26 Ekim 2014 Pazar

Neotolia – Rose Lace

Neotolia’nın ilk albümü Rose Lace'i birkaç gün önce dinleme fırsatım oldu.  Size de kısaca bu albüm ve müzisyenler hakkında bilgi vermek istiyorum. Albüm 2014 Eylül ayında Mireille Music tarafından yayımlanmış. Kapakta, Merih Demirkol’un 'Ispartalı Kadınlar' tablosu yer alıyor.  


Albüm çok sayıda dijital platformdan satın alınabilmekle birlikte farklı yerlerde farklı ücretlendiriliyor. Ben en hesaplısı olan itunes üzerinden 5.-TL’den daha az bir ücretle satın aldım albümü. ( https://itunes.apple.com/tr/album/rose-lace-ep/id912478956 )

Tamamı düzenlemelerden oluşan albümde 5 türkü yer alıyor ve albümün uzunluğu 22 dakika civarında. Albüm, herkesin bildiği türkülerden oluşuyor olsa da ilginç bir şekilde insanda ilk kez dinliyormuş duygusu uyandırıyor. Öncelikle şunu söylemeliyim ki, 'Rose Lace' son zamanlarda  dinlediğim en güzel albümlerden birisi. Nazan Nihal’in yorumları ve Utar Artun’un düzenlemeleri müthiş bir uyum içinde. Beni şaşırtan ise düzenlemelerdeki deneysellik, farklı fikirler ve ritm/ses zenginliği. Peki bu deneysellik türküleri özünden uzaklaştırmış mı dersiniz? Tam tersine, albümü dinlerken, türküler ilk olarak böyle yakılmışlar gibi hissediyorsunuz. Parçaların ritmik yapısı daha güçlü bir formda sunuluyor ancak siz bu form içinde türkünün özgün ritmini hissedebiliyorsunuz. Armonik yapı, türkünün ezgilerindeki duygudan bir şey eksiltmiyor, tersine güçlendiriyor. Vurmalılar, ney, piyano, bas ve klavyenin farklı sesleri, düzenleme içinde öylesine güzel harmanlanmış ki, ilk dinlediğinizde bile enstrümanların hiçbiri öne çıkmadan birbirini tamamlıyor. Baharatlar öylesine dengeli ki, lezzeti sağlayan nedir emin olamıyor, ancak 'yemek güzelmiş' diyebiliyorsunuz.

Nazan Nihal ve Utar Artun’un liderliğindeki projede çok sayıda farklı müzisyen yer alıyor. Albümde yer alan müzisyenler aşağıdaki gibi:
Nazan Nihal (vocals & guitar),
Utar Artun (piano & keys & percussion),
Tuna Velibaşoğlu (vocals),
Bilgin Canaz (ney),
Onur Şenler (cello),
Soner Özer (percussion),
Güngör Kahraman (cura)
Galen Willet (bass)

Diijital olarak yayımlanan albüm, albüme adını veren 'Çemberimde Gül Oya' ile açılıyor. Sade bir düzenleme ve Nazan Nihal’in duru bir yorumu ile başlayan türkü başladığı güzellikte bitiyor. Ancak bana sorarsanız albümün şaşırtıcı yüzü, düzenlemelerdeki derinlik/zenginlik ikinci türküyle başlayıp, albümün sonuna kadar da yükselerek devam ediyor. 9/8’lik Çemberimde Gül Oya’dan sonra 5/8’lik 'Vardar Ovası'; piyano, vurmalı ve basın müthiş uyumuna eklenen Nazan Nihal yorumuyla tempoyu yükseltiyor. Vardar Ovası, baştan sona kadar enerjisini en yüksekte tutuyor.

10/8’lik 'Odam Kireçtir Benim', düzenlemedeki ritmik zenginliğe eklenen modern eşlik ve giderek yükselen tansiyon ile tek sözcüğü hak ediyor: Büyüleyici. Nazan Nihal ve diğer vokaller her dönüşte sizi şaşırtacak bir performans sergiliyor. Bu türküdeki klavye voicingleri ve vokal düzenlemeleri tam bir usta işi.

9/8’lik bir Rumeli türküsü olan 'Bülbülüm Altın Kafeste', Fazıl Say’ın İstanbul Senfonisini andıran, dalga seslerine çarpan ney ezgileri ile başlıyor. Önce bas partisini dinlerken buluyorsunuz kendinizi. Klavye ve piyano eşlikleri her dönüşte başka bir düzenleme, bas partisi ve ses kombinasyonu ile birleşerek doyumsuz bir türkü sunuyor size. Aşağıdaki videoda ise aynı türkünün albüme göre daha sade ancak etkileyici bir versiyonunu izleyebilirsiniz.

http://www.youtube.com/watch?v=rkaMl6of_IE
  
Son parça 'Ben Giderim Batum’a' ise 7/8’lik bir Sinop türküsü. Müthiş bir düzenleme, vokal performansı, basın enerjisi, neyin nefesleri ve piyanonun eşliği ile albümü zirveye taşıyor.

Aksak ölçülere sahip türkülerdeki ritmik zenginliği büyük bir ustalıkla kullanan eşsiz bir albüm “Rose Lace”. Dinlediğinizde keşke biraz daha uzun bir albüm olsaydı diyorsunuz.


Nazan Nihal ve Utar Artun, Türkiye için değil tüm dünya dinleyicileri için müzik yaptığının ve müziğin evrensel bir dile sahip olması gerektiğinin farkındalar. Açıkçası, ‘türkülerin özü bozulur mu?’, ‘bu düzenleme satar mı?’, ‘amcamgiller beğenir mi?’ gibi sorularla uğraşan müzisyenlerimizle kıyaslayınca son derece yürekli, deneysel ve sanatın evrenselliğine inanan bir albüm ‘Rose Lace’. Yüzeyselliğin kol gezdiği müzik piyasasında bana ilaç gibi geldi.

Her iyi türkü albümü gibi dinleyip bittikten sonra, çalgıcılar, şarkıcılar, düzenlemeciler değil de dinlediğiniz türküden bir dize kalıyor aklınızda:

“Bülbülleri hâr ağlatır, âşıkları yâr ağlatır;
Ben feleğe neylemişim, beni her bahar ağlatır.”

23 Ekim 2014 Perşembe

Whiplash

Damien Chazelle’in yazıp yönettiği Whiplash, 2014 yılının en dikkat çeken filmlerinden birisi olarak gösteriliyor. Filmekimi’nde izleme fırsatı bulduğum Whiplash ile ilgili düşüncelerimi sizlere de aktarmak istiyorum. Ve gong sesi.


İyi bir davulcu olmak isteyen Andrew (Mike Tellers), ülkenin en iyi müzik okullarından birisine kabul edilir. Andrew davul çalışırken, onu duyup yanına gelen müzik hocası Fletcher (J.K.Simmons) aynı zamanda okulun stüdyo orkestrasını da yönetmektedir. Fletcher’ın bir topluluk çalışması dersinde yeniden dinlediği Andrew’i büyük orkestranın provasına çağırmasıyla hoca ile öğrencisi arasındaki gerilim dolu ilişki de başlamış olur.

