Bir hata yapar, kırk yıl ödersin cezasını. Peki ya pazarlama: iki selam ver, bir göt salla, işin tamamdır. Bir de patron, odanın önünden geçerken bağıra bağıra telefon edersin müşterilerine, cillop gibi olur. Sonra oturursun masanın başına, primlerini hesaplarsın. 

Bir gün işyerimin otoparkında bir benbaşbakanolsamcı ile benbelediyebaşkanıolsamcının konuştuklarını duydum. Aynı çevreden insanlar. Bildiğim kadarıyla, benbaşbakanolsamcı iki ay önce işe zamanında gitmeyi beceremediği için kovulmuş bir boşta gezer, benbelediyebaşkanıolsamcıysa o sıralarda babasının ikinci işini batırmakla meşgul bir galericiydi. Konuşmanın bir yerinde benbaşbakanolsamcı, benbelediyebaşkanıolsamcıya el şakası yapınca, benbelediyebaşkanıolsamcı ona "yalama" dedi. Koskoca benbaşbakanolsamcı da karşısındakinin boyunu işin içine katıp "güdük" deyivermesin mi, koca koca devlet adamları sokakta alt alta üst üste boğuşmaya başladı. Neyse ki o sırada benyöneticiolsamcı kapıcı oradan geçiyormuş da bunları ayırdı. Yoksa benemniyetmüdürüolsamcı polis Ramazan'a kadar giderdi bu iş. 


Benolsamcıların hedefleri kısa süreler içinde kolayca değişebilir, bir gün şarkıcı olmak isterken ertesi gün bu arzuların sönüp, sinema yönetmeni olmak istediğini görebilirsiniz. Ancak hedefler değişse de kendi dışında birinin yerine karar alma özlemi pek değişmez. Benolsamcılık virüsü insanın içine bir kez girdi mi bir daha zor çıkar. Hatta bazı kişilerde giderek ilerlediğine bile tanık oldum. Bu tür ileri hastaların içinde, zaman boyutunu aşanları bile var. Bunların içinde, "ben Mimar Sinan olsaydım kemerin altını şöyle yapardım" diyeninden tutun da, "ben Fatih Sultan Mehmet olsaydım, hepsinin kökünü kuruturdum" diyenine kadar, ne ararsanız bulabilirsiniz. Ancak hangi mesleği incelerseniz inceleyin, gene de bu türün en iyi örnekleri ya siyasetçilerden ya da siyasetçilere özenenlerden çıkar. Beni kendisine hayran bırakmayı başaran bir benolsamcı da gene bir siyaset adamıydı. 23 Nisan'da kendi koltuğuna oturan bir çocuğun talimatlarını dinleyen deneyimli siyasetçimiz, söylenenleri beğenmemiş olacak ki koltuğu devralır almaz, "Ben çocuğumuzun yerinde olsam hükümetle ilgili değil kendi sorunlarımla ilgili açıklamalar yapmayı tercih ederdim" dedi. Yani iki dakika için de olsa kendi yerinde olmak isteyen çocuğun yerinde olsaymış. 

Ama siz gene de bu kişilerin hep işle ya da siyasetle ilgili olduklarını sanmayın: Benerkekolsamcı bir kadın, benbalıkolsamcı balıkçı, benmanavolsamcı bakkal, benşefinkarısıolsamcı memur, benteknikdirektörolsamcı taraftar, benlokantacıolsamcı aç, benpezevenkolsamcı orospu, benameleolsamcı patron… Saymakla bitmez onlar. Dalga dalga gelirler, çekirge sürüsü gibi kaplarlar gökyüzünü. Sokabilecekleri her iş için hazırda bekler burunları. Büyük sorunları başkalarının ağzından çözmek için sürekli rol değiştirir durular. 

Ben gene de hem sever hem de sayarım onları. Onlarınki de farklı türden bir eşduyum (empati). Kimse, son söz olarak "herkes kendi işine baksa, herkes kendisi gibi olmaya çalışsa" türünden felsefi bir söz beklemesin. İşin doğrusu ben herkesin başkalarının işine karışmasından son derece hoşnutum. Zaten benokurolsam ders vermeye kalkan yazarların tümünü bütünlemeye bırakırdım. (1)

Kaynakça:
1-Çalakalem (Nisan-Aralık 2009) tarihli yazıdan alınmıştır. http://www.calakalem.com/burak45.php, Erişim Tarihi: 24.04.2015

13 Nisan 2015 Pazartesi

Terörizm ve Kahramanlık

Türkiye’de son birkaç yıldır ‘terör’ sözcüğünün yaygın kullanımı hepimizde bir kafa karışıklığına neden oluyor. Özellikle devlet organlarının ya da devlet yanlısı yayın organlarının ‘terör’ sözcüğünü işine geldiği gibi kullanması, sözcüğün gerçek anlamının ötesinde bir etiketleme aracına dönüşmesine neden oldu.

