17 Şubat 2017 Cuma

Uyuyan Güzel

11 Şubat’ta Süreyya Opera Sahnesinde izleme fırsatı bulduğum Uyuyan Güzel iki perdelik bir bale. Aslında üç perdelik bir bale olarak yazılan Uyuyan Güzel ilk olarak 1890 tarihinde St.Petersburg’da sahnelenmiş.

Uyuyan Güzel, Kuğu Gölü’nden sonra Çaykovski’nin bale için yazdığı ikinci eseri. Kuğu Gölü’nden beklediğini bulamayan Çaykovski, ikinci balesi Uyuyan Güzel’in büyük bir başarı elde etmesini bekliyormuş. Basından ve sanat çevrelerinden övgüler alsa da bu tepki Çaykosvki’nin beklediğinin çok altında kalmış. Yapıt Çaykovski’nin ölümünden (1893) yıllar sonra giderek ünlenmiş ve yirminci yüzyılda klasik balenin en önemli yapıtlarından biri olarak dünyanın en önemli merkezlerinde sahnelenmiş.


1988 yılında Ivan Vsevolozhsky, Charles Perrault’un masal derlemesinin içinde yer alan Uyuyan Güzel’in baleye uyarlanması için Çaykovski’ye bir teklif götürür. Vsevolozhsky daha sonra bu uyarlamanın içine Külkedisi, Mavi Kuş, Çizmeli Kedi ve Kırmızı Başlıklı Kız gibi masalları da ekleyerek bir metin oluşturur ve bu metni Çaykovski’ye ulaştırır. Çaykovski metni çok beğenir. Bu arada eserin koreografı Marius Petipa da çalışmaya başlamıştır. Üçlü zaman zaman buluşarak çalışmalarını sürdürürler. Henüz müziği yazılmadan önce Petipa baleyi büyük ölçüde tasarlamıştır. Sahneler için uygun tempo, ritmik yapı hatta çalgıların bile düşünülmüş olması Çaykovski’ye çok kolaylık sağlamış. Tüm bu olanakları iyi kullanan Çaykovski yoğun bir çalışmayla yaklaşık bir yıl içinde uzunca bir eser olan Uyuyan Güzel’in müzik ve orkestrasyonunu tamamlamış. Çaykovski bale sahneye konulduktan sonra “Belki de en güzel eserim ancak bunu bile beklenmedik şekilde çabucak yazdım” diye yazmış. İzledikten sonra baleyi çok güzel bulduğunu söyleyen Çar’ın tepkisi ise çok daha fazla beğeni bekleyen Çaykovski’yi pek tatmin etmemiş.

Şimdi gelelim Çaykovski’nin yaşadığı hayal kırıklığından 127 yıl, 27 gün sonraki Kadıköy’deki büyülü geceye. Yaklaşık yirmi yıldır repertuvarda olmayan böylesine zor bir yapıtı büyük bir başarıyla sahneleyen Ayşem Sunal Savaşkurt için ne söylense az. İnanılmaz bir hızla akıp gitti zaman. Koca kanatlarıyla martılar girdi salona, koltuklarımızdan alıp uçsuz bucaksız bir peri masalının ortasına bıraktılar bizi. Orkestranın her notası Prenses Aurora’nın kalp atışıyla eşleşti. Işıklar tüller içinde, kostümler müzik içinde, evvel zaman içinde, dans dans içinde, kalbur saman içinde…


Prenses uykuya dalarken Nazım Hikmet’in masalından şu dizeler düştü aklıma:

Uyu dünya güzelim uyu
Sana yıldızlardan getirdim uykuyu
Koyu mavi kadifeden
Uyu dünya güzelim uyu
Yüreğimdir başucunda bekleyen
Ninni...   

Orkestra şefi Roberto Gianola ve müzisyenler çok iyiydi, başkemancı Oleksandr Samoylenko’nun performansı dikkat çekiciydi. Prenses Aurora rolündeki Gizem Tuncay, Prens Florimund rolündeki Melih Mertel, sahnedeki diğer arkadaşları, Adnan Öngün’ün dekorları, Çiğdem Somuncuoğlu’nun kostümleri ve Önder Arık’ın ışığı sahnede öylesine güzel buluştu ki izleyiciler tam anlamıyla büyülendi. İlk akşam için sahnedeki her şeyi bastıran tek duygu heyecandı sanırım. Umarım emeği geçen herkes, gördüğümüz güzellikten ne kadar etkilendiğimizi fark etmiştir.

Son zamanlarda gittiğim bütün kamu kurumlarında bir kokuşmuşluk ve işini savsaklama havası soluyordum. Her kademede birbirinden bilgisiz kişilerle karşılaşmak bir yana, gördüğüm muamele hiç de insanı hoşnut bırakacak türden değildi. İstanbul Devlet Opera ve Balesi, dünyanın başka bir yerinden, derin dondurucu içinde getirilmiş gibi. Bir kamu kurumu olarak çevresindeki çamur deryasının, yozlaşma yarışının ortasında tertemiz, ışıl ışıl parlıyor. Sahnedeki başarının bir kişinin değil çok büyük bir ekibin işi olduğu öylesine belli ki, dans, müzik, ışık, sahne, kostüm her saniyesiyle çalışılmış, düşünülmüş izlenimi uyandırıyor. Belki de son beş, altı yıldır ilk kez kendi vergilerimle yapılan bir işten müthiş bir gurur duydum. Sağda solda abuk sabuk binalar yapanlar, köprü yaptık diye övünenler, kamu kurumunda paramızı çarçur eden yöneticiler lütfen bu baleyi izlesinler. Cumhurbaşkanından başbakanına, belediye başkanından muhtarına kadar herkes bir fırsat yaratıp mutlaka izlesin. Bir ülkenin vergileri nasıl kullanılır, kamu harcaması nasıl yapılır, sınırlı bir bütçeyle dünya çapında bir yapım ortaya çıkartılabilir mi, halkının zorlukla kazandığı paradan kesilen bir kuruşuna bile nasıl değer verilir, uyum içinde çalışmak ne demektir, bir iş sevgiyle nasıl yapılır lütfen bir gidip görsünler.

Neyse, masalımızı bunlarla bozmayalım. Elimdeki kitapçığın ilk sayfasında Ayşem Sunal Savaşkurt şöyle diyor “Benim için masal, masal kalmalı ve seyirci eseri izlerken onlara her şeyi unutturmalıdır.” O akşam başımıza gelenler en sade, en duru, en gösterişsiz haliyle sanırım bu şekilde özetlenebilirdi.

Son sözüm İstanbullulara: Her şeyi kaçırın ama Uyuyan Güzel’i kaçırmayın. Ayşem Sunal Savaşkurt ve arkadaşları uzun zamandır görmeyi unuttuğunuz kadar güzelliği bırakacaklar kucağınıza.

