cazın geleceği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
cazın geleceği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Mayıs 2014 Cuma

Değişim ve Cazın Geleceği

Cazın geleceği üzerine tahminler yapmak için caz müziğinin geçmişini gözden geçirmekte yarar var.

Tarihsel olarak baktığımızda, caz müziğindeki değişim çizgisi hemen görebiliriz. Onar yıllık aralarla farklı akımlar geçer gözümüzün önünden: 1900’ler öncesinde blues ile başlayan yolculuk, daha sonra ragtime, 1920’lerde New Orleans-Dixieland, 30’larda swing, 40’larda bebop, 50’ler ve 60’larda hardbop, free jazz, 70’lerde fusion, 80 ve sonrasında ise caz rock, modern caz, avrupa cazı, yeni klasik, dünya müziği gibi iç içe geçmiş tarzlarla bugünlere gelir. 


Bugün ‘klasik caz’ olarak adlandırılan ve caz geleneğinin ‘ana ırmağı’ olarak düşünebileceğimiz
akımlar, ilk ortaya çıktıklarında, son derece değişik, hatta devrim sayılabilecek yenilikleri içeriyordu. Dizzie Gillespie ile birlikte bebop’ın kurucusu sayılan alto saksafoncu Charlie Parker’ın pek çok dinleyici tarafından caz tarihinin en beğenilen doğaçlamaları arasında gösterilen ‘Parker’s Mood’ parçası, harika bir blues örneğidir. Ancak caz tarihinin Bird öncesi ve Bird sonrası diye ikiye ayrılmasının nedeni Parker’ın bu duygusal sololarından çok, caz müziğine getirdiği yenilikler. Akrobatik bir gösteriye dönüşen müthiş hızına karşın, her notası temiz duyulan akıcı sololar, farklı ritmik, ezgisel, armonik anlayışlarla süslenmiş parçalar ve o zamanlarda pek duyulmayan 9’lu, 11’li, 13’lü akorlar, Charlie Parker’ın caz tarihinine geçmesine neden olan ana etkenlerdir. Peki o tarihlerde, swing döneminin geleneksel savunucuları Parker’a ve bebop’a nasıl bakıyordu dersiniz? Size çok bilinen birkaç örnek vereyim:

  • 1946 yılında Downbeat dergisi bir Charlie Parker değerlendirmesinde, yapılan müziği ‘tatsız, tuzsuz, akıldışı bir fanatizmin örneği’ olarak tanımlıyordu.
  • Gene 1946 yılında, Time dergisi bebop’ı tanımlarken ‘fazlaca ısıtılmış ezgiler, boşboğazlık, uyuşturucu ve müstehcenlikle süslenmiş abartılı sözler’ gibi özelliklerden söz ediyordu.
  • Cab Calloway’in 1955’te söyledikleri de pek yenilir, yutulur gibi değil: ‘Bu Çin müziğinin orkestramda çalınmasını istemiyorum’.
  • Peki, popüler parçalarda ilk caz cümlelerini  kullanan, blues’u armonik olarak yeniden biçimlendiren, düzenlemelerine modern caz akorlarını ekleyip vokalde scat tekniğini yaratan, caz müziğinin babası sayılabilecek yenilikçi bir müzisyen olan Louis Armstrong, 40’ların yeni müziğini nasıl karşılamıştı dersiniz? Louis Armstrong, 1948 yılında bebop için ‘İnsanlar bu anlamsız, tuhaf akorları, yeni bir şey diye merak edip dinliyorlar ama hemen sonra sıkılıyorlar, çünkü güzel bir müzik değil, ne akılda kalacak bir melodiye ne de dans edilebilecek bir ritme sahip’ diyordu.

Besteci ve tenor saksafoncu John Coltrane de caz tarihinin mihenk taşlarından birisi. Özellikle armonik yapıda, caz standartlarına getirdiği yeni yorumlar ve 'Coltrane Changes' diye anılan standart akorların yerine kullandığı farklı vekil akorlar ile caz tarihindeki dönüm noktalarından biri, Coltrane. Coltrane’in 1950’lerin sonundaki free jazz kayıtları ve 1960’lardaki avant-garde jazz olarak adlandırdığı müziği, cazda devrim sayılabilecek türden bir değişimdi.

John Tynan, Downbeat dergisindeki 23 Kasım 1961 tarihli yazısında, John Coltrane ve Eric Dolphy için ‘Avant-garde adı verilen, aslında anti-jazz olarak kabul edilebilecek korkunç bir müzikten söz ediyor. Tynan yazısında, Dolphy ve Coltrane’in müziğine ‘iki nefeslinin nihilist egzersizleri’, ‘swingi yıkmaya yönelik kasıtlı bir çaba’, ‘anarşizm’ gibi sıfatlar yakıştırıyordu.