Filmde Mike Tellers ve J.K.Simmons’un oyunculuk performansları çok etkileyici. Kamera kullanımı da aynı başarıyı yakalıyor, filmdeki performanslar sırasında müzisyenlerin ellerini, mimiklerini, şefin parmak hareketlerini dahi kaçırmıyorsunuz. Orkestra çalarken, kameralar öylesine ince ayrıntıları yakalıyor ki, sadece bu yönüyle bile izlenmeyi hakediyor Whiplash. Film, bir müzik performansının görüntüleri nasıl kaydedilmeli diye kafa yoran birisi için hazine değerinde. Sinemalarda izleyenleri yerinden hoplatan ses sistemleri ne kadar gerekli diye düşünürdüm hep. Whiplash’in ses kayıtları bu sistemlere yapılan yatırımı haklı çıkarıyor. Özellikle salonun orta sıralarında (sağ-sol olarak) bir koltuk bulduysanız, gözlerinizi kapatır kapatmaz, karşınızda, bir sahne ve sahnede büyük bir orkestra canlanıyor. Müziklerin, filmin karanlık, koyu, pastel renkleriyle buluştuğu sahnelerinde, karşınızdaki perdede sadece cazın buğulu dünyasını izliyorsunuz ki bu anlar inanılmaz keyifli.

Film, bir öğretmen ile öğrencisinin de ötesinde iki insanın kişilik çatışmasını anlatırken gerilimi sürekli olarak ayakta tutabiliyor. Ancak insan şu soruyu sormadan da edemiyor: Bu anlatılanlar gerçekliğe işaret ediyor mu? Ne yazık ki Whiplash, anlattığı konu hakkında yanlış bilgilere sahip bir film. Whiplash (kamçı vuruşu), baskıcı bir öğretmenin psikolojisini iyi bilse de müziğin ruhundan habersiz. Aşağıdaki fotoğraftan davulu ve bagetleri çıkartıp, bu adam öğrencisine ne öğretiyor diye sorsak, herhalde en fazla sayıda 'boks' yanıtını alırız.


Öğrencileri teşvik etmek için dayak, küfür, aşağılama gibi her türlü baskıcı yöntemi kullanan Fletcher, bu davranışlarından dolayı okuldan uzaklaştırılsa bile film, dışarı çıktığınızda sizde şu duyguyu bırakıyor: “İyi bir caz müzisyeni ancak böyle yetişir.” Fletcher’ın baskıcı eğitimin yararına ilişkin görüşünün temel dayanağı ise küçük bir anekdot. Fletcher, bir ‘jam session’ sırasında performansını beğenmediği için 16 yaşındaki Charlie Parker’a zillerini fırlatan Jo Jones’un Parker’ın gelişimini olumlu etkilemiş olduğuna inanıyor. Bu tepki Parker’ın daha fazla çalışmasına katkı sağlamış olabilir ancak Parker’ın caz tarihine altın harflerle yazılmasını sağlayan şey Jo Jones’un tepkisi değil, Parker’ın kendi dehası. Ayrıca anekdotun doğrusu, filmde aktarıldığı gibi başarısızlığı cezalandıran bir şiddetten ziyade, parçadaki ölçüleri kaçıran Parker'ın uyarıları duymaması karşısında davulcunun güçlü bir uyarıyla kendini duyurması şeklinde. Chazelle, Charlie Parker’ı yarattığını sandığı şeyi yüceltirken, onu 34 yaşında uyuşturucu batağında öldüren sistemi bir kez bile sorgulamıyor. 

Elbette caz müziğinde bir rekabet olduğu doğru ancak hangi meslekte rekabet yok ki? Aşağılandıkça yere bakan, sirklerdeki hayvanlara benzer bir terbiyeye sahip nefeslilerden, arkadaşı hata yapınca kendine yer açılacak diye sevinen davulculardan, yanındaki davulcu tokat yerken tepkisiz kalan kontrbasçıdan 'büyük orkestra' kurabilir misiniz? Sahnede birbirinin gözlerinin içine bakan caz müzisyenlerini düşünün, bir de Whiplash’teki birbirinin kuyusunu kazan, rekabet ettiği arkadaşı azarlanırken gülümseyen müzisyenleri.


Whiplash, caz müzisyenliği ve eğitimi ile ilgili yanlış bilgilerle dolu. Cazın ruhundaki gösterişsiz, dayanışmacı ruhun yerini kapitalist sisteme özgü çirkin bir rekabet, gösteriş ve yarışma almış. Fletcher film boyunca yarışmalardan söz edip duruyor. Öğrencisi kendisini sattı diye, sahnede ona tuzaklar kuruyor. Öğrencisi de bu tuzaklara başka tuhaf numaralarla karşılık veriyor. Fletcher, öğrencilerini sürekli hız konusunda uyarıyor. Daha hızlı, daha hızlı, daha hızlı. Oysa hızlı çalmak, bir çalgıcı için gerekli yeteneklerden sadece bir tanesi ve bana sorarsanız en önemlisi de değil. Andrew hızlı çalıp davulcu iskemlesini hak etmek için ya kanlar içinde kalıyor ya da bir takım tuzaklar/rastlantılar devreye giriyor. Başarıyı yakaladığı anlarda ise perdede ya dişleri sıkılmış ya da gözleri yuvalarından çıkmış bir kişi görüyorsunuz. Oysa bir müzisyen için, zor bir partisyonunuz da olsa, son derece hızlı çalmak zorunda da olsanız, ana kural rahat olmak gerekliliğidir. Bugüne kadar sahnede sakız çiğneyeninden, sigara içenine, yüzünde bir gülümsemeden, acı ifadesine kadar çok kişi gördüm ama dişlerini sıkarak iyi çalan bir müzisyen hiç görmedim. Gelelim kanlı sahnelere. Aynı şekilde bugüne kadar davul çalarken ellerinden kanlar akan birisine hiç rastlamadım. Bilekler ağrıyabilir, duruş sorunları ortaya çıkabilir ancak bir performans sonrasında davulun kanlar içinde kalması bana bir boks filmi ya da silahlı bir kavgayı çağrıştırıyor. Bir sahnede ise, trafik kazası geçiren davulcumuz, hastaneye gitmek yerine, sahne sorumluluğu gereği, kanlar içinde orkestradaki yerini alıyor. Hadi şef arızalı, dinleyicisinden orkestra arkadaşlarına kadar bir Allahın kulu da çıkıp “Dur böyle çalma, hastaneye git” demiyor. Öyle anlaşılıyor ki Chazelle için bir işi yaparken ortalığa biraz kan dökmek, o iş için çok emeğin harcandığını, sorumluluğun yerine geldiğini ifade etmenin en kestirme yolu. Eğer, Charlie Parker doğru analiz edilebilseydi, bir müzisyenin yaşadığı mental zorlukların yanında, el ayak kanamasının ne derece önemsiz olabileceği de zaten biliniyor olurdu.


Anne babalar bu filmi izleyip, bir de gördüklerine inanırlarsa, sanırım çocuklarının caz müziği eğitimi almasını istemeyeceklerdir. Ancak müzik eğitimi konusunda filmde beğendiğim şeyler de var elbette. Fletcher’ın bir yerde İngilizcedeki en tehlikeli deyim: ‘Good Job’ (iyi iş çıkardın, aferin) demesine katılmamak olası değil. Türkiye’de de bu sorun var. Öyle ki, öğrencisine doğruyu söyleyen öğretmenler sevilmiyor, rezil performanslara övgüler düzmek ise eğitimcilik sayılıyor.