23 Kasım 2015 Pazartesi

İstanbul'un Sokak Köpekleri

Türklerin İstanbul’a getirdiği en büyük güzellik nedir diye sorarsanız, ben 'sokak köpekleri' derim. Bizans İmparatorluğu döneminde İstanbul’da çok sayıda kedi varmış, Osmanlı İmparatorluğu’nun İstanbul’u ele geçirmesiyle birlikte, İstanbul’da köpek nüfusu artmış.

Alemdağ’daki evimin çevresinde hep sokak köpekleri olurdu. Sayıları arttıkça içim sıkılmaya başlardı. Bilirdim ki onlar çoğalınca şikayetler başlar ve bu şikayetlerin sonunda da köpekler sürgün edilir.


L'Illustration dergisinin 16 Temmuz 1910 tarihli ve 3516 numaralı sayısının iç sayfalarından biri olduğu gibi İstanbul köpeklerine ayrılmıştı: "Köpeklerin en çok sevildiği ülke hangisidir? Türkiye. Orada onların hepsine uygun olup olmadığına bakmaksızın yemek veriliyor. Hamile dişi sokak köpeklerine doğum yapmaları için evlerin önünde ot veya samandan yatacak yer hazırlanıyor. Camiden çıkıldığında, onlara özel olarak yapılmış peksimet dağıtılıyor. İstanbul'da kendilerini barındırma hakları meşhurdur.” 1910 tarihli dergideki yazı şöyle devam ediyor:

“Bu kentin sokak köpeklerinin nüfusu 60 bin kadardır. Küçük aşiretlere bölünmüşler; bu aşiretlerin her birinin bir sokağı veya bir mahallesi bulunuyor ve oradan çıkmadıkları gibi kimseyi de sokmuyorlar, böylece her köpek aynı mahallede doğup, büyüyüp ölür. Lüksün ve zarafetin merkezi olan Pera Caddesi'nin orta yerinde bu köpekleri caddenin veya kaldırımın ortasında yayılmış bulursunuz. Kırların ortasındaki kadar rahat bir şekilde gelen geçeni umursamıyorlar. Daha doğrusu kendi evlerinde olan onlar; size de onların rahatını bozmamak düşüyor."

Kırçıl, arabayla sokağa döndüğümde, koşarak bana doğru gelirdi. Onun nasıl olup da arabanın gelişini hissettiğine hiç anlam veremezdim. Eve girmeden önce beş, on dakika oynardık. Çok korkaktı, ona dokunmak için tam altı ay uğraşmıştım, herkesten korkar, mahallede bir benim yanıma gelirdi. Belediyecilerin ‘ona zarar vermeyeceğiz’ sözüne aldandım, ellerinde uyuşturucu atan silahlarla onu kovalamalarına dayanamadım, yanıma çağırdım Kırçıl’ı, koşarak geldi. Telefon numaralarını da aldım adamların, ‘aşıdan sonra, hemen getirin’ dedim köpeğimi. Belediye Başkanına kadar aradım, günlerce uğraştım. Getirmediler bir daha Kırçıl’ı geri.

1874’te 28 yaşındayken İstanbul’a gelen İtalyan yazar Edmondo De Amicis “İstanbul devasa bir köpek kulübesidir: Herkes buraya adım atar atmaz bunun farkına varır” diyerek anlatıyor İstanbul’daki sokak köpeklerini. “Köpeklerin hepsi birden tasmasız, isimsiz, evsiz, kuralsız ve son derece özgür bir serseriler cumhuriyeti oluştururlar. Her şeyi sokakta yaparlar; sokakta küçük oyuklar kazarlar, sokakta uyurlar, sokakta karınlarını doyururlar, sokakta doğarlar, yavrularını sokakta emzirirler ve sokakta ölürler; hiç ama hiç kimse işgal ve istirahat ettikleri yerlerde onları rahatsız etmez. Sokakların sahibi onlardır. Bizim şehirlerimizde atlara ve insanlara yol veren köpektir. Burada insanlar, atlar, develer, eşekler köpekleri ezmemek için yolunu değiştirir. İstanbul’un en işlek yerlerinde, sokağın ortasında kıvrılmış uyuyan dört beş köpek yüzünden, mahallenin bütün ahalisi yarım gün boyunca onların etrafında dolaşmak zorunda kalır. Köpekler sokakta dört atlı bir arabanın yolunu değiştiremeyecek kadar rüzgar gibi üstlerine geldiğini gördüklerinde güç bela rahatlarını bozarlar. Yerlerinden de, ancak son anda, atların toynakları tepelerine inecek kadar yaklaştığında, miskinlikleri yüzünden kalkıp zar zor dört parmak öteye giderler. O da canlarını kurtarma mecburiyetinden. Miskinlik İstanbul köpeklerinin en belirgin özelliğidir. Sokağın ortasında beşli, altılı, onlu sürüler halinde ya dizilip ya halka olarak kıvrılıp, hayvandan çok tezek yığınına benzer şekilde yatarlar ve orada sağır edici bir velvelenin ve hayhuyun içinde gün boyunca uyurlar, yağmurmuş, güneşmiş, soğukmuş onlara hiç dokunmaz. Kar yağınca, kar altında kalırlar; yağmur yağdığında tepelerine kadar çamura batarlar, hatta ayağa kalktıkları vakit ne gözleri, ne kulakları, ne burunları seçilen balçıktan yapılmış köpeklere benzerler.” diye anlatıyor İstanbul'un sokak köpeklerini.

Biraz soruşturduk, ormanlık alanlara götürüyorlarmış köpekleri. Her yıl sürülen köpeklerin izini sürdük. Cumhuriyet Köyünde, Reşadiye’de aradık ama hiçbirini bir daha bulamadık.


19. yy.da sokak köpekleri İstanbul’un simgesi haline gelmiş, öyle ki kartpostallarda, tablolarda hep köpekler yer almış. Ancak batılılaşma hareketiyle birlikte köpeklerin de başı belaya girmeye başlamış. Galata'da bir İngiliz’in bastonuyla köpekleri ürküttükten sonra köpeklerin saldırısına uğrayıp, kaçarken de bir duvardan düşüp ölmesi üzerine İngiliz Hükümeti, Osmanlı'ya ültimatom vermiş. Sultan II. Mahmut da : “Sokak köpekleri tez elden toplana, teknelere konula ve Hayırsız Ada'ya bırakıla” diyerek kararını vermiş. Halk bütün gücüyle köpekleri savununca II. Mahmut kararını geri almış.

