21 Şubat 2015 Cumartesi

Komşum Hitler

İstanbul Şehir Tiyatrolarının 2014-2015 sezonunda sahneye koyduğu yeni oyunlardan biri de 'Komşum Hitler'.(1) Tolga Yeter yönetmenliğinde sahnelenen oyunu, Ali Cüneyd Kılcıoğlu yazmış. Ümraniye sahnesinde izlediğim ‘Komşum Hitler’de dramaturji Arzu Işıtman’a, sahne tasarımı Barış Dinçel’e, kostüm tasarımı Gamze Kuş’a, ışık tasarımı Mahmut Özdemir’e, efektler ise Nesin Coşkuner’e ait.


İzlenimlerime geçmeden önce bir fıkra anlatayım. Temel bir kitap yazmaya niyetlenir. Tek amacı kitabının çok satmasıdır. Ünlü bir yazara gidip, bir kitabın çok satması için en önemli şeyin ne olduğunu sorar. Yazar biraz düşünüp “kitabın adı” der. "Eğer bir kitabın çok satmasını istiyorsan adı çok önemlidir, kitabın adı üç temel öğeyi içermelidir ki bunlar seks, polisiye ve asalettir”. Temel birkaç gün sonra yazara geri gelip, kitabına vermeyi düşündüğü adı söyler: "Kontesi Kim Sikti?”. Ünlü yazar adı beğenir ancak kuşkuları vardır. Temel’e “eğer bu ada bir de din öğesi ekleyebilirsen, kitabın çok satacağından emin olabilirsin” der. Temel bir hafta sonra yeniden gelir. Bulduğu adı gururla söyler: "Allah Allah, Kontesi Kim Sikti?".

Komşum Hitler’i izledikten sonra ne yazık ki aklıma bu fıkra geldi. Oyunun adından da öte, bazı simgeler ve kavramlar, tavsiye üzerine oyuna sonradan eklenmiş gibi. Sıradan bir komedinin üzerine klişeler serpiştirip, toplumsal eleştiriler yapan bir yapıt çıkartabilmek ne yazık ki olası değil. Yazar oyunda faşizmi, sosyal medyayı, televizyon yayıncılığını, medya haberciliğini ve daha pek çok şeyi eleştirirken herhangi bir alt  metin, imge, ipucu ile sizi uğraştırmıyor. Arka odaya kapanan kişinin adı Hitler, sofradaki et de insan eti oldu mu al sana faşizm eleştirisi. İki ‘selfie’ çektikten sonra, cep telefonlarını tuvalete atıp, sifonu çektin miydi, ahanda sosyal medya eleştirisi. Mesajlar o kadar net ve katıksız ki, oyunun sonunda tüm izleyiciler, bilgilenmiş olarak çıkıyor okuldan. Pardon salondan.


Acaba odadaki kişinin adı Hitler değil de Marilyn Monroe olsaydı? Oyunun mesajı dışında hiçbir şey değişmezdi, sanırım. Çünkü, odadaki Hitler ile metnin bir ilgisi yok. “Hitler’le dans ettik”, “Hitler’in sırtındaki sivilceyi sıktım” gibi ıvır zıvır konuşmaları saymazsak odadaki Hitler’in oyuna adından başka bir katkısı yok. Eğer Hitler’in adı yeter diyorsanız, hemen kitabevinize gidip “Kontes”li kitabınızın siparişini verin.

Oyun klişeler içinde başlayıp, klişeler içinde bitiyor. Karakterler, Avrupa Yakası’ndan fırlamış gibi. Zengin, görgüsüz, maço patron ile özentili ve gösteriş meraklısı karısı sahnede, altı doldurulmamış, tek boyutlu, yapay karakterlere dönüşüyor. Eğer yazar, terfi etmek isteyen bir çalışanın, patronunu yemeğe davet etmesi üzerine yemekte gelişen komik olaylarla yetinseydi belki daha başarılı bir sonuç çıkabilirdi. Ancak bu karakterler ve diğer içi boş malzemeden büyük mesajlar veren bir başyapıt yapayım deyince, evdeki bulgur da gitmiş. Bana göre, oyunun en komik yerleri, felsefe yapmaya çalıştığı bölümler: “Biz kapının önünde miyiz, yoksa arkasında mı?”

Elbette, bu kadar emeğin boşa gittiğini söylemek doğru olmaz. Yalnızca, sahneyi görmek için bile oyuna gitmenizi öneririm. Dekor kendi başına, bir saat kırk beş dakikalık oyundan çok daha fazla şey anlatıyor. Oyunun soramadığı soruları, Barış Dinçel dekoruyla sorup, oyunda anlatılamayan öyküleri anlatıyor sanki. Kötü bir oyunda iyi bir oyunculuk olabilir mi derseniz, özellikle Işıl Zeynep Tangör’ün başarılı performansını izlemelisiniz. Diğer oyuncular da metnin izin verdiği ölçüde, işlerini başarıyla yapıyorlar.