Sonuç olarak, Whiplash bir öğretmenin egosunun altında ezilen hayalleri, tükenen dayanma gücünü, tutkuyu, gerilimi, çatışmayı, hırsı anlatma açısından son derece başarılı. Müzikler, kayıt ve performans sırasındaki çekimler bir başyapıta yakışan kalitede. Caz ve müzik eğitimi konularındaysa gerçeklikten uzaklaşıyor. Gerçek şu ki, filmin sonunda bir star gibi sunulan Andrew hiçbir zaman iyi bir müzisyen olamayacak. Özgün bir dile, güçlü bir tuşeye, süzülmüş bir müzik ruhuna sahip değil. Kendisinden önce gelen müzisyenleri bilmiyor, orkestra arkadaşlarını dinlemek gibi bir derdi yok. Finalde yaptığı gibi, diğer enstrümanlar susarken artistik bir solo yapabilir belki ama bu da ancak sirklerde ilgi görür, konser salonlarında değil.

Ben, cazın ruhunun sistem karşıtı bir müzik olmasından kaynaklandığını düşünüyorum.  Caz, siyahların, ezilenlerin müziği. Bu film ise bağımsız bir sinema örneği de olsa, ne yazık ki kullandığı araçlar, terimler ve yaklaşımlar açısından, cazın karşıtı bir sistem içinden çıkmış gibi görünüyor. Yani siyahların müziğini anlatan beyazların yönetip oynadığı bir film gibi. Cazın ruhunu hiç anlayamamış, rekabeti, yarışmayı, tuzaklar kurmayı, en iyi olmayı yücelten bir film.

http://www.youtube.com/watch?v=SvOksqh1Td0

Dünyayı sözcükler ile değil ancak rakamlar ile algılayabilen sayısalcı dostlarımız için de kesin bir sonuç belirterek yazımı bitireyim. Doğru mesajlar vermenin kötü bir filmi kurtarmadığı gibi, yanlış mesajlar vermenin de iyi bir filmi batırmadığını düşünüyor ve bu filme gönül rahatlığı ile 10 üzerinden 7 puan veriyorum.  

1 Ekim 2014 Çarşamba

Der Zor Çöllerinde Naneler Biter

Der Zor (Deyrizor), Suriye sınırları içinde bir şehir. 1900’lü yılların başında, Osmanlı İmparatorluğu, çeşitli coğrafyalardan gelen müslüman göçmenlere yer bulmak sorunuyla uğraşırken, bazı yöneticiler, bu göçmenlerin bir bölümünün Der Zor bölgesinde iskan edilip edilemeyeceğini soruşturmaya başlamış. O dönemde eski Der Zor mutasarrıfı Lütfi Bey, bölgenin çöl niteliğinde olup, yerleşim için elverişli olmadığını belirten bir rapor hazırlamış. 1914 yılında, mecliste, müslüman göçmenlerin Ege ve Trakya bölgesindeki Rum köylerine yerleştirilmesini eleştiren mebus Emanüelidi Efendi, Üsküdar’dan Basra’ya kadar boş bir sürü arazi olduğunu belirtip, müslüman göçmenlerin buraya yerleştirilmesini önerdiğinde, Talat Paşa bu öneriye karşılık, Der Zor’u kastederek “Bu göçmenleri dedikleri gibi oralara gönderip çöllere serpecek olsaydık oralarda cümlesi açlıktan ölecekti” demiş. Aynı Talat Paşa, 10 ay sonra Ermenilerin Der Zor’a sürülmesine bizzat karar vermiş.  (1) 

 (2)

Sonuç, Talat Paşa’nın tahminine uygun oldu, yurtlarından sürülen Ermenilerin önemli bir bölümü çölde açlık, susuzluk ve hastalıktan öldüler.

  (2)

Yukarıdaki fotoğraflar, yüz yıldır vicdanımızın karşısında, bakılmayı bekliyor. Lars von Trier’in Dogville’i gibi. Hepimizin bildiği ama kimsenin açığa vurmadığı, ortak sırrımız. Yok saydığımız, unutmaya, unutturmaya çalıştığımız, o tanıdık acı. Tam yüz yıldır. İçimizi kemiriyor.

Ben bu türküyü Sarkis Çerkezyan (3) ve Vahap Boyacıyan’dan (4) dinledim. Birkaç istisna dışında, ne güncel yorumlarını, ne arşivlerde notasını bulabildim. 


Bu, Türkçe yakılmış, bir Anadolu türküsüdür. Belki de Anadolu'da yaşanan en büyük trajedilerden birisini anlatıyor. Yüz yıllık bir acının, çoluk çocuk, yollarda ölen Ermenilerin türküsü. (5)

Kaynakça
1- Agos Gazetesi, Resmi Tarihi Sınıfta Bırakan On Çürük Tez, 26.01.2012, http://www.agos.com.tr/resmi-tarihi-sinifta-birakan-10-curuk-tez-483.html, Erişim Tarihi: 30.09.2014
2- Der Zor Tehcir Dökümü, http://team-aow.discuforum.info/t2910-der-zor-tehcir-dokumu-1915.htm?start=15, Erişim Tarihi: 30.09.2014
3- Sarkis Çerkezyan, http://www.youtube.com/watch?v=QmMYZcaO2mU, Erişim Tarihi: 30.09.2014
4- Vahap Boyacıyan, http://www.youtube.com/watch?v=VtcSavLRWpE, Erişim Tarihi: 30.09.2014
5- 
Der Zor çöllerinde naneler biter
Nanenin kokusu cihana yeter
Bu ayrılık bize ölümden beter
Dininin uğruna giden Ermeni

Der Zor çöllerinde yaralı çoktur
Gelme doktor gelme, çarası yoktur
Bir Allah’tan gayrı, hiç kimsem yoktur
Dininin uğruna giden Ermeni

Der Zor çöllerinde bayıldım kaldım
Harçlığım tükendi, evladım sattım
Ana ben bu candan bıktım usandım
Evladı uğruna giden Ermeni

Tuzsuz olur Arabistan fıstığı
Taştan ımış Ermeninin yastığı
Böyle miymiş Osmanlının dostluğu
Milleti uğruna giden Ermeni

24 Eylül 2014 Çarşamba

Polis Operasyonları

'Hep polis olmayı istedim' dersem yalan olur. Bendeki polislik merakı sonradan başladı. Sanırım üç yıl önceydi. Bir gazetede, Kumburgaz’da bir fuhuş operasyonunda, içerideki polisin, baskını başlatmak için dışarıdaki polisleri telefonla arayıp ‘Havalar ısındı, etekler kısaldı’ dediğini okumuştum. (1) Baskını başlatan bu parolayı duyduğum an etkilenmiştim. Operasyonu başlatan polisin biraz daha zamanı olsa, Bekir Sıtkı Erdoğan’ın ‘Yosma’ şiirine gireceğinden neredeyse emindim.

Bir yar sevdim, etekleri yeldirme,
Yeldirir sallanı sallanı kafir...
Sakın dedim, kimselere bildirme!
Bildirir sallanı sallanı kafir...