Yenilik arayışlarının her dönemde sert tepkilerle karşılaştığını söyleyebiliriz. Ben, gene de cazın geleceğinin yenilikçi anlayışlar, arayışlar, sentezler, sonu gelmeyen denemelerde olduğunu düşünüyorum. Bu yenilik, geleneksel müziklerle bağlar da içermeli, ayrılıklar da. Yani değişimi mutlak bir kopuş gibi algılamamak gerekli.

Değişime direnen müzisyenlerin, eleştirmenlerin, yapımcıların bilinçaltında sanki bir korku gizli. Deneysel çalışmaların geleneksel müziği öldüreceği, şu anki ayrıcalıklı konumlarını yitirecekleri, yeniliklerin kendilerini saf dışı edeceği gibi yersiz korkular, bunlar. Bu tür tutucu insanlar, en iyi bildikleri müziği yücelten, bir ya da birkaç müzisyenin peşine takılıp, sürekli ondan söz eden, onların kayıtlarıyla yatıp kalkan kişilerdir. Sürekli aynı müziklerden örnekler verip, sözü bir şekilde onlara getirirler. Değişim kaygılarını bastırmak için, her türden yeniliğe çamur atmaya, onu küçültecek örnekler vermeye, her deneysel girişimin hatalarını bulmaya çok meraklıdırlar. Deneysel müziklere eleştirel ama destekleyici bir tavır takınmak yerine alaycı, aşağılayıcı ve saldırgan bir tutumu benimserler. Bugün canları pahasına savunup değişmez olarak gördükleri caz akımlarının da ilk ortaya çıktıklarında, çoğunlukla aynı sert biçimde eleştirilmiş hatta saçma sapan işler olarak görülmüş olduğunu akıllarına getirmezler. Oysa caz, sürekli bir değişim içinde. Bebop daha sefasını süremeden, Coltrane’in yeni arayışlara girmesi, Coltrane’e alışamadan fusion’la tanışmamız, sonrasında fusion’ı da unutmamız gibi pek çok örnek verebiliriz. Sanırım buradaki yanılgı, Nasrettin Hoca’nın sazda doğru notayı bulup bırakmaması gibi, bazı kişilerin de sonsuza varacak kusursuz bir müzik akımını bulduğunu düşünerek, onun dışındaki her şeyi dışlamaları.

Herakleitos kendisinden önceki filozofların boşu boşuna evrende kalıcılık ve süreklilik aradıklarını, evrende durağanlık değil, tam tersine mutlak bir değişmenin söz konusu olduğunu öne sürmüştür. Irmak sürekli aktığı için aynı suda ikinci kez yıkanamayız. Evrende hiçbir nesne yoktur ki, değişmeden aynı kalsın. Evrendeki tüm öğeler arasında sürekli bir çatışma hali vardır ve değişmeyen tek şey, bu değişme halidir.

Burada, yanlış anlaşılabilecek bir konuyu özellikle vurgulamakta yarar var. Çoğu zaman, yenilik peşindeki kişilerin geçmiş müzikler, geleneksel tavırlar konusundaki engin bilgisi beni şaşırtmıştır. Yenilik dediğimiz şey, geçmişten bir kopuş olduğu için aslında her yenilik, tam koptuğu yerden geçmişe bağlıdır. Bu yazıdan yanlış sonuçlar çıkarıp, sanatta değişim ve yenilikçiliği bir zorunluluk, dayatma veya bir sanat yapıtının vazgeçilmez bir parçası olarak görmek veya yenilikçiliği geleneksel müziklerin yerine koyup, geçmişi yok saymak gibi yanlış bir yola sapmamak gerekir. Bugün, yenilikçi olmadan harika müzikler yapan bir çok müzisyen var. Biz onları, ‘Tamam güzel de, nerede senin yenilikçi yanın’ diye suçlayabilir miyiz? Nasıl bir yaklaşımı benimseyeceği müzisyenin, bestecinin, şairin kendi seçimidir. Ayrıca, bugün ortalama işlere yakın olan bir müzisyen, yarın daha deneysel işler yapabilir. Ya da aynı kişi geleneksel müzikleri yenilikçi bir tavırla yeniden yaratabilir. Dolayısıyla burada hem yenilik peşinde koşanlara hem de geleneksel müzik yapanlara aynı hoşgörüyü göstermemiz gerekir. İster müziği eski haliyle korumak üzere, isterse öğrenip değiştirmek üzere çalışsın, bir müzisyenin geçmişe olan ilgisi, aynı yenilikçi müzisyenin çabası gibi desteklenmelidir.