İkinci büyük köpek sürgün kararı Sultan Abdülaziz devrinde başlıyor. Yaşanan şikayetler sonrası köpekler toplanıp, teknelere konularak Hayırsız Ada'ya bırakılmış. Aynı dönemde İstanbul’da çok büyük bir yangın yaşanınca halk isyan etmiş: “Köpekleri topladınız, Allah da cezanızı verdi! Köpekler olsaydı önceden haber verirlerdi.”

Evimden merkeze yürürken takip ediyordu hep beni köpekler, ne yapsam ne etsem bırakmıyorlardı peşimi. Bir gün köpeklerden birisi, anayolda son gaz giden bir arabanın altında kalma tehlikesi atlatınca, elime bir sopa aldım. Yalandan vuruyormuş gibi yaparak bunları mahalleye doğru kovalamaya başladım. O sırada yanıma yaşlı bir teyze geldi “Onlarınki de can evladım” dedi. Açıklayamadım da. Bıraktım sopayı yere, sürü halinde devam ettik yürümeye.

Padişah II. Abdülhamit döneminde İstanbul köpekleri en rahat dönemlerini yaşamışlar. Kuduz şikayeti üzerine, önceki padişahlardan farklı olarak köpeklerle uğraşmak yerine kuduzla uğraşmış II. Abdülhamit. Fransa'ya Pastör Enstitüsü'ne heyet göndererek, 10 bin altın bağışlayarak dünyadaki üçüncü Kuduz Enstitüsünün İstanbul'da kurulmasını sağlıamış. Bu dönemde, Mavroyani Paşa'nın araştırması "Sokak Köpekleri" ismiyle kitap haline gelmiş. Paşa o tarihlerde kuduz vakası görülmemesini şöyle açıklıyor: "Serbest çiftleşme, sokak köpeklerinde doğal aşı yerine geçiyor!"

İstanbul’da ormanlık yollardan geçerken, sürü halinde dolaşan köpekler görürsünüz, işte onlar sürgün edilmiş köpeklerdir. Yaşadıkları yerden alınıp, ormana bırakılmışlardır. Ve sürgünün tarihi çok eskidir İstanbul’daki sokak köpeklerinin kaderinde.

1908'de Abdülhamit devrilip yerine İttihatçılar geldiğinde sokak köpeklerinin de en zor günleri başlamış. Daha sonra adı başka kanlı sürgünlerle de anılacak olan Talat Paşa'nın Dahiliye Nazırı olarak görev yaptığı 1910'da, İstanbul'un tarihindeki en büyük köpek itlaf kampanyası başlatılmış. Köpek toplama ekipleri özel dev kerpetenlerle hayvanları neresinden yakalarlarsa orasından tutarak yine özel köpek toplama arabaları aracılığıyla Tophane'ye getirip oradan da Hayırsız Ada'ya sürgün etmişler. Bu seferki gidişin dönüşü yok. Aç ve susuz kalan hayvanlar adada birbirlerini yemeye başlamış. Öyle ki köpek ulumalarının acı iniltisi günlerce, haftalarca İstanbul’dan duyulmuş.


Ne yazık ki batılılaşmayla başlayan sürgün sonra da sürmüş. 30 bin köpeği öldürdüğünü övünerek söyleyen İstanbul Belediye Başkanı (1912) Cemil Topuzlu’dan, gazete ilanıyla köpek itlafı için zehir satın alan Bedrettin Dalan’la sokaklardan topladığı köpekleri ormanlarda ölüme terk eden Kadir Topbaş’a kadar ne yazık ki bu sürgün tablosu hiç değişmiyor.

2011 yılında tenisçi Maria Sharapova İstanbul'a geldiğinde, sokak köpeklerinden ürküp bir daha İstanbul’a gelmeyeceğini söyleyerek “Uygar bir kentte köpekler tasmayla dolaşır, burada sürüler halinde dolaşıyorlar" demişti. İnsanların şehrin tarihini, buradaki yaşamı bilmeden İstanbul’a gelip de ahkam kesmesini anlamak mümkün değil. Bu şehir sürgünlere, itlaflara, katliamlara karşın belki de sokak köpeklerinin özgürce yaşadığı, çiftleştiği tek büyük şehir. İstanbul'daki köpeklerin hiçbir zaman tasması olmadı. 

Her yeri, kendi kafalarındaki uygarlık anlayışına göre tasarlamaya çalışanlar, bırakın da bu şehir de böyle kalsın. Şehirde özgürce yaşayan sokak köpekleri ve sokak kedileriyle. Sizler de uygarlığınızın en büyük simgesi olan tasmalarınızla birlikte istediğiniz yerde yaşayın.

Şimdi dilerseniz 2011’de Cannes’da Kısa Film Ödülü alan, Serj Avekikyan’ın Hayırsız Ada (Chienne d’Histoire) adlı muhteşem filmini izleyin. Michel Karsky’nin müziği de alkışı hak ediyor. İşte 1910’daki köpek sürgününün iç burkan, kısa öyküsü.


Eskiden dünyada, İstanbul için şöyle bir inanış varmış: "Köpekler bu şehirden giderse, Türkler de gider!" Diğerlerini bilemem ama sanırım ben giderim.

Kaynakça:
1- Bianet - Köpeklerin Hayırsız Ada Sürgünü , http://bianet.org/biamag/hayvanlar/138805-kopeklerin-hayirsiz-ada-surgunu, Erişim Tarihi: 23.11.2015
2- Ramazan Bedük, Bir İtalyan Seyyahın Kaleminden İstanbul’un Sokak Köpekleri ve Sivriada, http://www.biristanbulhayali.com/bir-italyan-seyyahin-kaleminden-istanbulun-sokak-kopekleri-ve-sivriada, Erişim Tarihi: 23.11.2015
3- İstanbul'daki Köpeklerin Hayırsız Ada Sürgünü, Buğra Derci, Veni Vidi Vici, http://bugraderci.blogspot.com.tr/2012/06/istanbuldaki-kopeklerin-hayrsz-ada.html?view=classicErişim Tarihi: 23.11.2015

10 Eylül 2015 Perşembe

Adam Dövme ve Parti Basma Teknikleri

Bugün, milliyetçilere yardımcı olmak üzere, adam dövme ve parti binası basma konusundaki bilgilerimi aktaracağım. Aslında, bu benim çok da iyi bildiğim bir konu değil. Bugüne kadar kimseyi dövmedim ama birkaç kez dayak yemişliğim var. Ayrıca sinemalar ve video kanallarında izlediğim filmlerden edindiğim bilgileri de kullanarak bu arkadaşlara yardımcı olacak pratik bilgiler vermek istiyorum.