O günden sonra,  gazetelerin -daha önceden es geçtiğim- üçüncü sayfa haberlerini okumaya başladım. Operasyonun başarılı olup olmadığı, kimlerin tutuklandığı umrumda değildi, sonradan fark ettim ki ben sadece bir tek şeyi merak ediyordum: Operasyonu başlatan parola neydi? Okulda ağırlıklı olarak Shakespeare okumuş da mecburen eline silah tutturulmuş gibi görünüyordu bütün polisler, artık bana. Sanırım polisler de yaptıkları işten iyice sıkılmış, artık bu siktiriboktan operasyonların kimsenin ilgisini çekmeyeceğini anlamışlardı. Bu tekdüze baskınlardan ilginç bir haber yaratmak, kendi varoluş nedenlerini ortaya çıkarmak, renkli iç dünyalarını göstermek için tek fırsatları vardı: Parolalar. Sezar’ın hakkı Sezar’a. Polisler de bu fırsatı son derece iyi kullanıp, baskını dramatik bir yaklaşımla ele alarak, İstanbul’da ‘Bir Garip Orhan Veli’ ya da sahnede birer Hamlet’miş gibi, yaratıcılıklarını konuşturmaya başlamışlardı.

 (2)

Elbette her polisin ilgi alanı farklı. Baskını başlatan parolalarda kimi polis şiirsel göndermelerle öne çıkarken, kimi gündemdeki olayları yorumluyor, kimi de futbol dünyasına değiniyor. İşte size, futbol liginin başladığını müjdeleyen, bir masaj salonu operasyonu:

Avcılar’da faaliyet gösteren bir güzellik merkezine giren iki polis memuru, yaptırdıkları masajın ardından, kadınlardan birinin “Ekstra ücret verirsen ayaklarını yerden keserim. Çok rahatlarsın.” teklifini kabul etti. Üzerindeki kıyafetleri çıkaran kadın, müşteri zannettiği kişinin “Bu kadar yeter, polis” deyip kimliğini göstermesi üzerine, baygınlık geçirdi. Dışarıda bekleyen komiserini cep telefonundan arayan polis memuru, “Türkiye ligi start aldı” parolasıyla baskının startını verdi. (3)

Şu profesyonelliğe, şu gündeme değinmekteki inceliğe bakar mısınız lütfen. Ben bir okur olarak şunu söyleyebilirim ki, bu hikaye satar arkadaş. Futbol var, seks var, polisiye desen zaten var. Hemen ortalığı bulandırmayın, aklınıza takılan soruyu ben de biliyorum, polis kimliğini gösterdikten sonra, komiseri arayıp ‘Komiserim, operasyona başlayabiliriz’ dese olmaz mı? Zaten kimliğini açıklamışsın, daha ne parolası, ne Türkiye ligi diyorsanız, çok yanılıyorsunuz. Burada amaç operasyon yapmak değil, asıl amaç, gazetelerde yer alacak bir haber için en iyi senaryoyu yazıp en güzel sahneyi yaratmak. ‘Masaj ve Ötesi’ ekibi içinse hiç kaygılanmayın, onlar da bu oyunda yer alan figüranlar. Çantalarıyla yüzlerini kapattıkları fotoğrafları ertesi gün gazetede arayacaklar: ‘Kız biraz göbekli mi çıkmışım?’ Elbette oyun sahneye konduktan kısa süre sonra hepsi serbest kalacak.

Bu kez, 11 Eylül 2012 tarihindeki Türkiye-Estonya futbol maçı öncesinde Aksaray’daki bir gece kulübü baskınındayız. Alkol ve meyve siparişi veren dedektifler, masaya davet ettikleri kadınların bir gece için 500'er TL istemesi üzerine "Bugün Estonya'yı gollerle uğurlarız. İstersen iddiaya bile girerim." parolasıyla baskının startını veriyorlar. Baskının sonucunu bilmiyoruz ama Türkiye maçı 3-0 alıyor. (4)

Elbette sadece futbol değil, diğer spor dallarıyla ilgilenen polislerimiz de var. Örneğin, 17 Kasım 2013’te düzenlenen bir polis operasyonunu başlatan parola, aynı gün koşulan Avrasya Maratonu’nu gündeme getirerek, dikkatlerimizi atletizme çekiyordu. (5)

Polislerin bayramlarımız ve diğer özel günlerimizi unuttuğunu sanıyorsanız çok yanılıyorsunuz. 2010 yılında Ramazan Bayramından bir süre sonra yapılan bir operasyonda, polislerden biri dışarıda bekleyen amirlerine “Geçmiş bayramınız kutlu olsun. Ben Kumburgaz’dayım” parolasıyla baskının startını vermişti. (6) Bu operasyondan yaklaşık iki ay sonra yapılan başka bir baskının başlangıç parolasıysa, “Noel geliyor. Hazırlıklar tamam. Tek eksik sizsiniz” idi. (7)

Elbette polislerin başarısız bulduğum parolaları da var. Örneğin, 2011 Mayıs ayında yapılan bir operasyonda polislerin tercih ettiği parola: “Mayıs yağmuru devam ediyor mu? Burada müzik ve kızlar süper" idi. (8) Yine 2011 Mayıs ayında yapılan bir operasyonda, polis, baskını başlatmak için aşağıdaki parolayı kullanmıştı: “Komple bakım ve kızlar güzel. Sen de gel, katıl". (9) Biraz sert eleştiriyor olabilirim, kimse kusura bakmasın ama bizim polislerimizden beklediğimiz parolalar bunlar değil. Soruyorum size, bu tür estetikten yoksun, içinde yaratıcılığın y’si olmayan parolalar ile operasyonlar düzenlemek, teşkilatı yıpratmak isteyen gafillerin eline koz vermekten başka ne işe yarar? Parolaya bakın: 'Kızlar güzel, sen de katıl'. Bir söz sanatı yok, gündeme değinme yok, şiirsellik hak getire. Ben bunun gibi üç operasyon parolası daha okusam, sonrakileri okur muyum sanıyorsunuz? Bu polise “Oğlum sen ne yapıyorsun?” diye soracak bir amiri yok mu, bu kadar mı sahipsiz kaldı bu güzide teşkilat? Neyse biz konumuza dönelim.

Sanırım, bugüne kadar, gazetelerde yüzlerce fuhuş operasyonu okumuşumdur. Bu operasyonların ortak noktalarından birisi de polisin hayat kadınları ile sıkı bir pazarlık yapmasıdır. En başta anlamıyordum, “Beş yüz liraya da anlaşsam, pazarlıkla üç yüz liraya da düşürsem, iki dakika sonra baskın yapıp verdiğim parayı geri alacak olduktan sonra ne uğraşıyorum lan ben pazarlık yapmakla?” gibi bir düşünce geliyordu aklıma. Bir süre sonra bu düşüncemin yanlış olduğunu anladım. Polis burada, hem tutumlu olmak konusunda ince bir mesaj veriyor, hem de halkımıza gösteriyordu ki, en başta beş yüz isteyen zanlılar, üç yüz liraya kadar düşebiliyor. Dolayısıyla, ‘pazarlık yapmak ayıp olur’, ‘cimri görünürsem partnerimin gözünden düşerim’ gibi yargıların yersiz olduğu, her işte olduğu gibi bu alanda da halkımızın çatır çatır pazarlık yapabileceğini vurguluyordu polis bu davranışı ile. Ben, bin iki yüz liradan açılan fiyatı, dört yüz yirmi liraya kadar düşüren polisler olduğunu biliyorum. Hatta Kayseri’deki bir operasyonda polisin dört buçuk saatlik pazarlık sonunda, hayat kadını ile bedavaya anlaştığı, ancak baskın sonrasında, herhangi bir para alışverişi olmadığından hayat kadınının serbest kaldığını duymuştum. (10) Ayrıca, ücretler konusundaki bu bilgilendirme ile polis, piyasa fiyatları konusunda bilgisi olmayan vatandaşlarımızı da uyarmış oluyor. ‘İki yüz liran varsa hiç bulaşma’, ‘Beş yüzün varsa hepsini kaptırma’, ‘Bin liran varsa haftada üçe kadar yolu var, evde oturma’ şeklinde bir yönlendirme hizmeti sunuyor bizlere.