Terör sözcüğünün karşılığı, TDK’nın sözlüğünde ‘yıldırı’ olarak veriliyor. Anlamını, ‘korku salarak sindirme’, ‘korkutarak yıldırma’ gibi düşünebileceğimiz ‘terör’ sözcüğü, Latin kökenli olup, Latincedeki anlamı ‘korkudan titreme’. Petit Robert sözlüğünde "Bir toplumda bir grubun halkın direnişini kırmak için yarattığı ortak korku” olarak tanımlanan terör sözcüğü Oxford İngilizce Sözlük'te "Genellikle siyasal nedenlerle, halkın gözünü korkutmak ve halkı yıldırmak için dehşet öğesini kullanmak" olarak veriliyor.(1)

Sözcüğün siyasal olarak yaygınlaşması ise Fransız Devrimi sırasında olmuş. Bu bölümü Ömer Aymalı’nın 28 Temmuz 2011’de Dünya Bülteninde yayımlanan Bir terörist tip: Maximilien Robespierre başlıklı yazısından özet olarak aldım.(2) Fransa’da, 1792 yılında, Jakobenlerin lideri Robespierre bir darbe ile yönetimi ele geçirip kral 16.Lui’yi idam ettirdi. Hukuk okumuş, gerçek bir cumhuriyetçi olan Robespierre, iktidarını sağlamlaştırmak için elindeki gücü bir ölüm makinesine dönüştürürken yaptıklarını şu sözlerle savunuyordu: “Halkçı bir yönetim, gücünü, barış yıllarında erdemli olmaktan, devrim yıllarında ise hem erdemli olmaktan hem de terörden alır. Erdemin olmadığı yerde terör barbarlıktır, terörün olmadığı yerdeyse erdem zavallı durumuna düşer. Terör, her zaman hazır, sert ve acımasız bir adaletten başka bir şey değildir.” 

Robespierre, kendisine karşı gelen herkese savaş açtı. En yakın arkadaşlarından olan, devrimin adıyla özdeşleşen Danton’u bile karşısına aldı. İktidarın kana doymak bilmeyen işleyişini eleştiren Danton için “Danton vatan düşmanlarının en alçağı değilse de, en tehlikelisidir” diyen Robespierre daha sonra Danton’un vatana ihanet suçlamasıyla tutuklanmasını sağladı. Yargılamanın ardından Danton idam edildi. Robespierre kendisine karşı olan tüm siyasi partileri, dernekleri ve gazeteleri kapattı. On aylık iktidarında 20 bin kişi idam edildi, 300 bin kişi tutuklandı. Ne var ki Danton’un ölümü Robespierre’in de sonunu başlatan önemli bir dönüm noktası olacaktı. Herkes anlamıştı ki Robespierre Danton’u dahi giyotine gönderebilecek kadar canavarlaşmıştı. Robespierre artık güç kaybetmeye başlamıştı. 26 Temmuz’da meclisteki muhalefet, Robespierre’in karşısında beraber hareket etti. Robespierre, mecliste, terör uygulamak ile suçlanarak idama mahkum edildi. 28 Temmuz 1793’te suç ortağı olan yirmi arkadaşının idamını izledikten sonra kendisi de idam edildi.