Araştırma ve Eylem
İzlediğim pek çok filmde, ister polis olsun isterse sivil, dayak atmaya niyetli kişiler önce dövecekleri kişiler hakkında kısa bir araştırma yapıyor, sonrasında eyleme geçiyordu. Milliyetçilerde ise gördüğüm kadarıyla bu sıralama ters çalışıyor. Yani önce dayak atıp sonra kimlik kontrolü yapılıyor. Benim itirazım, yanlış kişilerin dayak yiyor olmasına değil, bu uygulama yüzünden, dayak yemesi gereken kişilerin, elini kolunu sallayarak serbestçe yollarına devam etmesine. Gazetelerde, dayakların bir türlü doğru hedefi bulamamasının alaycı bir dille işlenerek, milliyetçiler hakkında son derece yanlış bir hava oluşturulması da işin cabası.


Mimikler ve Tavır
Bugün herkesin elinde cep telefonu veya küçük kameralar var, dolayısıyla parti basan, adam döven grupları izleme şansımız oluyor. Filmlerde gördüğüm kadarıyla, arkadaşı öldürüldüğü için ya da herhangi bir tehdit karşısında harekete geçen grupların yüzlerinde öfke, kararlılık ve sinirli bir yüz ifadesi bulunuyor. Şehit anması için toplanan gruplar ise düğün alayı gibi korna çalarak ilerliyor, insanların yüzlerde maça gider gibi mutlu bir hava, futbol sahalarında gördüğümüz tezahüratlar ve küçük şakalaşmalar göze çarpıyor. İnanın ‘Meydan Yerinde Kürtlere Dayak’ başlığıyla açtığım videoyu yarısına gelmeden kapattım, daha dayak sahnesi başlamamıştı bile. ‘Terörist Yuvası Yakılırken’ adlı belgesel videoyu ise kapak resminde dilini çıkararak gülen milliyetçi kardeşimiz yüzünden başlatmadım bile.

Planlama ve Araç-Gereç Temini
Özellikle Fransız ve İtalyan filmlerindeki soygun sahnelerini anımsayın. Soygun, bir saatin işleyişi gibidir. Her şey, saniyesi saniyesine planlanmıştır. Alarm ötmeden kapılar açılır, ekip dışarı çıkınca arabalar gelir, arabalar geçince köprüler kapanır. Siz filmlerde, banka kasasının önünde, biz bunu nasıl açacağız diye düşünen bir hırsız gördünüz mü hiç? Kasaya kadar gelen kişi, her zaman için gerekli aletlere ve kasayı açacak bilgiye sahiptir. İşte biz buna planlama diyoruz. Milliyetçi gruplara baktığımızdaysa, ne yazık ki böylesi bir ön hazırlığı görmek mümkün değil. Parti binası yakılacak benzin yok, adam dövülecek sopalar hazır değil. Eliyle cam kırmaya çalışanı mı dersin, kibritle araba yakmaya uğraşanı mı dersin, eylemlerin her noktasından ayrı bir amatörlük akıyor. Baskının güvenlik kamerası görüntüleri internette yayınlandı. Genel merkez binasını yakan arkadaşların kapı önündeki görüntülerini izlediğimde, inanın polisle birlikte halay çekiyorlar sandım. Yani bu işler bu kadar ucuz mu? Ülkenin % 13 oy almış bir partisinin genel merkez binası böyle mi yakılmalıydı? O pencerelere havadan kurulacak tel bir ağ ile kayarak girilemez miydi? Yanıcı, uzun bir hat çekilip, dışarıdan fitili tutuşturulmak suretiyle ateşin bir yılan gibi kıvrıla kıvrıla içeri girmesi sağlanamaz mıydı? Videonun başına, göstermelik de olsa, polisle bir itiş kakış sahnesi eklenemez miydi? Kimse kusura bakmasın ama şu anki video, izleyen kişide 'tarlada ot yakmak bile bundan daha tehlikeliymiş' havası uyandırıyor. Polisiye bir heyecan yok, sanki arkadaşlar randevuyla gelmişler, binayı yakıp da bir başka işe yetişecekler.


Son olarak önemli bir ayrıntıyı daha dile getireyim. Ne AKP Gençlik Kolları, ne Ülkü Ocakları Derneği, ne de MHP yetkilileri "bu eylemleri biz yaptık" dedi. Düne kadar hakaret dolu açıklamalarla halkı kışkırtan, küfür etmek dışında söz sarf etmeyen yöneticiler, bu yakma yıkma işleriyle kesinlikle ilgileri olmadığını, kendilerinin eylemlerinde, çevreye en ufak bir zarar bile verilmediği söylemişler. Başı bandalı, eli sopalı arkadaşlarım, aman dikkat. Bu işlerin raconu bu değildir. En aşağılık işlerin bile kendince bir namusu vardır. Alçakça katliamları yapan terörist gruplar bile yaptıkları eylemleri üstlenirler.

9 Eylül 2015 Çarşamba

HDP ve Barış

Çok değil bundan on yıl önce, herkesin dilinde aynı tekerleme vardı: “PKK dağdan insin ve diğer partiler gibi siyaset yaparak isteklerini dile getirsin”. Elbette PKK'nın buna uygun bir yapısı yok. PKK, gücünü militanlarından alan silahlı bir örgüt ve yasalar çerçevesinde siyaset yapacak birikimi de yok. Ancak BDP-HDP kadroları zaman içinde, tam da bu söyleneni yaptı, programını, kadrolarını ve yöntemlerini sadece siyaset yapmak üzere oluşturdu.  Batı illerinde, Karadenizde ve İç Anadoluda bile örgütlendi. Geçmişte PKK’yı siyaset sahnesine davet edenler, bir yandan da Kürtleri meclise sokmayacak bir baraj koymayı, elbette ihmal etmemişlerdi. O zamanki moda söylem “yüzde onluk seçim barajını aşın, parlamentoya girin” idi. Kürt oyları yüzde beşken sorun yoktu ama uzunca bir çaba sonunda HDP’nin seçim barajını aşacak bir güce ulaşması, tüm iktidar hesaplarını değiştirdi. Yıllardır mecliste yirmi, otuz milletvekiliyle temsil edilen Kürt siyasetçiler, ne zamanki tüm Türkiye’de örgütlenip barajı aşarak seksen milletvekiliyle meclise girdi, hepsi bir anda terörist ilan edildiler. İktidarın sert bir tepkisi olarak, iki hafta içinde ortalık kan gölüne döndü. Nereden mi çıkartıyorum bunu?