Tüm eleştirilerime karşın, İstanbul Şehir Tiyatrolarını kutlarım. Şehir Tiyatroları daha fazla oyun yazarımıza kapılarını açmalı. Daha iyi oyunlar yazılması için yeni yazarlara gereksinimimiz var. Birinin beğendiğini bir başkası beğenmeyebilir veya tam tersi olabilir, önemli olan yeni yazarların oyunlarını sahneleme şansı bulabilmesi. Yeni yazarlara şans verilirken biraz daha seçici olunmasını beklemek de izleyici olarak en doğal hakkımız.

Kaynakça:
1-İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları, Komşum Hitler, http://www.ibb.gov.tr/sites/sehirtiyatrolari/tr-tr/sayfalar/Oyun.aspx?oyunid=444, Erişim Tarihi: 21.02.2015

8 Şubat 2015 Pazar

İstanbul’un Semt ve Sokak Adları

İstanbul’daki semt, mahalle, sokak adları giderek anlamını yitirmeye başladı. Geçen gün dolmuşla giderken bir yolcunun ‘Kaptan, Kemerdere’de ineceğim’ demesine sürücü ‘Serindere mi abi?’ diye yanıt verince bu gerekliliği iyice fark ettim. ‘Manyak mısınız lan, otobanda gidiyoruz, yolun bittiği yerde de binalar başlıyor, ne deresi, ne kemeri?’ diye araya girmek istedim ama dayak yerim diye düşünerek sesimi çıkaramadım. Dere gitmiş adı duruyor; su bitmiş, ağaçlar kesilmiş ama adları ayakta gibi çarpık bir durum var İstanbul’da. Tüm şehir büyük bir hızla betonlaşırken, ne yazık ki semt adları bu gelişmeye ayak uyduramamış. Öyle ki bugün ilkokul çağındaki çocuklar, yaşadıkları yerin görünümü ile adının arasında bir bağ kuramaz hale geldiler. Ben de bu durumun düzelmesi için, Mevlana’nın “ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol” sözünden hareketle, büyüklerimizden semt adlarını, bugünkü görünümlerine uygun olarak değiştirmelerini rica ediyorum.


Böylelikle, semt adlarına bakarak yanlış kararlar alabilecek kişilerin de zarar görmesini önlemiş olacağız. Nasıl mı? Bugün Koşuyolu’da koşmaya kalkarsanız en iyi olasılıkla bir minibüsün altında kalırsınız. Bostancı’da bostanı bırak toprak bulmanın bile olanağı yok. Durumumuz bu: Bağlarbaşı’da bağ, Cevizli’de ceviz, Fındıklı’da fındık yok artık. Küçükyalı’dan denize girmek için önce otobüse binmek gerekiyor. Fıstıkağacı’da fıstığı bırak, fıstığın ağaçta yetiştiğinden bile kimsenin haberi yok.


Semtleri kafamıza göre yıkıp, yeniden inşa ederken kimse dur demediğine göre adlarını değiştirirken de kimse itiraz etmez diye düşünüyorum. Ben aklıma gelen adları hızlıca yazdım, elbette daha güzelleri de bulunabilir ancak burada önemli olan bu adların güncel durum ile uyumlu olmaları. Böylece, yeni kuşaklar “ben Fındıklı’da yaşıyorum ama niye hiç Fındık ağacı göremiyorum?” gibi sorular sormayacak, semtiyle arasındaki yabancılaşma bitecek, sokağını daha çok benimseyecek. Umarım, ağaçları kesip, yerine gökdelen dikenler de bu önerime destek verirler. Bu değişiklikle, kazandıkları zafer taçlanmış, büyük kentsel dönüşümün adı da konmuş olacak.  Benim önerilerim şöyle:

Bostancı – Bastoncu
Yeşilpınar – Kartonpiyer
Fıstıkağacı – Sıvaharcı
Çiftlikköy – Ziftliköy
Fethi Paşa Korusu – Beton Drenaj Borusu
Soğanlık – Bilallik
Tarlabaşı – Dayıbaşı
Söğütlüçeşme – Oluklumukavva
Topağacı – Tretuvarcı
Zeytinlik – Rüşvetlik
Laleli – Hileli
Sakızağacı – Rantiyeci
Sıraselviler – Avemeler
Bağcılar – Yağcılar
Kuştepe – Kupontepe
Anadolukavağı – Viyadükayağı
Taşdelen – Gazbeton
Küçükyalı – Rasim Ozan Kütahyalı

Türkiye'nin Mizah Sitesi - Burak Kaya yazısından alınmıştır.