Bu operasyonlar öylesine ilgimi çekiyor ki bazen rüyamda kendimi polis olarak görüyorum. Geçenlerde rüyamda, adı Cafer olan bir uyuşturucu mafyasına baskın düzenleyen ekipteydim. Torbacılarla sıkı bir pazarlık yaptıktan sonra ödemeyi yapıp hemen kimliğimi açıkladım. O anda cep telefonumdan dışarıdaki ekibi arayarak ‘Cafer sıçtı, bez getir’ diyerek operasyonun startını verdim. Bir keresinde de (rüya tabii ki) teşkilatın içinde yürütülecek çok gizli bir operasyonun içindeyim. Fuhuş mafyası ile ortaklaşa çalışan kendi amirlerimize baskın yapıyoruz. Ben bir mekanda, görevini kötüye kullanan bu polisler ile gizlice buluşup, seslerini kaydettikten sonra, bunun bir baskın olduğunu söyleyip, dışarıdaki ekibe Can Baba'nın, ‘Belkim Bir Kertenkeleyim’ şiirinden aşağıdaki dizeleri göndererek startı veriyorum.

düdük çalar hırsızlanmış polisler
ben korkudan üstlerime işerdim
üç yıldızlı bir albaydı gökyüzü
karşısında önüm açık gezerdim.

Hayal dünyası işte. Ne yazık, polis olma yaşım geçti, bundan sonra operasyonlarda ancak hırsız olarak yer almam mümkün gibi görünüyor. Ben yine de, asıl olan sahneye konacak oyunun güzel olması, rolün kötüsü olmaz diye düşünüyorum. Yalnız, operasyonlara katılmak için iki tane şartım var: Bir, baskının startını verecek parolayı ben söyleceğim; İki, hırsız olursam yüzüm açık kalabilir ama eğer polis olursam, yüzümü kapatacağım.

Son bir uyarıyla yazımı bitireyim. Yeni sezonda izlediğim birkaç operasyonda, polislerde biraz tıkanmışlık görüyorum. Ortalıkta hep benzer parolalar dönüyor gibi geliyor artık bana. Bence polisler, daha özgür düşünmeli, söylenmemiş sözleri söylemeye cesaret etmeliler. Gerçek yaşama göndermede bulunmak isteyen polisler için, operasyon başlatacak birkaç parola örneği vererek yazımı noktalamak istiyorum. Parolaları, bana telif ödemeden rahatlıkla kullanabilirler. Zaten kendi sözleri:

“Çektim, sıktım üç tane” (11)
“İyi stres attık” (12)
“Hava sıcak da olsa, beyaz bereni takmayı unutma” (13)

Kaynakça
1- Doğan Haber Ajansı, 14.05.2011, http://www.dha.com.tr/havalar-isindi-etekler-kisaldi_161878.html, Erişim Tarihi: 23.09.2014
3- Habertürk, 23.08.2012, http://www.haberturk.com/gundem/haber/770167-kasik-masaji-boyle-bitti, Erişim Tarihi: 23.09.2014
4- Habertürk, 11.09.2012 http://www.haberturk.com/gundem/haber/775589-bu-kalcalara-erkekleriniz-bayiliyor, Erişim Tarihi: 23.09.2014
5- Sabah Gazetesi, 18.11.2013, http://www.sabah.com.tr/Yasam/2013/11/18/fuhus-baskinina-maraton-parolasi, Erişim Tarihi: 23.09.2014
6- Vatan Gazetesi, 20.10.2010, http://www.gazetevatan.com/-fuhus-ta-polis-parolasi--341711-gundem/, Erişim Tarihi: 23.09.2014
7- Takvim Gazetesi, 22.12.2010, http://www.takvim.com.tr/guncel/2010/12/22/venezueladan_transfer, Erişim Tarihi: 23.09.2014
8- Haber3.com, 05.05.2011, http://www.haber3.com/askin-baskini-olmaz-haberi-813503h.htm, Erişim Tarihi: 23.09.2014
9- Takvim Gazetesi, 13.05.2011,  http://www.takvim.com.tr/guncel/2011/05/13/sultan-sefasi, Erişim Tarihi: 23.09.2014
10- Külliyen yalan
11- Bianet.org, 04.12.2013, http://bianet.org/bianet/insan-haklari/151803-silahi-cektim-siktim-uc-tane-tamam-sus, Erişim Tarihi: 23.09.2014
13- Bianet.org, 20.01.2014, http://www.bianet.org/bianet/siyaset/152925-polislerin-beyaz-beresi-mecliste, Erişim Tarihi: 23.09.2014

12 Eylül 2014 Cuma

Summertime

Havalar biraz serinleyip okullar da açıldığına göre yaz bitiyor demektir. Ben de hazır güneş hala içimizi ısıtıyorken, bir caz ve yaz standardı olan Summertime’ı yazayım istedim. Summertime, müziği George Gershwin’e, librettosu DuBose Heyward’a ait olan, ilk kez 1935 yılında sahnelenmiş ünlü ‘Porgy ve Bess’ operasından bir arya.


Porgy ve Bess, 1920’li yıllarda, Charleston, Güney Carolina’da yer alan ‘Catfish Row’ adındaki hayali bir balıkçı kasabasında yaşayan siyah insanların basit yaşamını konu alıyor. Hem konusu, hem de Afro-Amerikan topluluğun yerel ezgilerine dokunan tınıları nedeniyle, Porgy ve Bess çok uzun yıllar gerçek bir opera yapıtı gibi değer görmemiştir. (Bu arada, Porgy ve Bess’in Afro-Amerikalıları anlatırken ırkçı bir tavra sahip olduğu yolundaki bazı eleştirilere de değinmekte yarar var. Ben operayı izlemediğim için bu konuda bir şey söyleyemeyeceğim ancak 1930’ların Amerikasında, siyahları konu alan ve halkın geleneksel ezgilerinden yola çıkarak bir opera yazan kişinin ırkçı bir bakış açısına sahip olması bana çok olası gelmiyor. Olsa olsa kendini döneminin ırkçı bakış açısından kurtaramadığı bazı bölümler veya yaklaşımlar olabilir.) (1)

Önce, Sir Simon Rattle yönetimindeki Londra Filarmoni Orkestrası eşliğinde Harolyn Blackwell’in eşsiz yorumuna kulak verelim:


Üç perde, dokuz sahneden oluşan 'Porgy ve Bess', Amerikada yaşayan Afrika kökenli, sıradan insanları konu alıyor. Gershwin, siyah çoğunluğa sahip bir mahalleyi canlandırırken, çeşitli halk çalgılarını da orkestraya dahil etmeyi ihmal etmemiş. Odağında imkansız bir aşk olan yapıtın erkek kahramanı Porgy, sakat bir dilenci, Bess ise bir sokak kadınıdır.