Kötü yöneticilerin uyguladığı en klasik yöntemlerden birisi, insanlara ‘ben gidersem ortalık duman olur’ düşüncesini kabul ettirmek, bu yolla da yönetimini sürdürmektir. Bu düşünce yayıldığında, insanlar umutlarını bir yana bırakır ‘canımızdan olursak’, ‘işimizden olursak’ derdine düşerler. Kırk yaş ve üzeri olanlar 1980 darbesi öncesini anımsayacaklardır. Ortalık öylesine karışmış, kutuplaşma ve ölümler öylesine artmıştı ki, insanlar Kenan Evren’in faşist darbesini bile sevinçle karşılamışlardı. Bu yöntem, defalarca denenmiş, test edilmiş, Türkiye’de işe yaradığı saptanmış bir yöntemdir. Halk kaosu görünce, can güvenliği için umutları pahasına, kötü yönetimlere razı olur. Yaşadığımız kaosun ana nedeni, yönetimi elinde tutanların iktidarlarını yitirmemek için uyguladıkları benzer bir yöntem.


Bugün HDP, hem Türk hem de Kürt tarafındaki güç odaklarını rahatsız ediyor. AKP, iktidar hesapları ve başkanlık planları sarsılınca HDP’ye düşman oldu. PKK ise HDP’nin güçlenip, kendisinin ikinci plana atılması üzerine HDP’yi eleştirmeye başladı. Eskiden muhatap alınacak tek güç PKK iken, örgüt şu anda HDP’nin gölgesinde kalmış durumda. PKK, işlediği her cinayetle HDP’nin biraz daha zora düştüğünü, partinin milliyetçi saldırılara daha fazla hedef olup köşeye sıkıştığını görüyor ve büyük bir istekle cinayetlerine devam ediyor. Biliyor ki HDP’nin sorunları masada çözmeye dayalı barış senaryosu, her ölümle biraz daha sarsılıyor. Karşılıklı ölümler, gücünü savaştan ve kaostan alan AKP ile PKK’nın eskisinden çok daha fazla gündeme gelmesini sağlıyor. AKP ve PKK’nın verdiği ortak mesaj açık: Savaşı başlatmak da bitirmek de bizim elimizde, bu konuda HDP’nin bir etkisi yok. Güç bizdedir, biz istersek savaş başlar, istersek biter.

Bu konuda muhalefetin de sabıkası temiz değil. Türkiye’de yıllardır sağ ile solun anlaşamadığı noktalar laiklik, cumhuriyet, Atatürk ilkeleri, başörtüsü, imam hatip okulları, alkol gibi konulardı. Emeği sömürmek, ranta dayalı bir ekonomi yaratmak, kadını ikinci sınıf vatandaş olarak tutmak, Kürtleri, Ermenileri, Alevileri dışlamak, doğayı katletmek, sırtını kapitalistlerin sermayesine dayamak gibi konulardaysa temel bir anlaşmazlık yoktu. Aslında sol kesim, laiklikten ve Atatürkçülükten ödün verilmemesi koşuluyla, muhafazakarlar da başörtüsü, imam hatipler gibi konularda hoşgörülü olunması kaydıyla pek çok konuda anlaşıp bu düzeni sürdürebilirlerdi ancak çıkar çatışması ve kutuplaşma toplumu ayrıştırdı. HDP’nin, böyle bir zamanda tüm partilerden farklı bir söylemle barajı aşacak duruma gelmesi egemen güçlerle birlikte ana muhalefetin sözde solcularını da rahatsız etti. İktidar güçlerince yaratılan kaos ortamına muhalefet de gereğince karşı duramadı ve yıllardır siyaset sahnesinde gördüğümüz yalanlar art arda sıralanmaya başladı. Ne yazık ki muhalefetin tepkisi, olması gerekenden çok zayıf, ifadeleri muğlak, destek sözleriyse yarım yamalak.

Şimdi, bazı kişilerin HDP'ye yapılan saldırıları haklı görmesine yol açan başka bir konuya geçmek istiyorum: PKK HDP ilişkileri. PKK ile HDP’nin elbette bir bağı var ancak bu bağ organik bir bağ değil. Yani zamanında PKK’lıyken sonradan HDP’de siyaset yapan veya HDP’de siyaset yapıp sonradan PKK’ya katılanlar olduğu gerçek. İleride de benzer kaymalar olabilir. Ancak aynı kişiler, aynı anda hem PKK’da hem de HDP’de yönetici olarak yer almıyorlar. İki grup, birbirinden farklı amaçlara, kadrolara ve yöntemlere sahip. Karar mekanizmaları, yürütme kurulları, liderleri farklı. HDP'liler içinde PKK’nın eylemlerini içten içe destekleyenler var mıdır? Evet vardır ancak PKK’nın silahlı eylemlerine karşı çıkanlar çok daha fazladır. Çünkü HDP’lilerin büyük bölümü, silahla bir sonuç alınamayacağını düşünerek bu partiye katılan, seçimlerde çalışan, yasal zeminde siyaset yapma niyetinde olan kişiler. Ayrıca her toplulukta, aşırı uçlara sempati duyan kişiler olabilir.

Bugün AKP’nin içinde IŞİD eylemlerine hoşgörüyle bakanlar yok mu sanıyorsunuz, AKP kadrolarında cihat yanlısı eski militanlar olmadığını mı düşünüyorsunuz? CHP'de asker darbesini düşleyenler olmadığını kim ileri sürebilir? Asker, belindeki silaha dayanarak, siyasetin üzerine çöreklenmeye dönük açıklamalar yaptığında buna sevinen CHP’liler yok muydu? Mustafa Kemal’in “fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir” sözünü büyük bir özlemle anan kimse yok mu CHP’nin içinde? Maraş katliamının bir numaralı sanığı olarak yargılanıp beraat eden, sonradan soyadını değiştiren Ökkeş Şendiller, MHP’den milletvekili olup TBMM’ye girmedi mi? “Abdullah Çatlı serbest kalmazsa Ankara’nın her yerinde bombalar patlatacağız” diyen, Bahçelievler ve Sivas katliamından, Hrant Dink’in öldürülmesine kadar her türlü karanlık işte adı geçen Muhsin Yazıcıoğlu MÇP, RP, BBP gibi partilerde siyaset yapmadı mı? Bu ülkede, Sivas davasındaki sanıkların avukatlığını üstlenen Şevket Kazan Adalet Bakanı, adı onlarca cinayetle anılan Mehmet Ağar İçişleri Bakanı olmadı mı? MHP’de Genel Başkan Yardımcılığı da yapan milletvekili Atila Kaya’nın, sol görüşlü bir genci bıçaklayarak öldürdüğü ortaya çıkmadı mı?