Terör sözcüğünün geçmişteki kullanımına baktığımızda, dikkat çeken nokta, terörle uygulanan korku politikasının halkın direnişini kırmaya yönelik olması gerekliliği. Fransız Devrimi sonrasında, terör sözcüğünün daha çok devlet kaynaklı olarak düşünülmesi beklenirken, bugün her ülkenin kendisine karşı olan topluluklar için terörist sıfatını kullanması bir kavram kargaşası yarattı. Dünyadaki pek çok ülke, kendisine karşı girişilen her silahlı eylemi terörist eylem olarak nitelendiriyor. Bu niteleme, basit bir savunma refleksinin ötesinde, halkın bu gruplara ilgi duymasını engellemenin de bir yöntemi olarak kullanılıyor. Terörist olarak nitelenen bir oluşumu destekleyen kişiler, dolaylı olarak insanların öldürülmesini de desteklemiş olacaklarından, bu sıfata sahip bir topluluğun sözlerini tartışmak veya düşüncelerini analiz etmek bile mümkün olmuyor. Sizden beklenen tek tepki, kayıtsız şartsız bu topluluğu karalamak, bunların hiçbir yazısını okumamak, yaymamak ve tartışmamak.

Ben mutlak anlamda, hiçbir zaman devlet aklına güvenmedim. Şiddete karşı olmak için bu türden etiketlerin arkasına saklanan karanlık, tartışılmayan, tek doğruya sahip anlayışların uydusu olmayı da doğru bulmuyorum. Şiddete karşı çıkmamız için gösterilen tek doğru yolun, aslında ‘terörist’ diye yaftalanan olaylardan çok daha kanlı olayları karşımıza başarı diye getirebileceğine tanık oldum. Bir silahlı grubu, ne dediğini bile dinlemeden insanlık düşmanı ilan ederken, diğer bir silahlı grup olan devlet güçlerine tam destek vermek, aslında şiddete karşı olmak anlamına gelmiyor. “Devlet güçleriyle, diğer silahlı grupları bir mi tutuyorsun?” diyenler olacaktır. Onlar için küçük bir beyin jimnastiği: Yukarıdaki görüşü, İsrail Devletiyle Hamas Örgütünün çatışması ekseninde tartışınız.

Devlet güçleri, güvenlik gerekçeleriyle kimi eylemleri sahiplenirken, kimi eylemleriyse saptırarak halka farklı gösterme konusunda artık uzmanlaşmış. Süleyman Demirel'in "Bana sağcılar cinayet işliyor dedirtemezsiniz" sözü bunun en güzel örneği. Devlet güçleri “bir taşla iki kuş vurmak denebilecek” özel bir yeteneğe de sahip: Kendi yaptıkları şiddet eylemlerini başkalarının sırtına yüklemekten söz ediyorum. 6-7 Eylül olaylarını komünistlere, 1 Mayıs katliamını sol gruplar arasındaki çatışmaya, Maraş katliamını sol örgütlere, Madımak katliamını Aziz Nesin’e, Ali İsmail Korkmaz’ın öldürülmesini kendi arkadaşlarınca dövülmesine bağladınız mı, hem katili yakalama işinden sıyırıyorsunuz, hem de halkın hesap sormasını engellemiş oluyorsunuz. Şiddete karşı olduğunu söyleyen insanlara ise artık hiç inanmıyorum. Konuşmalarında, kafalarını ezdik, leşlerini bulduk, soylarını kuruttuk, geberttik gibi sözcükler kullanan bir kişi sizce şiddete karşı olabilir mi? Bu kadar nefret sözcüğü kullanan birisinin, şiddet karşıtı olduğuna siz inanabilir misiniz?

Her devletin, kendisine karşı girişilen silahlı eylemi terör sınıfına sokma eğiliminde olduğunu söylemiştim. Ne var ki bu eğilim, ülkelerin bir fikir birliği içinde olduğunu da göstermiyor. İsrail, Hamas’a terör örgütü derken, Türkiye Hamas’ı Filistin mücadelesinin sahibi olarak görüyor. Aynı şekilde Türkiye’nin terörist olarak nitelediği ASALA ve PKK bazı başka devletler tarafından terör örgütü olarak kabul edilmiyor. Aşağıdaki linkte yer alan listeden terörist örgütler konusunda ülkeler arasında bir fikir birliği olmadığını kolaylıkla görebilirsiniz: 


Terörizm konusunda uluslararası örnekler üzerinde rahatlıkla konuşabilirsiniz ancak konu kendi topraklarınıza geldiğinde iş değişir. Yakınını kaybetmiş insanlar, aileden gelen eğilimler, devlet tarafından öğretilenler bir araya gelince görüşlerinizi açıklamak zorlaşır. Ben şimdi, bu tehlikeli alana girip Türkiye’den örnekler vereceğim. Devlet kimlere terörist der? Devlet kendi görüşüne uygun silahlı gruplara kahraman, karşıt gruplara ise terörist der. Örnekler:

  • Mustafa Kemal için verilen idam fermanı: “Kuvayı Milliye adı altında çıkardıkları fitne ve fesatla, anayasaya aykırı olarak halktan zorla para toplamak, asker almak, bunun aksine hareket edenlere işkence ve eziyet ederek şehirleri yakıp yıkmaya kalkışmak suretiyle iç güvenliği bozanların tertipçisi oldukları iddiasıyla haklarında dava açılan, Üçüncü Ordu Müfettişliğinden alınarak askerlik mesleğinden çıkartılmış bulunan Selanikli Mustafa Kemal Efendi, Eski yirmi yedinci fırka kumandanı miralaylıktan emekli İstanbullu Kara Vasıf Bey, Eski yirminci kolordu kumandanı Mirliva Salacaklı Fuat Paşa ile Eski Washington elçisi ve Ankara milletvekili Midillili Alfred Rüstem ve sıhhiye eski müdürü İstanbullu Doktor Adnan Bey ile Üniversite Batı Edebiyatı eski öğretmeni Halide Edip Hanımın, ayrıntıları 11 Mayıs 1336 (1920) tarihli ve 20 numaralı karar tutanağında yazılı olduğu üzre, Mülkiye Ceza Kanunu’nun kırk beşinci maddesinin birinci fıkrası delaletiyle elli beşinci maddesinin dördüncü fıkrası ve elli altıncı maddesi uyarınca, sahip oldukları askeri ve mülki rütbe ve nişanlarla, her türlü resmi unvanlarının kaldırılmasına ve idamlarına, halen firarda bulunmaları dolayısıyla kanun hükümleri gereğince mallarının haczedilerek, usulüne göre idare ettirilmesine dair İstanbul bir numaralı sıkıyönetim mahkemesi tarafından gıyaben verilen hüküm ve karar, ele geçirildiklerinde tekrar yargılanmak üzere tasdik edilmiştir.
Bu Padişah Buyruğu’nu yürütmeye Harbiye Nazırı görevlisidir.

24 Mayıs 1336 (1920)
Sadrazam ve Harbiye Nazırı Vekili Damad Ferid
Mehmet Vahidüddin
(ONAY) (3)

  • Egemen Bağış: Gezi eylemcileri terör örgütü mensubu olarak değerlendirilecektir: AHaber’e telefonla bağlantı yapan Avrupa Birliği ve Başmüzakareci Egemen Bağış, eylemlerin amacının Gezi Parkı’ndaki inşaatın durması olduğunu söyleyerek, şöyle devam etti: “Bu saatten sonra yapılan eylem sadece ülkenin birlik ve beraberliğini bozmak isteyen, vandalizmi, terörizmi öncelikli konu haline getirmeye çalışan bir takım bölücü örgütlerin ekmeğine yağ sürecektir. Ben özellikle bu eylemlere bugün destek veren tüm vatandaşlarımızdan rica ediyorum. Lütfen evlerine dönsünler. Şu saatten sonra orada bulunan her kişiyi devlet maalesef terör örgütünün mensubu olarak değerlendirmek zorunda kalacaktır." (4)
  • Tokat’ın Zile ilçesinde HES’i protesto eden köylüler AKP’li Belediye Başkanı Lütfi Vidinel tarafından ‘terörist’ ilan edildi: Başkan Vidinel, protesto sırasında camları kırılan otobüsü belediye binası önüne çekip üzerine astığı pankartta köylüleri kaos çıkarmakla suçlayarak, "Gelişmemizi istemeyen, bölgemizde kaos oluşturmak isteyen saldırılar huzur, barış ve kardeşlik ortamımızı bozamayacaktır. Zile halkı terörizme asla geçit vermeyecektir. Yaptıklarının hesabını vereceklerdir" dedi. (5)
  • Gerze’de toprağı, suyu, ağacı bahane eden teröristlere karşı mücadele eden kahraman polisimiz: 

Peki ya devletin kahramanları kimler?

  • Abdullah Çatlı: Ülkücü, uyuşturucu kaçakçısı, derin devlet ajanı ve kontrgerilla mensubu olarak dönemin başbakanı Tansu Çiller ile iki kez görüşmüş ve PKK ile mücadele konusunda görüşleri sorularak Çiller tarafından not alınmıştır. (5) 
  • Ogün Samast: Gazeteci Hrant Dink’in katili.