Son olarak, insan doğasına da değineyim. Yaratmak, durağanlığa karşı bir savaşsa, zaman içinde aynı türden bir yaratıcılığa saplanıp kalmak da benzer bir durağanlık getirebilir. İnsan çabuk sıkılır, yani her zaman, her koşulda bir yolunu bulup sıkılabilir. Bir çıkış da bulunmaz çoğu zaman, elinde sazınla, öylece köşeye sıkışır kalırsın. Eski sesler artık heyecan vermez, en tanıdık yollar çıkmaz olur. Her notasını ezbere bildiğin parçalar, gün gelir unutulur. Ben köşeye sıkışınca, içime kapanırım. Öyle bir karanlık. Ardından ayışığı gibi Mevlana'nın dizeleri gelir :

Her gün bir yerden göçmek ne iyi,
Her gün bir yere konmak ne güzel,
Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş,
Dünle beraber gitti cancağızım;
Ne kadar söz varsa düne ait,
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.

5 Mayıs 2014 Pazartesi

Caz Müziği Ölüyor mu?

2008 yılında, National Endowment for the Arts tarafından yapılan ve ‘ABD’de, sanat etkinliklerine katılan izleyiciyi’ konu alan araştırmayı, caz müziği ile uğraşanların dikkatle incelemesinde yarar var. Bu araştırma, sürekli yapıldığı için, izleyicinin yıllar içindeki gelişimini görme şansımız oluyor.

Chris Bauer Music (1)

Caz, ABD’de eskisi kadar popüler değil, Big Band’lerin salonları doldurduğu, müzisyenlerin şehir şehir, kasaba kasaba dolaştığı, Louis Armstrong, Duke Ellington, Count Basie gibi adların herkesçe bilindiği dönemler artık geçti. Bunu kabul etmemiz gerekir ki, şimdiki gençler rap, rock, pop, heavy metal dinlemeyi, caz dinlemeye tercih ediyorlar.

Dilerseniz öncelikle araştırmaya dönelim ve kısaca sonuçlarını görelim. Ben, araştırma sonuçlarını, araştırmanın bir özetini yayınlayan ve bu sonuçlarla ilgili çok önemli saptamalarda bulunan Terry Teachout’un yazısından(2) aldım.
  • Yılda en azından bir tane caz konserine giden yetişkin ABD’li oranı, 2002 yılında % 10,8 iken, 2008 yılında % 7,8 olarak ölçülmüş. (Altı yıl içinde yaklaşık % 30’luk bir kayıp var).
  • 1982 yılında caz konserine gidenlerin yaş ortalaması 29 iken, 2008’de yaş ortalaması 46 olmuş. (26 yıl içinde, caz dinleyicisi 17 yıl yaşlanmış)
  • 45-54 yaş aralığındaki olgun caz dinleyicileri içindeki caz dinleme eğilimi, 2002 yılında % 13,9 iken, 2008 yılında % 9,8 olarak ölçülmüş. (Altı yıl içinde yaklaşık % 30’luk bir düşüş var).
  • Yüksek öğrenimli yetişkinler içindeki canlı caz müziği dinleyicisi oranı 1982 yılında % 19,4 iken, 2008 yılında 14,9 olmuş. (% 23’lük bir düşüş söz konusu)
Terry Teachout  çok yerinde bir kıyaslama yaparak, 1982-2008 yılları arasında, 1982’de ortalama 29 olan caz dinleyicisi yaşının, 2008 yılında bale ve klasik müzik dinleyicisinin ortalama yaşlarına yaklaştığını belirtiyor. Terry Teachout, caz dinleyicisinin azalmasını ve yaşlanmasını diğer türlerle karşılaştırdıktan sonra şu saptamayı yapıyor: "Ortalama bir  Amerikalı, cazı artık yüksek sanat eserleri grubunda değerlendiriyor."









Yukarıdaki tablo, bize cazın gerçekten de hangi tür dinleyici ile koşut hareket ettiğini açıkça gösteriyor. Teachout’un yazısı, caz müziği çalan, yayımlayan, konser düzenleyen, yapımcılıkla uğraşan insanların artık genç dinleyicilerin ilgisini nasıl çekeriz diye düşünmeleri gerektiğini söyleyerek son buluyor.

Elbette bu rakamlar ABD’nin rakamları ve biz, benzer bir ölçümde farklı sonuçlar elde edebiliriz. Ancak süreçler açısından değil de varılan nokta açısından baktığımızda Türkiye’de de benzer sorunların olduğunu görüyoruz.