Yukarıdaki örnekleri bir yanlışın başka bir yanlışı haklı çıkaracağını düşünerek değil, her örgütte, belli oranda aşırılıkların yer almasının doğal olduğunu anlatmak için seçtim.  Dün, yüzde onluk baraj eşliğinde siyaset sahnesine davet edilen Kürtler, bugün HDP ile iktidarı silkeleyecek güce ulaşınca, mitinglerinde bombalar patlatılıyor, binaları basılıyor, genel merkezleri yakılıyor, partiye oy vereninden milletvekillerine kadar herkes, her gün başka bir hakarete uğruyor. Cımbızla çekilen sözler, yalan haberler, uydurma senaryolar eşliğinde kanlı bir tuzak kuruluyor. Bir yandan parti kapatmak için kulis çalışmaları yapılırken, diğer yandan HDP’ye oy verenler teröre destek olmakla suçlanıyor. Geçmişte halkla örgütü, siyaset yapanla silah tutanı ayıralım diyenler, bugün hepsini aynı kefeye koyup, birlikte yok etmenin derdine düştü. Amaç HDP’nin siyaset sahnesinden çekilmesi. Hırsızın, arsızın, eli sopalı milliyetçinin tek arzusu bu.

Elbette iktidarını ve gücünü yitirmemek için bu oyunlara başvuranlarla bayrak, ezan, şehitler diye kandırılarak sokaklarda Kürt avına çıkanlara, sağa sola ‘kana kan, intikam’ diye yazan insanlara diyebileceğim bir şey yok. Yaptıkları suç ama düzenin sahibi oldukları sürece bu suçu işlemeyi sürdürecekler gibi görünüyor. İktidar sahipleri, güçlerini yitirdiklerinde yargılanıp ceza almaktan korkuyorlar. Onların maşaları olan milliyetçilerse  AKP ile PKK'nın çıkar oyununa alet oluyorlar. Sokağa çıkan sağ görüşlü eylemciler, evrensel düzeyde bir eğitim almamışlar ve ne yazık ki namus yalanıyla kızını, bayrak yalanıyla komşusunu öldürebilecek kadar nefretle dolular. Ben bu iki grubu da belli ölçülerde anlayabiliyorum, benim anlayamadığımsa sessiz çoğunluk. Her gün binlerce yalanı duymazdan gelen, içindeki milliyetçi dürtüleri bastıramayarak savaş çığırtkanlarına dur demeyen, yakıp yıkmalara sessiz kalanlar. Ne yazık ki bu tarafsız duruşları onları kurtarmıyor. İçinde insanlar varken parti binalarına saldırıp sokaklarda Kürt avına çıkan, Alevi mahallelerini basıp doğuya giden otobüslere saldıranlara karşı sessiz kalmak, aslında eli sopalı topluluğu desteklemek değil mi? Biz öyle gördük: Zenginle yoksul arasında, silahlı güçlerle siviller arasında, eli sopa tutanlarla barış için yürüyenler arasında tarafsızlık olmaz. Böyle bir sessizlik, böyle bir tarafsızlık ancak paraya, güce, silaha ve savaşa hizmet etmek anlamına geliyor.


Peki ya umut, hiç umut yok mu?

Umut, ülkenin dört bir yanında nefretle, karanlıkla, yalanla savaşan, her türlü kötülükten komşusunu sakınıp silahların gölgesinde barış için çabalayan her partiden, her düşünceden, her coğrafyadan insanlar. Ahmed Arif bu dizeleri onlar için yazmış olmalı:

Öyle yıkma kendini,
Öyle mahzun, öyle garip...
Nerede olursan ol,
İçerde, dışarda, derste, sırada,
Yürü üstüne üstüne,
Tükür yüzüne celladın,
Fırsatçının, fesatçının, hayının...
Dayan kitap ile
Dayan iş ile.
Tırnak ile, diş ile,
Umut ile, sevda ile, düş ile
Dayan rüsva etme beni.

Gör, nasıl yeniden yaratılırım,
Namuslu, genç ellerinle.
Kızlarım,
Oğullarım var gelecekte,
Herbiri vazgeçilmez cihan parçası.
Kaç bin yıllık hasretimin koncası,
Gözlerinden,
Gözlerinden öperim,
Bir umudum sende,
Anlıyor musun?

8 Eylül 2015 Salı

Bilinçaltındaki Gerçekler

İnsanların sözlerine değil de konuşurkenki tavırlarına, satır aralarına baktığınızda, aslında her zaman, pek de söyledikleri gibi düşünmediklerini fark edersiniz. Korkular, arzular, baskılar değiştiriverir sözcükleri, ancak bilinçaltını biraz deştiğinizde görebilirsiniz gerçekleri. Ben, bu yazımda, aklıma ilk gelen üç farklı konuda, farklı kişilerin bilinçaltlarına inmeye çalışacağım.


  • Din Hocalarının Bilimin Üstünlüğüne İnanması
Kendini din alimi diye tanıtan kişilere ve muhafazakar gazetelere baktığınızda “hayır, tam tersi, bunlar bilime gavur işi diye bakıyor” diyebilirsiniz. Oysa dindar kesim, içten içe bilimsel düşüncenin üstünlüğüne inanmaktadır. Bu durum bazı kişilerde öylesine bir aşağılık kompleksine dönüşür ki, bu kompleks nedeniyle, sürekli bilimsel terimleri kullanır, bilimsel gelişmelerin daha önce kutsal kitaplarda yazıldığına ilişkin yalanlar uydurur, savlarını güçlendirmek için hep bir Amerikalı veya Alman profesöre sığınırlar. Örneğin, Suudi Arabistanlı bir profesöre güvenmezler. Çünkü bilinçaltlarında Amerikalı profesörün daha doğru söylediğine ilişkin bir inanca sahiptirler. Bilim adamları ise elbette hiçbir dinsel bilgiyi veya din adamını ciddiye alarak çalışmalarını yürütmezler. Tersi bir durum, onların üniversitelerden ve bilimsel ortamlardan dışlanmasına neden olur. Dindar kesim, batı alemini ve profesörleri suçlar gibi görünse de, kendi inançlarını halka benimsetebilmek için, sürekli olarak NASA’da çalışan bir uzmandan ya da ünlü bir fizik profesöründen cımbızlama yöntemiyle ya da tümüyle uydurarak alıntılar yapar. Bu insanların bilinçaltında, bilimsel bilginin tek geçerli bilgi olduğu görüşü bir korku olarak yer etmiştir. Ciddiye alınmak için her sözlerine bilimsel bir destek yaratmaya çalışıp, sürekli yerden yere vurdukları profesörlerin sözlerinden alıntılar yaptıklarında, hiç farkına varmadan kendilerini ele verirler.