Bu örnekleri beğenmemiş olabilirsiniz. Burada vurgulamak istediğim, devletin terörist dediğine de kahraman dediğine de kuşkuyla yaklaşmak gerekliliği. Az önceki örneğimize dönersek, kendi görüşüne uygun olduğunda “Bu gençler vatan savunması yapıyorlar. Bana sağcılar suç işliyor dedirtemezsiniz.” diyen Süleyman Demirel, Deniz Gezmiş ve arkadaşları söz konusu olduğunda gençlerin asılması için elini tereddütsüz havaya kaldırabilmişti.

Sanırım yukarıdaki örnekler, devletin terör tanımlaması konusunda güvenilmez olduğunu göstermek için yeterli olmuştur. İktidar sahipleri iktidarlarını tehlikeye atacağını düşündükleri tüm karşıt oluşumlara ‘vatan haini’, ‘terörist’, ‘ırz düşmanı’, ‘komünist’ gibi sıfatlar takıyorlar. Eğer karşı görüştekiler kadınsa otomatikman ‘orospu’ sıfatını da kazanıyorlar. Bu adamlar öylesine öngörüsüz ki, örgütlere halkın katılımını engellemek için söylenen, kadınların örgütlerde seks kölesi gibi kullanıldığı savı, cinsel açlık yaşayan halkta çekici bir unsur olarak bile algılanabiliyor. Eğer bir gün, bu karşıt örgütler mücadelelerini kazanırlarsa vatan hainliğinden kahramanlığa terfi ediyor, bu sefer de bir önceki iktidarın sahiplerini ‘vatan hainliği’ ile suçluyorlar. 1920’de padişah Vahdettin tarafından vatan haini ilan edilen Mustafa Kemal ve arkadaşları, ulusal savaştan zaferle çıkınca, Vahdettin’i vatan haini ilan ediyor. Bu iki olayın arasındaki süreyse en fazla iki yıl.

Elbette, Mustafa Kemal’in vatana ihanet ettiği görüşü, bugün üstünde konuşmaya değer bir görüş değil. Ancak ben, Vahdettin’i de ‘vatan haini’ olarak görmenin doğru bir yaklaşım olmadığını düşünüyorum. Elimizde yalnızca ‘kahraman’ ve ‘vatan haini’ olarak iki etiketimiz olsa belki bu durum anlayışla karşılanabilirdi ancak böylesine çok uluslu, çok yönlü tarihsel bir olayı bu iki etiketle analiz etmek, bizi sığ düşünmekten öte bir yere götürmez. Her eylem, her örgüt, her mücadele ve her lider farklı savlar, farklı insanlar, farklı düşünceler demek. Silahlı veya silahsız, devlet eliyle ya da sivil, bu etiketleme alışkanlığı soru sormayı, düşünmeyi, analiz etmeyi engelliyor. Zaten istenen de bu değil mi? Bir kitap okusan, teröristin kitabını okumuş, bir sözü yazsan terörizmin borazanlığını üstlenmiş oluyorsun. Düşüncesine güvenen kişi, karşısındakiler terörist olsa bile neden bu kişilerin düşüncelerini açıklamasına izin vermez anlamıyorum. Sağduyu sahibi bir halk, teröristlerin peşine takılacak değil ya.

Bu etiketleme ve kesin yargılarda bulunma alışkanlığı ara renkleri görmemizi de engelliyor. Kahramanlık ile vatan hainliği arasına sıkışan zihinlerde görülen genel karmaşıklık ise şu şekilde cereyan ediyor:
  1. Yahu bu adam güzel konuşuyor, keşke terörist olmasaydı, herhalde aklı başında birileri  yazıp bu katilin eline veriyor, o da okuyor.
  2. Kahraman dediğimiz adam bir kadına tecavüz mü etmiş, mümkün değil, o yapmaz, üstüne atmışlardır.
Aşağıdaki iki örnek de kafaları biraz daha karıştırmak için:

  • ASALA’nın Esenboğa Baskını: Devlet organlarının ve gazetelerin yazdığına göre, “ASALA’nın Esenboğa’daki silahlı eylemini gerçekleştiren içinde Zohrab  Sarkisyan ve Levon Ekmekçiyan'ın da bulunduğu üç terörist "Sizden yirmi beş kişinin ölmesi ne fark eder. Bizden bir milyon kişi öldü." diyerek halkın üzerine ateş açmıştı. Daha sonra üç teröristten birisinin, aslında terörist sanılarak güvenlik güçlerince üzerine kurşun yağdırılan Sıtkı Bekir Sencer olduğu belirlenmişti. Bu bilgi bile eylemin gazetelerin yazdığı gibi olmadığı konusunda kuşkular uyandırdı. Eylemci Levon Ekmekçiyan, aynı zamanda Kenan Evren’in ünlü “asmayalım da besleyelim mi?” sözünün muhatabı. Yakalandıktan sonra ağır işkence altında, önüne uzatılan her metni televizyonlarda okusa da asılmaktan kurtulamayan Ekmekçiyan’ın ve baskında öldürülen Sarkisyan’ın başına gelenler gerçekten anlatıldığı gibi miydi? Başka kaynaklarda olayın şu şekilde gerçekleştiği anlatılıyor: “ASALA tarafından Ankara'da gerçekleştirilmesi planlanan askeri eylemin sadece tek bir hedefi vardı ve bu hedef askeri cuntanın o dönemdeki başbakanı, kendisi de ordunun emekli generallerinden biri olan Bülent Ulusu'dan başkası değildi. Eylem, Etimesgut askeri havaalanına inecek olan uçaktan şehre gidilecek yol güzergâhında mevzilenen iki ayrı birim tarafından otomobil konvoyuna saldırı gerçekleştirmek üzere planlandığı halde, hiç hesapta olmayan bir nedenle son dakikada zorunlu bir değişikliğe uğramıştı. Bülent Ulusu'nun uçağının Etimesgut yerine Esenboğa'ya ineceğiyle ilgili bilgiyi geç edinenler, acilen oraya hareket etmiş, ama Esenboğa'ya vardıklarında, Ulusu'nun havaalanından uzaklaşmış olduğuyla ilgili bilgiden yoksun kalmışlardı. İki gruptan biri, havalimanının otoyol araçları çıkışında bekleyip, diğer birimdekiler hiç tanımadıkları havaalanında uçak pistine giden yönü aramaya çalışırlarken, onlardan birinin havaalanı güvenlik görevlilerince, omuzladığı içi silah dolu ağır çantasının şüphe uyandırması üzerine kontrole tabi tutulmak istendiğini gören diğer arkadaşının silahını çekip havaya ateşlemesiyle, yakınlarındaki yolcu salonuna doğru koşup kalabalığa karışarak bulundukları salonun iki girişine yakın durup olası saldırıya karşı mevzilenebilmek için de birbirlerinden ayrılmak zorunda kalmışlardı. Eylemcilerden Zohrab Sarkisyan yolcu salonunda bulunan yüzlerce insana yönelttiği sözlerinde "Biz sizin ASALA olarak duyduğunuz Ermenistan'ın Kurtuluşu için Ermeni Gizli Ordusu'nun neferleriyiz. Politik amaçlı askeri bir eylemde bulunmak için Ankara'da bulunuyoruz ve az sonra burayı kuşatma altına alarak, kan gölüne çevirmeye hazırlanan asker ve polis güçleriyle son kurşunumuza kadar çarpışarak ölmeye adayız. Ancak, hükümetleriniz tarafından size sunulduğu gibi gözü dönmüş caniler olmadığımızı bilmenizi istiyoruz. Biz, memleketi işgal altında bulunan bir halkın çocuklarıyız ve hedefimiz sadece Türk devletini temsil eden odaklara düzenlediğimiz saldırılarla, dünya ve insanlığın çığlığımızı duymasını istiyoruz. Batı Ermenistan'ı işgal eden Türk devleti düşmanımızdır, ama bu topraklarda yaşayan halklara karşı kesinlikle kin gütmüyoruz. Şu an, yanımızda burayı patlatıp, yok etmeye yetecek kadar cephane olduğu halde, masum halktan tek bir insana dahi zarar gelmesini istemediğimizin şahidi olacaksınız. Sizleri rehin alarak buradan özgürce uzaklaşmak için pazarlık malzemesi yapmayı bile düşünmediğimiz halde, canlarınızın vatandaşı olduğunuz devlet tarafından hiçbir kıymete değer bulunmadığını birazdan anlayacaksınız. O nedenle de burayı acilen terk edin ki kör kurşuna kurban giderek, devletinizin ASALA hakkında anlattığı yalanlara alet edilmeyesiniz."(7) Bu anlatılanlardan hangisi doğru derseniz, ben ikisinin de yanlı olduğunu düşünüyorum. Ancak iki görüşü birden dinlemenin olay hakkında daha derinlemesine bilgi sahibi olmamı sağladığını, en azından daha çok soru soracak bilgiye ulaşıp her anlatılana inanmayacak kadar fikir sahibi olduğumu söyleyebilirim. Eğer üç ya da dört farklı görüş olsaydı bakış açım daha da genişleyebilirdi.