21 Ocak 2015 Çarşamba

Terzi

İstanbul Şehir Tiyatrolarının 2014-2015 sezonunda sahneye koyduğu yeni oyunlardan birisi 'Terzi'.(1) Ümraniye Sahnesinde izlediğim ‘Terzi’, Polonyalı oyun yazarı Sławomir Mrożek’in 1964 yılında yazdığı absürt bir oyun. ‘Terzi’, Neşe Taluy Yüce’nin çevirisinden Ragıp Yavuz yönetiminde sahneleniyor. (2)


1960’ların başında ve 1981’deki sıkıyönetim dönemlerinde oyunları yasaklanan Sławomir Mrożek, yirmili yaşlarında komünist olup, Polonya Birleşik İşçi Partisine katılmış. Mrożek, “yirmi yaşımda, devrimci olan her ideolojiyi, fazlaca incelemeden kabul etmeye hazırdım. 1913 yılında Almanya’da doğmadığım için şanslıyım. Komünistlere benzer yöntemler ile taraftar toplayan Nazi’lere katılıp, bir Hitler yandaşı olabilirdim.” diyecek kadar da açık yürekli. (3) 

Mimarlık ve felsefe eğitimi alan Sławomir Mrożek, ilerleyen yıllarda Polonya’daki yönetime açıkça cephe almış ve Rusya’nın Çekoslavakya’yı işgaline de karşı çıkmış. Anlaşılacağı gibi yazarın totaliterizmle arası pek iyi değil. Terzi’de de bu eleştirel bakış açısını çok açık görebiliyorsunuz.

Absürt bir oyun deyince aklınıza bir saçmalıklar bütünü gelmesin. Abartılı oyunculuklar, gerçeküstü olaylar, çılgınlığa varan bir değişim içinde 1964 yılında yazılıp da, 2015 yılında ayağını yere bu kadar sağlam basabilen bir oyun zor bulunur. Geçmişten günümüze tutulan bir dev aynası gibi ‘Terzi’. Ayna, oyunun bir anında yücelttiklerini, bir sonrasında sineğe çeviriyor. İnsanın çaresizliği, yöneticilerin kokuşmuşluğu, terzinin getirmek istediği düzen, kadının gizemli gücü, sahnede öylesine çorba ediliyor ki nerede nasıl düşüneceğinizi şaşırıyorsunuz. İmgeler havada uçuşup birbirine çarpıyor, biraz önce uyumlu görünen şeyler biraz sonra uyumsuz hale geliyor. Şimdi anladım dediğiniz anda, anladığınız şeyin tam tersiyle karşı karşıya kalıyorsunuz. 'Terzi', sahnelemek için çok da kolay bir oyun sayılmaz. 

Yönetmen Ragıp Yavuz, öylesine başarıyla kalkmış ki bu işin altından, sözler, duygular, düşünceler, eller, kollar, ihtiraslar havada uçuşurken siz “ben neredeyim?”, “burası nasıl bir ülke?”, “yok artık bu kadar da değil” demiyorsunuz. Öylesine inanıyorsunuz önünüzdeki sahneye. Sahnede ‘absürt’ denen şey benliğinizde ‘hakikat’ oluyor. 


Elbette bu başarıda oyuncuların da payı var. Ahmet Saraçoğlu, terzi rolüyle bir nevi tanrıyı oynarken, totalitarizmin en sert eleştirilerinden birini sahneye taşıyor. Terzinin herkesten güçlü olmak isteği, börtü böceği giydirmekten başlayıp, insan derisini yüzerek bir giysi elde etmeye kadar varıyor. Faşizm ve naif bir oyunculuk, estetik ve acımasızlık nasıl bir araya geliyor, şaşırarak izliyorsunuz Saraçoğlu’nu.

Oyundaki saflık, direniş, umut ve devrimcilik ise Carlos rolündeki Emre Karaoğlu’na emanet edilmiş. Emre Karaoğlu sahneye öylesine bir enerji getiriyor ki, o sahnede olduğunda gözünüzü başka yere ayıramıyorsunuz. Oyunu izlemeye gittiğinizde Emre Karaoğlu’nun müthiş performansına hazır olun.


Tozluk rolündeki Can Başak, Barbarlıktan Ekselanslığa geçişi son derece güzel yorumluyor. Can Başak’ın ayna karşısındaki giysi değişim sahnesi, oyunun doruklarından yalnızca birisi. İktidarı elde edenlerin değişimi öylesine güzel sunuluyor ki, izlerken gözünüzün önünden bir çok tanıdık yönetici geçiyor.

Ekselans rolünden terzi çıraklığına düşen Ergun Üğlü’deyse aynı değişimin tersini göremiyorsunuz. Üğlü, ekselans rolündeyken de terzi çırağını oynuyormuş duygusu uyandırıyor. Bu değişimi göremesek de Üğlü, rolünde başarılı. Çimen Turunçoğlu Baturalp ve diğer oyuncular da çok iyi bir iş çıkartmışlar.