Son zamanlarda gittiğim bazı konserlerde, son derece şık giyimli kadın ve erkek izleyiciler görüyorum. Öyle ki kot pantolon ve kısa kollu gömlekle bile ortalarda gezinmeye çekinir halde bir kenarda dikiliyorum. Bu üst düzey izleyiciler konser öncesinde, (giysilerinden gelen güvenin de katkısıyla) bağıra bağıra konuşuyorlar. Her ne hikmetse birbirlerini de tanıyorlar. Papyon kravatları, rengarenk tuvaletleri, kuaförden taze çıkmış saçları, entelektüel diyalogları ile bizleri iyice yerin dibine sokuyorlar. Benim o andaki tek tesellim, dizüstü bir şort ile gelmemiş olmak, çünkü tek tük de olsa, bu tür ‘münasebetsizler’ de yok değil. Bu üst düzey müzikseverlerin, izledikleri sanatçılara değer verdiklerini göstermek gibi bir gerekçeleri de var tabii ki. Eğer müzisyenler de 1930’ların orkestrasından fırlamış gibi tek tip takım elbiseler ile sahnede yerlerini almışlarsa diyecek söz yok ama eğer kot pantolon ve uyduruk bir t-shirt ile sahneye çıkarlarsa, değmeyin benim keyfime. İşte diyorum o zaman, benimkiler çıktı. Tromboncunun bu sabah yüzünü yıkamadığına, davulcunun da üç gündür dişlerini fırçalamadığına yemin edebilirim. İşte şu anda birisinin, en ön sıraya gidip: “Babalar burası müzik dinlemek için, kokonaların gösteriş salonu başka binada” demesini öyle istiyorum ki. Ben mi söyleyeyim, benim öyle bir cesaretim yok.

Bu giyim kuşam örneğini Türkiye’de de benzer bir algı değişimi olabileceğini göstermek için verdim. Tüm bu saptamalardan sonra, bu gidişe dur demek için, kısaca kendi önerilerimi de sıralamak istiyorum.