Gershwin ‘Porgy ve Bess’ için ‘Folk Opera’ terimini kullanmıştır. Gerçekten de hem oyuncu kadrosu, hem siyahları anlatan konusu, hem de müziğindeki Afro-Amerikan ezgilerine yakınlığı ile Porgy ve Bess’, ‘Folk Opera’ terimine çok uygun bir yapıt. Gershwin, böylesi bir operada müzikal bütünlüğün bozulmaması açısından, özgün halk ezgilerini kullanmak istemediğini ancak bu halk ezgilerinin benzerini yazdığını söylemiştir.

Aşağıdaki Mahalia Jakcson yorumu, Gershwin’in bu yaklaşımına bir gönderme içeriyor. Mahalia Jackson, Summertime’ı söyledikten sonra aynı parçanın devamıymış gibi bir Afro-Amerikan ilahisi olan  ‘Sometimes I Feel Like A Motherless Child’a geçiyor.


Mahalia Jackson'ın bir araya getirdiği iki parçada ortak bir yön daha var. İlk bakışta Summertime'ın, annenin kucağındaki çocuğuna güven veren sözleri ile, Motherless Child'ın annesiz büyüyen bir çocuğu anlatan sözleri çelişiyormuş gibi görünebilir. Oysa, Motherless Child'ın kölelik döneminde, ailesinden ayrılmak zorunda kalan bir çocuğun acısını anlatışıyla Summertime'da Clara'nın çocuğuna zarar veremeyeceğini söylediği korku aynı ortak acıya dayanıyor.

Clara çocuk bakıyor, kocası Jake’in de balıkçı olduğu düşünüldüğünde, bebeğine, babasının zengin olduğunu söylediği dize, bizim düşündüğümüzden daha az bir zenginliğe karşılık geliyor olsa gerek. Bir iki kaynakta Clara’nın aslında beyaz birisinin çocuğuna dadılık yaparken bu parçayı söylediği ve kucağındaki çocuğun kendisine ait olmadığı biçiminde yorumlara da rastladım ancak bu bana hiç de mantıklı gelmedi. Clara, kucağında uyutmaya çalıştığı kendi çocuğuna söylüyor şarkısını. Ya da ninni mi demeliyiz.

İlk dizesi Yahya Kemal’den aşırma, yine serbest bir çeviriyle Summertime (Hatalarınızı örtmenin en iyi yollarından birisi, yaptığınız işi serbest bir yaklaşımla yaptığınızı söylemektir) :

Summertime (2)
Rüya gibi bir yaz
Yaşamak nasıl da güzel
Suda sıçrayan balıklar
Ve pamuklar
Boy vermiş tarlada

Bebek, sen de sessiz ol biraz,
Hadi ağlama artık.
Bak! Babanda cukka sağlam,
Annense tam bir fıstık.

Günlerden bir gün,
Sen de kalkıp şarkı söyleyeceksin.
Kanatlarını vurup,
Göğe yükseleceksin.

Ama o güne dek,
Annenle baban,
Hep yanında olacak.

Bu eşsiz parçanın bugüne dek, yirmi beş binden fazla kaydı yapılmış. Son olarak, yeni hevesim, perdesiz gitarımla bir Summertime yorumu.


Kaynakça:
1- Summertime (Song), Wikipedia, http://en.wikipedia.org/wiki/Porgy_and_Bess, Erişim Tarihi: 11.09.2014
2- Summertime,
And the livin' is easy
Fish are jumpin'
And the cotton is high

Oh, Your daddy's rich
And your mamma's good lookin'
So hush little baby
Don't you cry

One of these mornings
You're going to rise up singing
Then you'll spread your wings
And you'll take to the sky

But until that morning
There's a'nothing can harm you
With your daddy and mammy standing by

2 Eylül 2014 Salı

Bisiklet Kaskı İşe Yarıyor mu?

Zamanı az olan, sonuç odaklı kişiler için hemen yanıtı vereyim: Evet, yarıyor.

Şimdi, zamanı çok olan dostlarım için biraz ayrıntılara girebilirim. Türkiye’de ve dünyada çok tartışılan konulardan birisi kask kullanmanın gerekliliği. Hafta sonunda Yeniköy sahil yolunda karşılaştığımız bir bisiklet kazası üzerine bu konuda bir yazı yazmak istedim. Önce karşı görüşler.

Kask Karşıtı Görüşler
Son dönemlerde kask kullanımına karşı görüşlerde bir artış oldu. Bu görüşleri savunanların içinde akademisyenler bile var. Önce karşı görüştekiler ne söylüyor, bir bakmakta yarar var. Bisikletim adlı blogda yer alan 'Kask Takmak veya Takmamak' başlıklı yazıda bu görüşleri topluca okuyabilirsiniz.(1) Ancak ne yazık ki, kaynak olarak gösterdiği yazılarda yer alan bilgileri biraz eksik aktarmış blog yazarı. Yazıdaki iki temel karşı savı irdeleyelim:

  • Yayalar bisikletlilere göre daha fazla sayıda kafa yaralanması olayına konu olmaktadırlar. O zaman yayalar da kask taksın.
Dünyadaki yaya sayısı ile bisikletli sayısı aynı değil. Üstelik yayaların yollarda geçirdiği zamanla bisikletlilerin trafikte geçirdiği süreler de aynı değil. Bu istatistikten bu sonucu çıkarmak, tehlikeli bir denizde yüzerken ölen insan sayısı ile aynı denizde yüzerken ölen balık sayısını kıyaslayıp, “balıklar da orada denize girmesin o zaman” demek kadar saçma.

  • Kask kullanmanın yaralanma riskini artırdığını biliyor musunuz?
Bu bilgi, bir araştırma sonucunun yanlış yorumlanmasından kaynaklanıyor. Aslında karşı görüşün yer aldığı bu blog yerine, bloga kaynak olan Howie Chong’un yazısını okumanızı öneririm. Orijinal yazı şöyle başlıyor. “Ciddi bir kaza yaşarsanız, başınızdaki kask, büyük olasılıkla sizin yaşamınızı kurtaracaktır.” Yazar bu giriş ile bir nebze de olsa üzerinden sorumluluğu atıyor. Chong, daha sonra bu bilgiyi irdeleyip, kask takmamayı yaşamımızdaki başka risklerle kıyaslıyor ve kask takmanın olumsuz olabileceği bazı yönleri sıralıyor. (2)