Ragıp Yavuz’un yönetmenliğine oyuncuların performansı, ışık, dekor, sahne tasarımı, kostüm, efektler de eklenince, ortaya son derece başarılı bir ekip işi ve harika bir oyun çıkıyor. Mutlaka izlemenizi öneririm. (Bu arada, benim izlediğim Ümraniye sahnesinde efektler bazen insanı yerinden hoplatacak kadar rahatsız ediciydi. Eğer yönetmenin bilinçli bir seçimi değilse, efektlerin sesi biraz düşürülebilir.)


‘Terzi’, düzeni eleştirirken, insanın bin bir türlü halini önünüze seriyor. Bu oyundan net bir mesaj alıyorsanız, ‘falanca’ derken aslında ‘filanca’ diyor gibi yorumlar yapıyorsanız büyük olasılıkla yanılıyorsunuz. Birbirine girmiş düşünceler, imgeler, düşler içinde yitip gittiyseniz, gücün kimde olduğundan, amacın ne olduğundan, başlangıç ve sondan emin değilseniz, kafanız girdiğinizden daha karışık ise oyunun hakkını vermişsiniz demektir. Daha somut ifade etmek gerekirse, oyundan çıktığınızda gözünüzün üstüne bir yumruk yemiş sonra da iyice gıdıklanmış gibi bir yüz haliniz varsa endişelenmeyin. Her şey yolunda.

Son söz: Yaşasın Carlos!

Kaynakça:
1-İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları , Terzi http://www.ibb.gov.tr/sites/sehirtiyatrolari/tr-tr/sayfalar/Oyun.aspx?oyunid=439Erişim Tarihi: 21.01.2015
2-Vikipedi, Sławomir Mrożek  http://tr.wikipedia.org/wiki/Slawomir_MrozekErişim Tarihi: 21.01.2015
3-Wikipedia, Sławomir Mrożek http://en.wikipedia.org/wiki/S%C5%82awomir_Mro%C5%BCekErişim Tarihi: 21.01.2015

29 Aralık 2014 Pazartesi

Küçücükten Bir Yar Sevdim Ermeni

Harput, Elazığ yakınlarında bir antik kent olup, 1906 yılında yapılan nüfus sayımına göre merkezde 15.000 kişi yaşıyormuş. Bunun 9.000’i müslüman, çoğunlukla Türk, 6.000’i ise gayrimüslim, çoğunlukla Ermenilerden oluşuyor. Bu bilgilere göre, 1915 öncesinde Harput nüfusunun % 40’ını Ermenilerin oluşturduğunu söyleyebiliriz. (1)

Harput Kalesi (2)

Yüzyıllarca birlikte yaşamış iki toplumun, iki kültürün birbirinden hiç etkilenmemiş olması pek mümkün değil. Zaten başlıktaki sözler de, bir Türk ozanının bir Ermeni kızına yazdığı “Kar mı Yağmış Şu Harput’un Başına” türküsünden bir dize. Ne yazık ki bu türkü TRT repertuvarına alınırken ufak bir değişiklik yapılmış. (3)

Türkü, TRT repertuvarına girerken “Küçücükten bir yar sevdim Ermeni” bölümü ulusal politikamıza uygun hale getirilerek “Küçücükten bir yar sevdim vay nenni, yar nenni” olarak değiştirilmiş. Sonraki dörtlük ise benzer bir rötuş ile kurtarılamayacak kadar fazla Ermeni unsuru taşıdığından, başka bir türküden bütün bir dörtlük olduğu gibi alınıp buraya aktarılmış.

“Kar mı Yağmış Şu Harput’un Başına” türküsünü değiştirilmiş haliyle okuyanlara ve TRT yetkililerine, türküleri değiştirme hakkını nereden bulduklarını sormamız gerekmez mi? Beğenmediğin bir türküyü çalmayabilirsin, okumayabilirsin, repertuvarına almayabilirsin ama sözlerini değiştirip kendi düşüncelerine uygun hale getirmek gibi bir seçenek olmamalı.

Aşağıdaki videolarda önce, türkünün özgün halinin, gerçek sözleriyle çalıp söylenmiş bir versiyonu, hemen altında ise TRT repertuvarındaki haliyle bir yorumu bulunuyor. (4)



TRT Repertuvarından

Harput’lu bir Türk aşığın, gene Harput’lu 13, 14 yaşlarındaki bir Ermeni kızına yaktığı türküden bile korkanlar, keşke Anadoludan, aşktan, sevdadan, dostluktan ne kadar uzakta olduklarını bilseler.

Kaynakça
1- Harput, Vikipedi, http://tr.wikipedia.org/wiki/HarputErişim Tarihi: 29.12.2014
2- Harput, http://web.firat.edu.tr/cografya/eg/kent.html, Erişim Tarihi: 29.12.2014
3- TRT Nota Arşivi, http://www.trtnotaarsivi.com/thm_detay.php?repno=2724, Erişim Tarihi: 29.12.2014
4- Kar mı yağmış şu Harput’un başına
Kurban olan toprağına taşına taşına taşına aman
Henüz girmiş on üç on dört yaşına
Küçük yaşta bir yar sevdim Ermeni, Ermeni, Ermeni aman
Ermeniye nasıl gönül vermeli, vermeli, vermeli aman

Viran odalarda öter yarasa
Benim sevdiğimin adı Marisa, Marisa, Marisa aman
Yetiş imdadıma Hazreti İsa
Küçücükten bir yar sevdim sevdim Ermeni, Ermeni, Ermeni aman
Ermeninin kaşı gözü sürmeli, sürmeli, sürmeli aman 

24 Aralık 2014 Çarşamba

Camiler, Cemevleri, Kiliseler Ne İşe Yarar?