Ne Yapmalı?
  • Cazı; opera, bale, klasik müzik ile aynı kefeye koyan algı değişmeli. Caz, sırtını alt kültüre dayayan bir geçmişe sahip. Rap veya rock müziği gibi gençleri, alt kültürleri, özgürlükleri kuşatan bir söylem, cazın yenilikçi, devrimci yapısına çok daha uygun.
  • Öğrencileri caz dinleyicisinin arasına katacak teşvikler sağlanmalı. Bir üniversite öğrencisinin, devlet tiyatrolarına ödediği bedelden daha fazla ödemeden, gidebileceği, nitelikli caz konserleri olmalı. (Bedava filanca etkinliğinden söz etmiyorum. İyi müzisyenlerin, yeni projelerin yer aldığı güncel konserlerde öğrenci biletlerinin -çok ama çok-, ucuz tutulmasından söz ediyorum.)
  • 18 yaş üzerindeki öğrencilerin giriş ücreti ödemeden, belki bir bira içerek canlı caz müziği dinleyebilecekleri mekanlar olmalı.
  • Belli tarzlarla sınırlı olmak üzere, konser düzenine yakın oturma düzenine sahip, sahnesi olan ve belli sayıdan fazla dinleyici ağırlayabilecek işletmeler, canlı müzik çaldıklarında, -bedeli müzisyenlere verilmek üzere- devlet desteği alabilmeliler. Bu destek, proje bazında onaylanmalı ve projedeki müzisyen sayısı ve müzisyenlerin bilinirliğine göre destek miktarı belirlenmeli.
  • Gençler, rock, rap, pop müzik yapan kişileri kendisine daha yakın buluyor, bu kişileri izliyor ve zaman zaman taklit ediyorlar. Caz müzisyenleri, kendilerine biraz fazla çeki düzen vermiş gibiler. Daha savruk, daha sert, daha yumuşak, daha tuhaf, daha uçuk, düzenle daha az uyumlu, daha farklı olmak neden kötü olsun? Bu yaklaşım doğallıktan uzaklaşmadığı, yani içten olduğu sürece, genç kuşak ile daha derin bağlar kurulabilir.
  • Caz müziğinin en iyi dinleyicileri, caz müzisyenleri olmuştur. Bir caz okulu açıldığında, enstrüman, vokal kursları düzenlendiğinde, çalıştaylar yapıldığında, bunlara katılan ama sonrasında müzisyen olmayan kişilerin aslında çok büyük birer kazanç olduğunu düşündünüz mü hiç? Sadece başarılı değil başarısız olduğu düşünülen öğrenci ve kursiyerler de çok iyi birer caz dinleyicisi olarak caz müziğine en büyük katkıyı sağlayabilirler. Bu nedenle her müzisyen, elinden geldiğince, çok sayıda öğrenci ile ilgilenmeli. İçlerinden dünyanın en iyi müzisyenleri çıkmayabilir, bu önemli değil. Hepsinin iyi birer dinleyici olması yeterli.
  • Caz müziğini salt ‘swing’ ile veya 1940’ların ‘caz standartları’ ile tanımlamak ve bunlarla sınırlamak artık yeni izleyicilerin ilgisini çekmiyor. Müzisyenler elbette istediğini, istediği gibi çalmakta özgür olmalı ancak artık caz müziğinin farklı bir vizyonu da var. Şu anda caz müziği, dünyanın her köşesinden gelen farklı düzenlemeler, farklı enstrümanlar, farklı ritmler ile çok daha zengin bir kaynağa sahip. Üstelik; bu evrensel yaklaşım, yerel değerlerin katılımı, farklı enstrümanların ve farklı kültürlerin kaynaşımı, cazın doğasına çok daha uygun. Kendi ‘standartlarımız’, kendi  sazlarımız, kendi ritmlerimiz ile cazın evrensel değerlerine daha pek çok katkı sağlayabiliriz. (Eğer bir caz standardını swing dışında yeniden yorumlamak istiyorsanız, o parça ‘It Don't Mean a Thing, If It Ain't Got That Swing’ olmasın. Haddimizi bilelim.)
  • Caz müziği okullarda öğretilmeli, daha doğrusu dinletilmeli. İlköğretim ve liselerde müzik öğretilmemeli, sadece dinletilmeli, anlatılmalı, üzerinde konuşulmalı. Okullarda müzik dinlenebilecek, profesyonel ses sistemlerine sahip dinleme odaları olmalı ve öğrenciler bu odalarda iyi birer caz, klasik, rock, halk ve Türk müziği seçkisine erişme imkanına sahip olmalı.
  • Caz müzisyenleri, asıl alanları dışında zaman zaman ilgi çekecek, haber değeri taşıyan farklı projeler üzerinde de çalışsa bunun kime, ne zararı olur? Bu çalışmaların popüler kültür izlerini taşımasında hiçbir sakınca yok. Caz standartlarının büyük bir bölümü de bildiğiniz gibi, o dönemin popüler parçalarının birer yorumu aslında. Örneğin; ‘Caz Orkestrası ile Türk Müziği Yorumları’, ‘Sezen Aksu Parçaları’, ‘Grup Yorum-Caz Yorumları’, ‘Mazhar Alanson Caz Söylüyor’ gibi projeler neden olmasın? Ya da ‘Kanun Kontrbas İkilisi’, ‘Ud Gitar Darbuka Üçlüsü’ gibi. (Elbette bunları Okay Temiz, Önder Focan, Jülide Özçelik gibi müzisyenler zaten hakkını vererek yapıyor. Ben bu yaklaşımın devamının gerekliliğini vurgulamak istiyorum.)
  • Devlet; farklı bölgelerde düzenlenecek, konser ve çalıştaylara destek vermeli. Müzisyenler sponsor, yapımcı, yatırımcı peşinde koşmakla uğraşmamalı.
  • Caz müziğini konu alan şiir, inceleme, resim, fotoğraf, öykü, tiyatro gibi farklı alanlar da caz müziği ile birlikte ele alınarak, kapsayıcı bir yaklaşım benimsenmeli. Sanat dalları arasındaki bu türden işbirlikleri, hem taraflar için geliştirici hem de sanatseverlerin gözünde, her zaman ilgi çekici olmuştur.
  • Caz müziği bestecileri ve yorumcuları, beste yaparken veya sahnede doğaçlama yaparken güncel olaylardan, basit yaşamlardan, sokaktan, siyasetten, günümüzdeki insan portrelerinden de yola çıkmalı. İzleyici, kendi yaşamı ile çalan müzik arasında bağ kurmakta zorlanmamalı.
En önemli önerimi sona sakladım. Can Yücel'den bir dize ile: Eğer caz çalacaksak,
'...
ne kadar kötü kokarsak o kadar iyi'.


Kaynakça:
(1) Bauer, Chris, http://www.chrisbauermusic.com/2012/02/is-jazz-a-dying-art-form/ , Erişim Tarihi: 05.05.2014
(2) Teachout, Terry, http://online.wsj.com/news/articles/SB10001424052970204619004574320303103850572 , Erişim Tarihi: 05.05.2014