  • Rezidans Satıcılarının Yaptıkları Betona Değil Kestikleri Yeşile Güvenmesi
İnşaat, duble yol, AVM ve rezidans meraklılarının konuşmalarında ekonomik büyümeden, gökdelenlerin, köprülerin gerekliliğinden söz ettiklerini biliyoruz. Peki her tarafı beton yığınına çeviren bu beton-şehir mimarlarının proje adlarına ne demeli. Projeler,  Greenlife, My Village, Kasaba, İstanbul Orman, Roseville, Greenist, Greeen Village diye uzayıp gidiyor. Çünkü hem alıcıların hem de satıcıların bilinçaltında güzel bir yaşamın rezidanslarda, asfalt yollarda, viyadüklerle birbirine bağlanmış köprülerde değil köyde, ormanda, yeşillerin içinde olabileceğine ilişkin korkuyla beslenen bir inanç var. Belki insanları yanıltmak, belki de kestikleri ağaçlardan dolayı bilinçaltında yaşadıkları bir suçluluk duygusunu hafifletmek için projelerine gerçekle ilgisi olmayan adlar vererek gerçek düşüncelerini açığa vuruyorlar.

  • İktidar Sahiplerinin Gezi Direnişinin Haklılığına İnanması
Elbette hükümetin söylemlerine baktığınızda bunu göremezsiniz. Ancak, iktidar sahiplerinin bilinçaltına erişebilirseniz Gezi direnişinin kendi itibarlarını yerle bir edecek güçte ve meşruiyette olduğuna ilişkin son derece haklı bir korkunun yattığını kolayca fark edebilirsiniz. Bu nedenle, iktidar güçleri üstünden iki yıl geçmesine karşın, ülkenin ekonomisine ve demokratik yapısına karşıt tüm oluşumları Gezi direnişiyle ilişkilendirme çalışmalarını sürdürüyorlar. Gazetelerde yer alan uydurma haberleri görünce gizliden seviniyorum. Kendileri farkında olmasa da aslında gerçeğin ne olduğunu onlar da biliyor. Gezi direnişi, iktidarın baskıcı, rantçı ve yalancı yüzünü  öylesine ortaya çıkardı ki, bazıları gülerek, bazıları ağlayarak, bazıları çamur atarak bazıları da alkışlayarak gösteriyor bunu.


Aslında benzer düşüncelere sahibiz. Çıkarlarımız, dini inançlarımız, geleneklerimiz, eğitim sistemimiz gerçeklerin üstünü örtse de bilinçaltımızda tohumlar yeşeriyor. Kimi zaman yalan söylerken, kimi zaman kanıt ararken kimi zaman da kendiliğinden ortaya çıkıyor gerçekler.

3 Eylül 2015 Perşembe

Eğilip Bükülmeyen Adamlar

Toplumumuz yeniliklere çok açık. Televizyonda popüler bir karakter bir laf etsin, ertesi gün sokakta bin kişiden aynısını duyabiliyorsunuz. Yerine oturmamış kişilikler, başkaları gibi konuşmaya, başkaları gibi davranmaya, başkaları gibi giyinmeye hazır. “Falanca çok modaymış onu dinlemeye geldik” diyenler, herkesin okuduğunu okumazsa bir yerinin eksik kalacağını düşünenler o kadar çok ki, bunlar değil de sistemin yoğuramadığı insanlar garip görünüyor artık gözümüze.

1996 yılıydı yanılmıyorsam. Çalıştığım banka değişim, yenilenme, müşteri memnuniyeti gibi konularda, her gün yeni bir şey yumurtluyordu. Üç ayda bir yapılan düzenli toplantılarda, şube müdürleri, genel müdürlükten aldıkları bilgiler doğrultusunda bizlere yenilikleri aktarırdı ve müdürümüz, kişisel gelişim kitaplarından alınmış sıkıcı örneklerle, son iki toplantıda, sürekli güler yüzlü olmak konusunu işliyordu: Kızılderili falanca "gülmek şöyledir" demiş, yok gülmeyi bilmeyen de dükkan açmasınmış. Art arda gelen örneklerden sonra herkes mesajı almıştı: Maaş almaya devam etmek istiyorsak, gülmemiz gerekiyordu.

Aradan altı ay geçti. Şube toplantısında, bir önceki toplantıda konuşulanları uygulayarak, güler yüzlü hizmet verdiğimiz için müdürümüz bize teşekkür etti. Bu sırada Galip Abi söz istedi ve “Müdür bey ben bundan sonra gülmesem olur mu?” diye sordu. Gişenin en kıdemlilerinden Galip Abi, hem deneyimi, hem de kişiliğiyle sevilen birisi, yüzünün biçimini hiç değiştirmeden yaptığı esprilerle, istediği an bütün şubeyi güldürebilir. Yani, müdürden başka bir ayrıcalık istese, kimsenin Galip Abiye itiraz edeceği yok ama bu isteğe de kimse bir anlam veremedi. Altını biraz deşince Galip Abi döküldü. Bir iki ay önce , Galip Abi güler yüzle hizmet vermeye çalışırken, bir müşteri “ne sırıtıyorsun, sırıtacağına çalışsana” demiş. Birkaç gün önce de hizmet verdiği müşteri “ne o, çok komik bir şey mi istedim, ne gülüyorsun?” diye sormuş. Her ne kadar, Galip Abi "genelge var, çalışırken gülmemiz gerekiyor artık" dese de, müşterilerle papaz olmaktan kurtulamamıştı. Müdür, durumu anlayıp, bir orta yol bulmak üzere “Tamam Galip, sen de çok gülme o zaman” diyerek konuyu geçiştirmeye çalıştı ama Galip Abi, genel müdürlükten biçilmiş, bu eğreti gülüşten tümüyle kurtulmaya kararlıydı. “Ne kadar güleyim ben?” diye yeniden sordu. Baş edemeyeceğini anlayan müdür, “Galip gülmese de olur ama diğerleri aynen devam etsin” diyerek noktayı koydu. Ben Galip Abi’nin yüzünde, gülümsemeye benzer bir havayı, ilk kez o toplantıda gördüm. Eğreti değildi tabii.


Galip Abi gibi insanlar öylesine farklıdır ki, sen iki sokak ötede devrim yapsan, başını çevirip bakmazlar bile. Yapmacık konuşmaları, özenti davranışları, eğreti işleri hemen sezerler. Sistemin reklamlarıyla, filmleriyle, kitapları, televizyonları, binbir türlü oyunları ve sırttan kurmalı adamlarıyla yarattığı sahte dünyalardan zerre kadar etkilenmezler. Genelde sessiz dururlar ama bir eşikleri de vardır. O eşik aşıldığında, öylesine özgüvenle karşı çıkarlar ki şaşırırsın. Oraya kadar umursamaz göründükleri düzeni iki dakikada yerle bir eder, sonra gene köşelerine dönerler. Hani böyle haberler görürüz, bir asker savaştayken düşmandan kaçıp ormana saklanmış, yirmi beş yıl orada saklanmış. Ne barış olduğundan haberi var, ne başka şeyden. Sanki onlara benzerler biraz. Düzen adamlarının çevirdiği dolaplar onlara işlemez.