  • Nelson Mandela’yı 1993’te Nobel Barış Ödülünü kazanmış, Güney Afrika’da ayrımcılığa karşı mücadelenin öncüsü, ilk siyah devlet başkanı olarak biliyoruz. Irkçılığa karşı savaşının yanında, diğer eşitsizliklere karşı da mücadele ederek dünyadaki tüm ezilenlerin sevgisini kazanan Mandela aynı zamanda bir silahlı eylem yanlısıydı. 2008’e kadar ABD’nin terörist izleme listesinde kalan Mandela, ilk yıllarında silahlı eylemlere katılmasa da daha sonraki yıllarda kurduğu Umkhonto we Sizwe adlı örgütüyle Güney Afrika’da çok sayıda kanlı eylem gerçekleştirdi. Mandela 1962 yılında tutuklanıp ömür boyu hapse mahkum edildi. US adlı örgüt ise sahilde yer alan bir barın bombalanmasından, alışveriş merkezindeki bir çöp kovasına bomba yerleştirerek masum insanların öldürülmesine varan eylemler yaptı. US örgütü, hedefindeki insanlara işkence eden, eylemlerinde yüze yakın masum insanın ölmesine neden olan, şiddet yanlısı bir örgüttü. Mandela, US örgütünün silah bırakması ve kendisinin silahlı eylemleri kınaması yönünde Uluslararası Af Örgütü tarafından kendisine yapılan çağrıları hep karşılıksız bıraktı. US, ancak Mandela özgür kalıp devlet başkanı seçildikten sonra kanlı eylemlerinden vazgeçti. Mücadelesinde kendisine ettiği yardımlardan ötürü torununa Kaddafi adını veren Mandela, ölene dek Libya’daki baskıcı rejimi görmezden gelmişti. (8) Şimdi ne yapmalıyız? Mandela yüz kişinin ölmesine neden oldu ama milyonları özgürleştirdi, o nedenle (milyon yüzden büyük olduğu için) kahramandır mı diyeceğiz, yoksa masum insanları öldüren eylemlerin sahibinden ne kahraman ne de insan hakları önderi olur mu diyeceğiz? Görüyorsunuz; renkleri siyah ve beyaz olarak ikiye ayırdığımızda tıkanıp kalıyoruz. Olayları etiketleme merakımızdan vazgeçip, tarafsız olarak bakabilsek, belki de bu mücadele içinde hatalar yapıldığını, bunların bağışlanacak hatalar olmadığını ancak ayrımcılık karşıtı hareketin dünyanın en önemli, en onurlu, en büyük hareketlerinden birisi olduğunu ve Nobel Barış Ödülünü alan kişiler içinde belki de bu ödülü en çok hak eden kişinin Mandela olduğunu söyleyebiliriz. Eğer bu bir çelişkiyse, insanlar şu soruyu da kendilerine sormalılar: Ayrımcılık karşıtı hareketi, Kaddafi gibi bir diktatörün parasal yardımını almadan, ellerinde balonlar ve omuzlarında güvercinlerle örgütleyen insan hakları temsilcileri, neden başarılı olamadılar. Bir mücadeleyi silahlı eylem sınırına getiren koşullar, yalnızca liderlerin şiddet merakı mıdır, yoksa karşı tarafın uzlaşmaz tavrının da bir etkisi olabilir mi? Devletlerin barışçıl eylemlerle gündeme gelen talepleri sürekli olarak göz ardı etmesi, silahlı eylemleri tetikliyor olabilir mi?