Öncelikle şunu belirtmeliyim ki mimari açıdan şehre anlam ve güzellik katan ibadet yerleri bu yazının kapsamı dışında kalıyor. İsterseniz, yazıya başlarken bu türden birkaç örneğe göz atalım. 


Benim sorguladığım yapılar, yukarıdakiler gibi bir mimari yaklaşımla inşa edilmemiş olan, çarpık yapılaşmanın içinde bir beton yığınına dönüşmüş ibadet alanları. En son örneklerinden birisi için Ataşehir’de, plazaların arasında boğulmuş, Mimar Sinan Camisi’ne bakabiliriz. Böylesine bir çirkinlik abidesine Mimar Sinan adını vermek de zevksizliğin, bilgisizliğin, estetik yoksunluğunun doruk noktası olsa gerek.

Mimar Sinan Camisi (İstanbul-Ataşehir)

Şimdi asıl konumuza dönelim. Mimari açıdan şehre güzellik katan birkaç örneği bırakırsak, ibadet amaçlı bu yapıların iç bölümleri aslında bir ev ya da büyükçe bir salon gibi. Bazı düzenlemeler yapılarak, bu yapıların barınma, yeme-içme, spor, okuma-yazma, müzik yapma gibi gereksinimlere yanıt vermesi kolayca sağlanabilir.

İnananların Tanrıya dua etmek için bu beton yığınlarına neden gereksinim duyduklarını ben anlamıyorum, Allah’a ulaşmak için bir papaza veya hoca efendiye neden gereksinim duyduklarını anlamadığım gibi. Hocalar, sıradan bir kul olarak; camiler, sıradan bir beton bina olarak; bu kutsallık yetkisini kimden alıp, kim adına kullanıyorlar, bir bilgim yok. Açıkhavada ya da başka amaçlarla yapılmış yapıların içinde neden ibadet edilemediğini gerçekten bilmiyorum. Bildiğim kadarıyla Kuran’da cami söcüğü bile geçmiyor. İslamiyet’in ilk yıllarında müslümanlar, namazlarını açık hava alanları veya basit yapılarda kılıyormuş. Bugünküne benzer minaresi olan ilk camiyse Emeviler döneminde inşa edilmiş. Aslında dinle uzatan yakından ilgisi olmayan bu yapılar, bugün kutsallığın simgesi haline gelmiş durumda. Öyle ki, sizin  ağır saldırıya uğradığınız bir durumda, ayakkabılarınızı çıkartmadan camiye sığınmanız bile, dine karşı işlenmiş bir suç gibi gösterilebiliyor.

Artık bu sahte kutsallığı, inançları zedelemeden tartışabilmemiz gerekli. Sokakta kimsesizler, göçmenler, sokak hayvanları yaşam savaşı verirken, çocuklar soğuktan donar, kadınlar kocalarından kaçıp, yaralılar sığınacak yer ararken bu boş ibadethaneler nasıl kutsal kalabilir? Dışarıda insanlar donarken, burada edilen hangi dua anlamlı olabilir? Tüm yurttaşların vergileriyle yapılarak, faaliyetini sürdüren camileri ve devlet desteği olmadan yaşatılan cemevlerini gereksinimi olanların kullanımına açmanın ne zararı olabilir? Varsın içerisi kirlensin, biraz kötü koksun, namaz kılanların önünden çıplak ayaklı bir çocuk geçsin, dua edenlerin arasında bir kedi yavrusu gezsin. Bunların kime, ne zararı dokunacak? 

Eğer dininiz güzellikten yanaysa ibadetinizi, önünüzden geçenler değil, geçmeyenler bozmalı. Dışarıda yalın ayak gezinen çocuklar, soğuktan donan hayvanlar, erkek şiddetinden kaçmaya çalışan kadınlar varken siz camide huzur içinde tek başınıza ibadet ediyorsanız, o ibadet anlamlı olabilir mi?