Geçenlerde, telefon bayisinden bir alışveriş yapıyordum. Mağazada iki çalışan vardı. Kasada bozuk para olmadığı için üstünü vermekte zorlanan kız ki adının Özge olduğunu sonradan öğrendim (yakasında yazıyordu), parayı güç bela ayarladıktan sonra “iki gündür bozuk para problemi yaşıyoruz” dedi. Keşke demez olaydı. O ana kadar koltuğunda sakince oturup duvara bakan kişi ki adı Refik’miş, hafifçe başını kaldırdı. Kendine küfredilmiş gibi bir edayla, “Bozuk para problemi mi yaşıyoruz?” diye sordu. Özge biraz şaşırdı ama Refik ipin ucunu bırakacak gibi değildi. “Nereden öğreniyorsunuz bu antin kuntin lafları?”, “Al bakalım, şimdi hiç kalmadı bozuğumuz, bir bozuk para problemi yaşa da görelim bari”, “Ben bozdurup gelirdim ama o zaman da bütün para problemi yaşarsın sen” diyerek devam ediyordu sözlerine. O ana kadar sessiz sakin görünen Refik, bir canavara dönüşmüştü. Abandone olmuş rakibine, hiç acımadan, sağlı sollu yumruklarla daha da sert girişiyordu. Müşteri varmış, payladığı kişi arkadaşıymış, hiç umurunda değildi. Sonra birden sakinleşti. Ben bayiden çıktığımda, girdiğimdeki yerine oturmuş, aynı açıdan duvarın köşesine doğru bakıyordu Refik. Biraz uzaklaşınca Özge’nin sesini duydum:

- Her şeyi çok biliyorsun. Ne deseydim peki müşteriye?

- Bozuğum yoh deseydin.

Artık, Refik’leri ve Galip Abileri daha çok özlüyorum. Yalnızca, dünyayı daha anlaşılır kıldıkları için değil, büyük bütçelerle çevrilen sanat, edebiyat, bilim soslu kandırmacaları çıktıkları deliklere geri soktukları, yanı başlarında milyar dolarlık adamlar şov yaparken, elleri burunlarında gerçekleri mırıldandıkları için.

31 Ağustos 2015 Pazartesi

Futbol, Basketbol, Sponsorluk

Lisedeyken sık sık futbol ve basketbol maçlarına gider, radyo veya televizyonda, hele ki tuttuğum takımınkine rastlamışsam, maçları izlemeden yapamazdım. Sonradan futboldan soğudum, basket maçlarına gitmez, televizyon hiç izlemez oldum. Geçenlerde, bir spor programını izlemek zorunda kalınca, futbola da basketbola da çok uzak kadığımı fark ettim, çünkü anlatılanlardan hiçbir şey anlayamadım. Gene de aklımda kalanları harmanlayıp, size bir çorba sunayım:


Daha önce Turkcell Süper Ligde top koşturup, sonradan Spor Toto İkinci Ligde antrenörlük yapan Nissan Hasan "Eskiden çok sayıda yetenekli genç vardı ama artık o kadar yeni futbolcu yetişmiyor Nissan” dedi. Nike Halı Saha Ligi ve Coca-Cola Gelişim Ligini de yakından izlediğini söyleyen Hasan, “Ben Vestel Manisa’da oynarken takımın yaş ortalaması on dokuzdu. Nissan. Şimdi arttı. Oyuncular yaşlanıyor, seyirci azalıyor, televizyon gelirleriyse en düşük düzeyde. Takımın adını sattığımız gibi biz bu yıl yeni bir uygulamayla kendi adlarımızı da satmaya başladık. Mesela ben Nissan’la bir anlaşma yaptım, her röportajımda on kere Nissan demezsem param kesiliyor. Ama bu iş böyle nereye kadar gider bilemem. Yenilik ve heyecan için Nissan.” dedi.

Basketbolda ise Fenerbahçe Ülker ile Torku Konyaspor arasındaki ezeli rekabet bu yıl da izlenmeye değer olacak. Geçen yıl Ülker Arena’daki ilk maçı Fenerbahçe kazanmış ancak baş hakem Danone Süleyman ile yardımcısı Tikveşli Rıza’nın Pınar Karşıyaka’dan transfer olan oyun kurucuya gereksiz fauller çalması yoğurt piyasasında ciddi sorunlara neden olmuştu. Galatasaray Liv Hospital ile Trabzonspor Medical Park maçında kavgaya tutuşan taraftarlarsa stetoskop ve şırıngalarla birbirine saldırmıştı. Olayı yorumlayan Beşiktaş’lı uzmanlar “Galatasaray Cafe Crown’ken iyidi ama Medical Park olunca biraz zayıfladı. Biz Cafe Crown olarak da yendik GS’yi ama tabii biz de o zaman Milangaz Beşiktaş’tık.” dedi. Banvit takımına sponsor olan Keskinoğlu Piliç’in formalara “Keskinoğlu, daha taze” yazdırması ise tavuk üreticilerinde huzursuzluğa neden olmuştu.


Bu yılki ligleri değerlendiren spor bakanımız “Samsung Bakanlar Kurulu olarak spora yeni bir soluk getirecek yepyeni bir sponsorluk yasası hazırlattık. Artık kulüplerimiz sadece adlarını değil, eski kupalarını, komple taraftarını, hatta cibiliyetlerini bile satabilecekler. Yasa olduğu gibi çıkarsa, bir futbolcu sağ ayağını bir firmaya, sol ayağını başka bir firmaya kiralayabilecek. Parası olan kişiler, stadların, futbolcuların hatta kulüp başkanlarının isim hakkını bile alabilecekler. Devletin tekelci spor anlayışını özel sektörün gücüyle aşacağız. Tabii alınacak futbolcusundan, yapılacak yatırımına kadar sponsor şirketlerin söz hakkı olacak. Bu işbirliği içinde, mesela bu yıl ligi tümüyle bir sigara firmasına sattık diyelim, önümüzdeki yıl sahada fosur fosur sigara içen futbolcular görebileceksiniz. Duvarları yıkıyor, engelleri aşıyoruz. Bu yıl ligleri Samsung’un süper performanslı LED TV’lerinden izleyin. Farkı siz de göreceksiniz.” dedi.

Yeni dünya düzeni hepimize hayırlı olsun.

Hakkımda

Fotoğrafım

Caz Yapma; sanat, edebiyat, gündelik yaşam, çevre, iklim değişikliği ve caz müziği konulu yazılarımdan oluşuyor.