Bitirmeden önce, yazıyı başladığım konuya getirmek istiyorum. Eğer doğru yerde kullanmak istiyorsak, 'terör' sözcüğünü daha çok halka karşı olarak ve devlet tarafından yapılan, korku salmaya yönelik şiddet eylemleri için kullanmamız gerekli. “Devlet terörü” deyimi, sözcüğün kökeninde ve tarihinde yer alan bir bilginin yinelemesi olacağından bence çok da doğru değil. Terör dendiğinde, sözcüğün ilk kez kullanıldığı Fransız Devrimi yıllarındaki gibi devlet güçlerinin halka uyguladığı baskı akla gelmeli. Devlete karşı uygulanan şiddet eylemleri için terör sözcüğünü kullanırsak, her ülke bir başka ülkenin tanımına karşı çıkacak, sözcük -şimdi olduğu gibi- gerçek anlamının dışında kalacaktır.

(9)

Bana sorarsanız, ‘terör’ kavramını devlet organlarının istediği biçimde, yani devlete karşı girişilen eylemler için kullanmak, devlet baskısına karşı mücadele eden grupların karşısında ve devletin uyguladığı baskıların yanında olmak anlamına geliyor. Devletin ‘terörist’ dediği gruplara ‘terörist’ dememek ise bu grupların yaptığı kanlı eylemleri savunmak anlamına gelmiyor. Devletin düşünce sistemimiz üzerindeki baskısını hafifletmek istiyorsak, devlet terminolojisinin dışına çıkmak ve sözcükleri istediğimiz gibi, serbestçe kullanabileceğimiz bir özgürlük alanı yaratmak zorundayız.

Son sözü -devlet organlarının ifadesiyle- ünlü bir ‘vatan haini’ne bırakalım:

Vatan Haini
"Nazım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hala,
Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet
Nazım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hala."
Bir Ankara gazesinde çıktı bunlar, üç sütun üstüne,
kapkara haykıran puntularla,
bir Ankara gazetesinde, fotoğrafı yanında Amiral Vilyamson'un
66 santimetre karede gülüyor, ağzı kulaklarında,
Amerikan amirali
Amerika, bütçemize 120 milyon lira hibe etti,120 milyon lira.
"Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet
Nazım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hala."

Evet, vatan hainiyim, siz vatanperversiniz, siz yurtseversiniz,
                                      ben yurt hainiyim, ben vatan hainiyim
Vatan çiftliklerinizse,
kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,
vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,
vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,
fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,
vatan tırnaklarıysa ağalarınızın,
vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa,
ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,
vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa
vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan,
                                    ben vatan hainiyim.
Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla:
Nazım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hala.

Nazım Hikmet

Kaynakça:
1-Vikipedi, Terörizm, http://tr.wikipedia.org/wiki/Ter%C3%B6rizm, Erişim Tarihi: 13.04.2015
2-Ömer Aymalı, Bir terörist tip: Maximilien Robespierre - Dünya Bülteni (28.07.2011), http://www.dunyabulteni.net/haber/168462/bir-terorist-tip-maximilien-robespierre, Erişim Tarihi: 13.04.2015
3-Viki Kaynak, Atatürk hakkında Vahdettin tarafından verilen idam fermanı, http://tr.wikisource.org/wiki/Atat%C3%BCrk_hakk%C4%B1nda_Vahdettin_taraf%C4%B1ndan_verilen_idam_ferman%C4%B1, Erişim Tarihi: 13.04.2015
5-Vikipedi, Abdullah Çatlı, http://tr.wikipedia.org/wiki/Abdullah_%C3%87atl%C4%B1, Erişim Tarihi: 13.04.2015
6-Vikipedi, Terör örgütü olarak tanımlanmış örgütler listesi, http://tr.wikipedia.org/wiki/Ter%C3%B6r_%C3%B6rg%C3%BCt%C3%BC_olarak_tan%C4%B1mlanm%C4%B1%C5%9F_%C3%B6rg%C3%BCtler_listesi, Erişim Tarihi: 13.04.2015
7-Sarkis Hatspanian: "Unutulan" Adam: Levon Ekmekçıyan, http://hayastaninfo.net/sarkis-hatspanian/4827-levon-ekmekciyan-asala-12-eyluel-ve-turk-solu, Erişim Tarihi: 13.04.2015
8-Vikipedi, Nelson Mandela, http://tr.wikipedia.org/wiki/Nelson_Mandela, Erişim Tarihi: 13.04.2015
9-Kollektifler, Türkiye'den Şiddet Görüntüleri, http://www.kolektifler.net/2013/06/turkiyeden-siddet-goruntuleri, Erişim Tarihi: 13.04.2015