Öncelikle söylememiz gerekiyor ki, yukarıdaki bilgi yanlış. Chong, Baths Üniversitesinde yapılan bir araştırmanın sonuçlarına göre, motorlu araç sürücülerinin, araç ile bisiklet arasında bıraktıkları mesafeyi ölçerek, kask takan bisikletliler ile kask takmayan bisikletliler arasında bir fark bulunduğunu ve motorlu araçların, kask takmayan bisikletlilerin daha uzağından geçme eğiliminde olduğunu söylüyor. Ben bu bilginin doğru olduğuna inanıyorum. Çünkü ben de dingilleri eğri, yan yatmış bir kamyonun daha uzağından geçmeye çalışırım. Yol kenarında bir yetişkin kadın varsa normal hızımda, gençler varsa biraz daha düşük, çocuklar ve hayvanlar varsa her an durabilecek bir hızda geçerim yanlarından. Ancak daha güvenli seyretmek için aracımın tamponunu söküp, dingilini eğip, lastiklerini her an yerinden çıkacakmış gibi bir hale getirip insanların bana karşı daha dikkatli olmalarını da sağlamıyorum. Kendi güvenliğimi düşürerek başkalarının bana karşı daha dikkatli olmasını sağlamak bana çok parlak bir fikir gibi gelmiyor. Aslında, parlak fikri bir yana bırakın, bu yaklaşım sokakta sarhoşlara kimse bulaşmıyor diye -bir güvenlik önlemi olarak- kafayı çekip sokağa çıkmak kadar saçma. Bu araştırma büyük olasılıkla İngiltere’de yapılmıştır. Kimse kusura bakmasın, ben İngiltere’deki bir araştırmanın sonuçlarına dayanarak, Türkiye’de güvenliğimi azaltıp, canımı araç sürücülerinin insafına emanet edemem.

Kaskla İlgili Gerçekler
Şimdi bunları bırakıp gerçek bilgilere yönelelim. Öncelikle, birkaç bilimsel çalışmanın sonuçlarını özet olarak vereyim:
  • 1989 yılında The New England Journal of Medicine’da yayınlanan bisiklet kasklarının işe yaraması ile ilgili bir çalışmada, 3 farklı grupta incelenen yaklaşık 1.200 vakada, kask kullanımının kafa yaralanmalarını % 85 oranında azalttığı belirlenmiştir. (3)
  • 1996 yılında The Journal of The American Medical Association’da yayınlanan aynı konulu araştırmada, 3.390 tane bisiklet kazasına bağlı yaralanma incelenmiş. 3 farklı yaş grubu ve üç farklı yaralanma kategorisi (Kafa yaralanmaları, beyin travmaları, ciddi beyin travmaları) üzerinde yapılan çalışmada tüm yaş grupları ve yaralanma kategorileri için benzer sonuçlar bulunmuş: Kask takmak, yaralanma riskini % 69 - % 74 oranında azaltmaktadır. (4)
  • Avustralya’da, 2001-2009 yılları arasındaki 6.745 bisiklet kazasını inceleyen araştırma da benzer bir sonuca ulaşıyor: Kask kullanmak, kafadan yaralanma riskini % 74 oranında azaltmaktadır. Ayrıca bu araştırmada, kask kullanmayan sürücülerin daha riskli bir sürüş sergilediklerinin saptandığı da belirtiliyor. (5)
  • ABD genelinde 1984 – 1988 yılları arasındaki 2.985 kafa yaralanmasına bağlı ölümlü bisiklet kazası (kafa yaralanmalarına bağlı ölümlü kazalar, tüm ölümlü bisiklet kazalarının % 62’si oranında) kazalar üzerinde yapılan bir araştırmada, kask kullanılsaydı bu kazalarda ölen 2.500 kişinin kurtulabileceği belirlenmiş. Eğer kask takmış olsalardı, 905.752 kafa yaralanmasının 757.000 tanesinde bu yaralanma da olmayacaktı. Bu çalışmada yaralanma ve ölümler için bulunan kaskın koruyuculuk oranı: % 84 (6)

Peki neden kask takma konusunda isteksiz olanlar var?
Bu konuda yapılan bir araştırmada, kask takmayan sürücülerin ‘rahat olmadığı’, ‘güzel görünmediği’, ‘havalandırması yeterli olmadığı’, ‘bir kaskı olmadığı’ gibi gerekçeler ileri sürdükleri belirlenmiş. (7) Kask üreticisi firmalar bu konulara dikkat ederek kask kullanımının artmasına katkı sağlayabilirler. Bu arada araştırmaların tümünün zengin ülkelerde yapıldığını unutmayalım. Bisiklet, düşük gelire sahip insanların yaşadığı az gelişmiş (ne demekse) ülkelerde de yoğun olarak kullanılıyor. Kuşkusuz bu ülkelerde kask kullanımı daha az, yollar daha yetersiz, motorlu araçlar daha bakımsız olacağından benzer bir araştırmada çok daha çarpıcı sonuçlar çıkmasını beklemek de yanlış olmaz.

Kazalardan Örnekler
  • Bizim gördüğümüz Yeniköy sahilinde, bisiklet ile burundan çarpışan bir aracın, kaza sonrası fotoğrafı. (Fotoğrafı, yaralı arkadaşımız ambulans ile hastaneye kaldırıldıktan sonra bisiklet kullanıcıları için bir uyarı olabilir diye çektim.) Öğrendiğimiz kadarıyla yaralı bisikletçi Can arkadaşımız kaza sırasında kask takıyordu ve şu an için yaşamsal bir tehlikesi bulunmuyor. Umarız en kısa sürede eski sağlığına kavuşur. (8)

Çarpışma sonrasında bisikletten ayrılıp araca çarpan bisikletli arkadaşımızın aracın üzerinde neden olduğu çöküntüye bakarak, kazaların ne kadar şiddetli bir çarpışma yaratabileceğini ve başımızda kask olmazsa nasıl bir sonuç doğuracağını düşünmenizi istiyorum.

  • Şimdi de kaskın kafayı nasıl koruduğunu görmek için başka bir bisikletlinin başına gelenlere bakalım. (Videoda yaralanma görüntüsü yok)


  • Sadece karşıya doğru takla atılan düşüşlerde değil yan düşülerde de kafa yaralanmaları olabiliyor. Aşağıdaki video bir yarıştan alınmış da olsa kaygan zeminlerde hepimizin başına gelebilecek türden bir düşüş. (Videoyu 1:00'dan başlatmak için videonun altında yer alan linke tıklayabilirsiniz. Videoda 1:00 – 1:06 arasındaki kaza, bir yaralanma görüntüsü içermiyor. )

  • Aşağıdaki videoda ise bisiklet kazalarının sonrasına ilişkin ciddi yaralanma görüntüleri ve kask kullanımına ilişkin bilgiler var. Bisikletten soğumadan kaskınıza ısınmanızı sağlayacaksa izleyin, yoksa izlemeyin.

  • Aşağıdaki videoda bir kaza sonrasında kaskın durumu görünüyor, eğer kask olmasaydı bu aşağıdaki video da olmayacaktı.

Kask Seçimi
Bu kadar kötü görüntüden sonra eğer kask kullanmaya karar verdiysek, şimdi de nasıl bir kask almalıyız konusuna bakalım. Eğer işe gitmek, gezmek, bakkala gitmek gibi amaçlarla bisiklet kullanıyorsanız aşağıdaki resimde sol yanda görülen, bisiklet mağazalarında bulabileceğiniz, CE standartlarına sahip, kaliteli bir kask edinmenizde yarar var ancak standart bisiklet kasklarının yüzün orta ve alt tarafındaki yaralanmalarda pek bir işe yaramadığını unutmayın. 