Türkiye’de 84.684 cami, 937 cemevi, 350 kilise ve 38 sinagog var. Kilise ve sinagogları güvenlik nedeniyle dışarıda bıraksak bile 85.000’den fazla yapıya sahibiz. Şimdi başlıktaki soruyu yeniden sorayım:

Eğer, kocasından şiddet gören kadınlar buraya gelip sığınamazsa,
Soğukta, yağmurda, karda, fırtınada, ölümle boğuşan sokak hayvanları buraya giremezse,
Evsiz kalmış insanlar soğuk havalarda buralarda barınamazsa,
Binlerce Suriye’li ya da başka ülkelerden gelen göçmenler buraları kullanamazsa,
Evsiz çocuklar buralarda uyuyamazsa,
Polis şidetinden kaçan yaralılar içeri alınmazsa,
Deprem yerindeki konteynerlerde donan insanlar buraya kabul edilmezse,
Camiler, cemevleri, kiliseler ne işe yarar?

20 Kasım 2014 Perşembe

Murat Gülerci’nin Ardından

Murat’ı ortaokul yıllarında tanıdım. Daha sonrasında, müziğe olan ilgisi, aynı okulda okumamız (Mülkiye), bilim ve sanata olan merakı gibi bir çok etken, bizleri yaklaştırdı. Üniversite bitince farklı yıllarda, art arda Ankara’dan İstanbul’a taşındık. Aynı evde, yan yana kaldığımız dönemler de oldu, birbirimize dargın kaldığımız günler de. Murat gitar çalmayı en çok sevdiğim kişilerin başında gelirdi. Çünkü dinlerdi.


Eski bir dostu yitirmenin acısını bir yana koyup, size biraz Murat’tan söz etmek istiyorum. Bu devirde pek rastlanmayan türden bir ayrık otuydu Murat. Muhalif kişiliği öylesine belirgindi ki, üzerinde hiçbir etiket durmuyordu. Emekçinin yanında olması sosyalizmi eleştirmesine, özgürlüklere olan inancı demokrasiyi eleştirmesine, bağımsızlığa olan inancı cumhuriyetin eksiklerini eleştirmesine engel olmuyordu. Asker çocuğu olmasına karşın, gerektiğinde askerlere en sert eleştirileri yönlendirebiliyordu. Beğenileri, eleştirileri, düşünceleri kolayca belirlenip, değiştirilebilen günümüz insanları ile kıyaslandığında, Murat tam anlamıyla bir muhalifti.


Murat'ı tanıyanlar onun evrime olan inancını da bilir. Evrim Teorisi, ülkemizde en yanlış anlaşılan kavramlardan biridir. Evrim tartışması her zaman, din kavramıyla bir arada yürütülür ve evrimin amacı yaratılışın kaynağını ortaya çıkarmakmış gibi, aslında ilgisiz bir alana kaydırılır. Oysa evrim teorisini içselleştirmiş kişi, bunlarla uğraşmaz. Dünyadaki bütün canlıların akraba olduğunu, kendisinin de bu büyük ailenin parçası olduğunu bilmek, insan ruhu için paha biçilmez değerde bir bilgidir. Hayvanlara, ağaçlara, doğaya ve insana bakışınız değişir. Her gördüğünüz hayvanda bir parçanızı bulursunuz, doğanın düzenini bozacak en küçük bir yapıya bile ailenize yapılacak saldırı gibi bakmaya başlarsınız. Kendinizi diğer canlıların üstünde görmeyi bırakırsınız. Bilirsiniz ki, dünyanın koşulları değiştiğinde, sizin yaşayamayacağınız yeni koşullara adapte olabilecek bir denizanası sizden üstün olacaktır. Ben evrimi Murat kadar doğru yorumlayan ve içselleştiren birine henüz rastlamadım. Doğaya ve hayvanlara olan ilgisi abartısız ve içtendi. Yaşamını doğanın içinde geçirmekten çok mutluydu.


Çok yönlü kişiliğinin içindeki bu iki nokta, benim gözümde belirgin bir farklılık yaratıyordu. Eleştirel tavrındaki sivri dillilik ile doğa sevgisindeki yumuşaklık bir şekilde uyumlu hale gelmişti Murat’ta. Başka birisi söylediğinde kavga çıkaracak kişilerin Murat konuştuğunda, yüzlerinde bir gülümsemeyle onu dinlediğine çok kereler tanık oldum. Beydağları’nda, bisiklet turunun son gecesi ateş başında toplanmıştık. Herkes düşüncelerini söylüyordu. Murat’ın konuşması her zamanki sakinliğindeydi. Aklıma bir cümlesi kazındı: ”Katılanlar, bu turu hayatları boyunca unutmayacak.” Bunu neye dayanarak söyledi bilemiyorum ama benim için öylesine doğru bir saptamaydı ki şaşırdım. Önündeki ateşin yalazıyla aydınlanan yüzünde, her zamanki huzurlu ifade vardı.


Murat, hiçbir zaman hayallerini ertelemedi. Yaşamını kendi inandığı biçimde, en sevdiği yerde, en sevdiği aracın üstünde noktaladı. Onu toprağa versek de ruhu, Dalyan’da şarabını içip İztuzu’nda yüzmeye, Adrasan’da köpekleri sevip Beydağlarında yokuşları tırmanmaya devam edecek.

Dostum Özgür Kıbrıs’ın Murat için bestelediği “Murat’ın Rüyası” adlı parça ve öldüğü gün kaleme aldığı, hem bir yaşam özeti hem de manifesto gibi yazısı ile noktalamak istiyorum.

Yaşamımıza kattığın renk ve her şey için sonsuz teşekkürler.


"Üniversiteden mezun olduğumda İstanbul'da yüksek katlı bir plazada işe başlamıştım. Kısa bir süre dayanabildim o tempoya. Bir öğlen arasında yemek sonrası kravatımı çıkartıp istifa mektubu yazdım ve ertesi gün Kaş'a gittim. Kendime gelmem bir ay sürdü ve benim böyle bir ortamda çalışmamın mümkün olmadığını anladım.

Sonra, mesleğim ile hiç ilgisi olmamasına rağmen inşaat sektörüne girdim. Açık alandaydık ve eski işime göre çok daha özgür hissediyordum.

Çalıştığım firma, sahipleri tarafından bir manipülasyon yapılarak batırıldı ve bu kendi işimizi kurmaya sebep oldu. Ticaret hayatı içerisinde gördüğüm tek şey ahlaksızlıktı. Ticareti küçük boyutta yapan insanlar (ki bu ülkenin çoğunluğunu oluştururlar) büyük yiyicilerden arta kalanları kapmak adına birbirlerini yerler. Mide bulandırıcı bir rekabet, ahlaksızlık, mesleğe ihanet, çalışanların sömürülmesi, mesleki ilkesizlik ve okumuş ama niteliksiz tonla insan. Hayatları tek bir şeye kanalize olmuştu bu insanların, 'Para'.

Çoğu üniversite mezunu olan bu insanların çoğunun ne bir hobisi vardı ne de iş dışı bir merakları.

Aradan yıllar geçti ve ben mesleğimi bırakıp İstanbul'a döndüm. Döndüğümde İstanbul ilk işe başladığım plazaya dönüşmüştü. Tek ve dev bir plazadan oluşmuş yekpare bir yapıya benziyordu. Boğulma tehlikesini atlatıp bu sefer Dalyan'a kaçtım.

Hayatı giderek basitleştirmenin yollarını arıyorum. Araç kullanmamaya dikkat ediyorum. Telefonla çok zorunlu olmadıkça konuşmuyorum. Televizyon hiç izlemiyorum. Sitelerden, AVM lerden ve tatil köylerinden uzak duruyorum. Açık büfe yemek sapkınlıklarına uzaktan bile bakmıyorum.
Hayatımdan stresi büyük ölçüde attım.

Kendimi dinlemeye bolca zamanım var. Para umurumda bile değil, geçinecek kadarı yeterli. Fazla sese, gürültüye, kibirli ve budala insanlara, yüksek binalara, betona, beton kafalılara, hırslı insanlara tahammülüm yok. Uzak duruyorum.

Zaman buldukça bisikletle doğa gezileri yapıyorum Dalyan'da. Zamanım varsa bir tepenin üzerine çıkıp bir ağacın gölgesinde bir kadeh şarap eşliğinde kitap okuyorum ya da müzik dinliyorum.

Etrafa baktığımda görüntüyü kesecek, alan derinliğini yok edecek hiç bir şey yok.

Buralar da bozulacak elbet. O zaman ne yaparım bilmiyorum. Daha uzaklara kaçmak gerekecek belki.

Talihsiz bir çağın bireyleriyiz. Gelecek de pek iç açıcı görünmüyor...

Tek bir endişem var o da oğlum ve onun gelecekteki hayatı...” (06.11.2014)

26 Ekim 2014 Pazar

Neotolia – Rose Lace

Neotolia’nın ilk albümü Rose Lace'i birkaç gün önce dinleme fırsatım oldu.  Size de kısaca bu albüm ve müzisyenler hakkında bilgi vermek istiyorum. Albüm 2014 Eylül ayında Mireille Music tarafından yayımlanmış. Kapakta, Merih Demirkol’un 'Ispartalı Kadınlar' tablosu yer alıyor.  


Albüm çok sayıda dijital platformdan satın alınabilmekle birlikte farklı yerlerde farklı ücretlendiriliyor. Ben en hesaplısı olan itunes üzerinden 5.-TL’den daha az bir ücretle satın aldım albümü. ( https://itunes.apple.com/tr/album/rose-lace-ep/id912478956 )