Kaskım var nasılsa diyerek hızlı bisiklet kullanmaya veya fazla risk almaya kalkarsanız bu hatanın sonu felaket olabilir. Eğer tehlikeli inişleri ve zor arazi koşullarını seviyorsanız rahatınızdan biraz fedakarlık ederek sağ taraftaki kasklara yönelmeniz gerek. Kaskımız başımıza tam oturmalı ve kaza sırasında fırlayıp gitmeyecek kadar sıkı olmalı. Bütün bunları yazdıktan sonra elbette şunu da söylemeliyim: Kask kullanmak istemeyen sürücünün tercihine de saygı duymak gerek. Eğer kişi kask takmak istemiyorsa, bu onun kişisel tercihidir. Ancak anne babalar ve bazı bisikletçiler çevrelerindeki bilgi kirliliğinin de etkisinde kalarak kaskı gereksiz bir araç olarak görebiliyorlar. Benim gözümde, bu tür tercihler -eğer kişi doğru bilgilere sahipse- bir anlam kazanıyor.

Sadece bisikletliler değil trafikteki diğer kullanıcılar da kask kullanımını desteklemeli. Olası bir kaza durumunda, karşınızdaki bisikletliye ne kadar az zarar gelirse, sizler de o kadar az üzülürsünüz. (Başkasının kaskından rahatsız olan kimse yoktur diye düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Dünyada bunun tek istisnası bizim Çevik Kuvvet'tir. Bildiğiniz gibi Çevik Kuvvet, direnişçilerin kask kullanımına karşı. Oysa kask bir savunma aracı ve kimse kaskıyla birisine zarar vermiyor. Solunum yollarını etkileyen gaz fişekleri, bazen ‘yanlışlıkla’ baş hizasından atılabilir diye kask taktığınızda hemen nazikçe uyarıyorlar: “Çıkart lan onu”. Eğer insanları başından vurup öldürme niyetiniz yoksa, neden başkasının kaskından rahatsız olursunuz ki, anlamıyorum. Neyse, konumuz bu değil.)

Kask Takmanın Diğer Avantajları:
  1. Ülkemizdeki motorlu araç sakinleri, arabalarının temizliğine aşırı önem verdiklerinden, bitirdikleri yiyecek ve içeceklerin kutularını, bakteri oluşmasına fırsat tanımadan arabalarının camlarından dışarı sallarlar. Bu coğrafyada pedal çeviren her bisikletçi, solundaki arabanın camı aşağı indiğinde, içeriden gelmesi muhtemel nesnelere karşı kendisini psikolojik olarak hazırlar. Hem deneyimli, hem de kasklı bir bisikletçi ise aracın plakasına, markasına, rengine bakarak birazdan gelecek nesnenin kola kutusu mu, bira şişesi mi yoksa mısır koçanı mı olacağını doğru tahmin ederek kaskını ona göre konumlandırır. Gelen materyal, usta sürücünün kaskından sekerek yeniden aracın üstüne doğru yol alır.
  2. Kask sadece kaza anında değil kaza sonrasında da işe yarar. Kaza sonrasında bisikletinize çarpan aracın sahibi şoka girebilir. Ülkemizde şoka giren sürücü istemsiz olarak, koltuğun kenarındaki levyeyi eline alıp, karşı tarafın kafasına indirmeye başlar. Bu tür durumlarda -eğer kafanızda kask varsa- güven içinde karşınızdaki sürücüyü tokatlayarak şoktan çıkmasını sağlayabilirsiniz.
  3. Bisikletten inmekle kaskınızın işi bitmez. Kaskınızın bağlarını bir sepetin sapı gibi düşünerek ters tuttuğunuzda, kaskınız son derece gösterişli bir alışveriş sepetine dönüşür. Profesyonel bir bisikletçi, orta büyüklükteki bir kaska, bir kalıp peynir, bir somun ekmek, yarım kilo domates ve içeceklerini sığdırabilir. (Bisikletçinin poşetle işi olmaz)
  4. Arazide yemek yaparken, kaskınızdan  makarna süzgeci olarak yararlanabilirsiniz. Farklı lezzetler peşinde değilseniz, makarnanın sosunu kaskın içinde değil de tabağınızda ilave etmenizi öneririm.
  5. Bir saatin üzerinde kask takan kişi, 70’li yılların filmlerinden fırlamış gibi dalgalı saçlara sahip olur. Kaskını çıkarttığında, çevresinde, kendiliğinden büyüyen bir ilgi halkası oluşur.
  6. Kaskını bağlayan bisikletçi, üstten kaskın, alttan da bağların sıkıştırması sonucunda tombikleşir. Yanakları şişer, tam sıkmalık olur. 
Kaynakça:
1- Kask takmak veya takmamak?, Bisikletim, http://bisikletim.wordpress.com/2014/05/05/bisiklette-kask-takmak/ , Erişim Tarihi: 31.08.2014
2- Why It Makes Sense To Bike Without A Helmet, Howie Chong, http://www.howiechong.com/journal/2014/2/bike-helmets#.VAQoA8VKiSp , Erişim Tarihi: 31.08.2014
3- Robert S. Thompson, M.D., Frederick P. Rivara, M.D., M.P.H., and Diane C. Thompson, M.S., A Case-Control Study of the Effectiveness of Bicycle Safety Helmets, N Engl J Med 1989; 320:1361-1367May 25, 1989, http://www.nejm.org/doi/full/10.1056/NEJM198905253202101 , Erişim Tarihi: 31.08.2014
4- Diane C. Thompson, MS; Frederick P. Rivara, MD, MPH; Robert S. Thompson, MD JAMA. 1996;276(24):1968-1973., Effectiveness of Bicycle Safety Helmets in Preventing Head Injuries A Case-Control Study (December 1996, Vol 276, No. 24)  http://jama.jamanetwork.com/article.aspx?articleid=412317#References , Erişim Tarihi: 31.08.2014
5- M.R. Bambacha, R.J. Mitchella, R.H. Grzebietaa, J. Olivierb, The effectiveness of helmets in bicycle collisions with motor vehicles: A case–control study, Elsevier (Volume 53, 1 April 2013), http://www.sciencedirect.com/science/article/pii/S0001457513000183 , Erişim Tarihi: 31.08.2014
6- Jeffrey J. Sacks, MD, MPH; Patricia Holmgreen, MS; Suzanne M. Smith, MD; Daniel M. Sosin, MD, December 4, 1991, Bicycle-Associated Head Injuries and Deaths in the United States From 1984 Through 1988 How Many Are Preventable?, JAMA. 1991;266(21):3016-3018, http://jama.jamanetwork.com/article.aspx?articleid=393673 , Erişim Tarihi: 31.08.2014
7- Finnoff JT1, Laskowski ER, Altman KL, Diehl NN., Barriers To Bicycle Helmet Use, Pediatrics. 2001 Jul;108(1):E4.,
http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/11433083 , Erişim Tarihi: 31.08.2014
8-Yeniköy - Avusturya Konsolosluğu Civarı Kaza, Bisikletforum,  http://www.bisikletforum.com/showthread.php?t=140547 , Erişim Tarihi: 31.08.2014