Tamamı düzenlemelerden oluşan albümde 5 türkü yer alıyor ve albümün uzunluğu 22 dakika civarında. Albüm, herkesin bildiği türkülerden oluşuyor olsa da ilginç bir şekilde insanda ilk kez dinliyormuş duygusu uyandırıyor. Öncelikle şunu söylemeliyim ki, 'Rose Lace' son zamanlarda  dinlediğim en güzel albümlerden birisi. Nazan Nihal’in yorumları ve Utar Artun’un düzenlemeleri müthiş bir uyum içinde. Beni şaşırtan ise düzenlemelerdeki deneysellik, farklı fikirler ve ritm/ses zenginliği. Peki bu deneysellik türküleri özünden uzaklaştırmış mı dersiniz? Tam tersine, albümü dinlerken, türküler ilk olarak böyle yakılmışlar gibi hissediyorsunuz. Parçaların ritmik yapısı daha güçlü bir formda sunuluyor ancak siz bu form içinde türkünün özgün ritmini hissedebiliyorsunuz. Armonik yapı, türkünün ezgilerindeki duygudan bir şey eksiltmiyor, tersine güçlendiriyor. Vurmalılar, ney, piyano, bas ve klavyenin farklı sesleri, düzenleme içinde öylesine güzel harmanlanmış ki, ilk dinlediğinizde bile enstrümanların hiçbiri öne çıkmadan birbirini tamamlıyor. Baharatlar öylesine dengeli ki, lezzeti sağlayan nedir emin olamıyor, ancak 'yemek güzelmiş' diyebiliyorsunuz.

Nazan Nihal ve Utar Artun’un liderliğindeki projede çok sayıda farklı müzisyen yer alıyor. Albümde yer alan müzisyenler aşağıdaki gibi:
Nazan Nihal (vocals & guitar),
Utar Artun (piano & keys & percussion),
Tuna Velibaşoğlu (vocals),
Bilgin Canaz (ney),
Onur Şenler (cello),
Soner Özer (percussion),
Güngör Kahraman (cura)
Galen Willet (bass)

Diijital olarak yayımlanan albüm, albüme adını veren 'Çemberimde Gül Oya' ile açılıyor. Sade bir düzenleme ve Nazan Nihal’in duru bir yorumu ile başlayan türkü başladığı güzellikte bitiyor. Ancak bana sorarsanız albümün şaşırtıcı yüzü, düzenlemelerdeki derinlik/zenginlik ikinci türküyle başlayıp, albümün sonuna kadar da yükselerek devam ediyor. 9/8’lik Çemberimde Gül Oya’dan sonra 5/8’lik 'Vardar Ovası'; piyano, vurmalı ve basın müthiş uyumuna eklenen Nazan Nihal yorumuyla tempoyu yükseltiyor. Vardar Ovası, baştan sona kadar enerjisini en yüksekte tutuyor.

10/8’lik 'Odam Kireçtir Benim', düzenlemedeki ritmik zenginliğe eklenen modern eşlik ve giderek yükselen tansiyon ile tek sözcüğü hak ediyor: Büyüleyici. Nazan Nihal ve diğer vokaller her dönüşte sizi şaşırtacak bir performans sergiliyor. Bu türküdeki klavye voicingleri ve vokal düzenlemeleri tam bir usta işi.

9/8’lik bir Rumeli türküsü olan 'Bülbülüm Altın Kafeste', Fazıl Say’ın İstanbul Senfonisini andıran, dalga seslerine çarpan ney ezgileri ile başlıyor. Önce bas partisini dinlerken buluyorsunuz kendinizi. Klavye ve piyano eşlikleri her dönüşte başka bir düzenleme, bas partisi ve ses kombinasyonu ile birleşerek doyumsuz bir türkü sunuyor size. Aşağıdaki videoda ise aynı türkünün albüme göre daha sade ancak etkileyici bir versiyonunu izleyebilirsiniz.

http://www.youtube.com/watch?v=rkaMl6of_IE
  
Son parça 'Ben Giderim Batum’a' ise 7/8’lik bir Sinop türküsü. Müthiş bir düzenleme, vokal performansı, basın enerjisi, neyin nefesleri ve piyanonun eşliği ile albümü zirveye taşıyor.

Aksak ölçülere sahip türkülerdeki ritmik zenginliği büyük bir ustalıkla kullanan eşsiz bir albüm “Rose Lace”. Dinlediğinizde keşke biraz daha uzun bir albüm olsaydı diyorsunuz.


Nazan Nihal ve Utar Artun, Türkiye için değil tüm dünya dinleyicileri için müzik yaptığının ve müziğin evrensel bir dile sahip olması gerektiğinin farkındalar. Açıkçası, ‘türkülerin özü bozulur mu?’, ‘bu düzenleme satar mı?’, ‘amcamgiller beğenir mi?’ gibi sorularla uğraşan müzisyenlerimizle kıyaslayınca son derece yürekli, deneysel ve sanatın evrenselliğine inanan bir albüm ‘Rose Lace’. Yüzeyselliğin kol gezdiği müzik piyasasında bana ilaç gibi geldi.

Her iyi türkü albümü gibi dinleyip bittikten sonra, çalgıcılar, şarkıcılar, düzenlemeciler değil de dinlediğiniz türküden bir dize kalıyor aklınızda:

“Bülbülleri hâr ağlatır, âşıkları yâr ağlatır;
Ben feleğe neylemişim, beni her bahar ağlatır.”