31 Mayıs 2015 Pazar

Gezi Parkı – Direniş Günleri

2013 yılı, çoğumuzun yaşamına o güne dek görmediğimiz renkte bir sayfa ekledi. 31 Mayıs’ta öğleden sonra Gezi Parkı’na geldiğimde, Marmara Oteli ve civarında dağınık insanlar, meydandaysa slogan atan yaklaşık yüz kişilik bir grup vardı. Ben destek olmak için meydandaki grubun yanına gittiğimde karşımızdaki polislerde bir hareketlilik olduğunu gördüm. Daha ne olduğunu anlayamadan patlamalar duyuldu. Gaz fişekleri, kovandan kaçmış arılar gibi vızır vızır üstümüze yağıyordu. Dumandan göz gözü görmez olmuştu. Giderek zor soluk alıyor ama bir yandan da meydandan kaçmaya çalışıyordum. Önümde koşan şişman adamın kendini yere bıraktığını gördüm. Kimseye yardım edecek gücüm yoktu, o anda aklımdaki tek şey biraz daha fazla soluk almaya çalışmaktı. Birkaç kişinin daha yere düştüğünü gördüğümde korktum ama üstlerine basmadan, aralarından geçmeyi başardım. İnlemeye, böğürmeye benzer sesler geliyordu insanlardan.

Biraz dumanın dışına çıkınca, kaçanların Vakıflar binasına girdiğini gördüm. Onları izleyip, binadan içeri girdim. Konuşacak durumda değildim. Beş on dakika içinde, duman biraz dağılınca içerideki insanların dışarıya çıkıp yerde yatanlara yardım ettiğini farkettim. Gezi’de sihirli eller vardı. İşte ben ilk kez Vakıflar binasında rastladım onlara. Önce yüzümü sildi birisi, beyaz bir sıvı püskürttü sonra yüzüme. Bir yere çöktüm, anlamsız gözlerle çevremi izliyordum. O sırada, binadan çıkmamız gerektiğini söyleyen bir görevliyi duydum. Biraz sonra güvenlik amiri gibi birisi geldi, “kadınlar kalabilir ancak diğerleri binanın dışına çıkacak” dedi. Gezi’de küçük kızlar vardı. İlk kez Vakıflar binasında gördüm ben onları. "Erkekler dışarı çıkarılacaksa biz de çıkarız" dediler. Bir anda topluluk birleşti ve oradan çıkmamaya karar verildi. Güvenlik amirini aradı gözlerim, ortadan kaybolmuştu. Daha sonra, hava iyice temizlendiğinde, kendi isteğimizle kapının önünde beklemeye başladık. Bu arada fotoğraf makinemi çıkartıp birkaç poz çektim.


Ortalık biraz daha sakin görünüyordu, meydana doğru ilerlemeye karar verdik. Yüz metreden biraz daha fazla yürüyebildik ancak. Meydana yaklaştığımızda gene çok sert bir müdahale oldu. Dumandan kaçmak için bu sefer Starbucks’a girdik. İçeride belki iki yüz kişi vardı ve kapıya atılan gaz bombalarının etkisiyle içerisi soluk alınamaz hale gelmişti. Kapının biraz ilerisinde polisler, içeride paniğe kapılanlar, bayılanlar, soluksuz kalanlar ve nereden çıktıklarını gene göremediğim sihirli eller vardı.


Yaralananları ambulanslara taşıyıp ardından Gümüşsuyu’na doğru çekildik. Biraz ilerlemeye çalıştığımızda polis müdahalesi oluyor ancak gaz çekilince topluluk yeniden ilerlemeye çalışıyordu. 



Fotoğraf makinemi çıkarttım. Çektiğim karelere bir göz attım. Son karelerde yüzlerce insan vardı.. Bir ileri bir geri derken hava kararmaya başladı. Karanlıkla birklikte grubu dağıtmaya karar veren polis, topluluğun üzerine yeniden gaz fişeklerini yöneltti. Öylesine yoğun bir saldırı başladı ki, sokakta soluk alamaz olup, bölünerek farklı noktalara kaçmaya başladık. Ben çevremdekilerle birlikte Metro firmasının Gümüşsuyu’ndaki ofisine sığındım. İçeride yüze yakın direnişçi vardı. Çalışanların isteği ile ışıkları söndürdük. Polis, sokakta insan avına çıkmış, bütün binaları kontrol ediyordu. Bu binada yarım saatten fazla çıt çıkarmadan, ışık yakmadan bekledik. Polis bizi farketmedi.



Tekrar sokağa çıktığımızda hava kararmış, çoğu kişinin sesi slogan atmaktan kısılmıştı. Polisin müdahalesiyle Gümüşsuyu'ndan aşağı doğru koşmaya başladık. Görüntü inanılmazdı. Artık sayımız binlerle ifade edilebilecek düzeydeydi. Yolun kenarındaki metal panellere taşlarla vurarak ritm tutuyorduk. Bu tempo, toplulukta inanılmaz bir coşku yaratıyordu. Kulakları sağır edecek gibi çalan onlarca trampet elbette, Gümüşsuyu’nu aşıp, barikatların arkasında bekleyen polise de ulaşıyordu. Biraz anlamaya çalışsalar, karşılarındaki topluluğun ne kadar kararlı olduğunu görebilirlerdi.

Sonrasını hızlı geçeceğim. Günlerce sürdü direniş. Cihangir’de kaç kez bilmediğim evlere girmek zorunda kaldım. Tam “köşeye sıkıştım” derken açıldı kapılar. Ruhi Su’nun oğluyla tanıştım sığındığımız bir evde, Hollanda’dan Erasmus’la gelen bir üniversite öğrencisiyle tanıştım. Direnişe katıldığı için çok mutluydu. Televizyoncular, tiyatrocular, öğrenciler. Hepsi açtılar kapılarını. Anı olsun diye fotoğraflar çekmiştim girdiğim bir evde. Ev sahibi, poz falan da verdi ama bizi yolcu ederken, “burada çektiğin fotoğrafları siler misin?” dedi. Sildim tabii ki. Senaryo yazarıymış, sürprizlerle dolu bir senaryo yazacağından eminim, ileride. Direniş konusunda, pek becerikli olduğumu söyleyemem. Her şeyden önce, sivil polisi ayırdedemiyorum direnişçiden. İki kere apartman kapısını polise açmak üzereyken uyarıp kaçmamı sağladı insanlar. Benim için “Şu adamı oradan kaldırın, herkese açıyor kapıyı” dediklerini de duydum ama duymamazlıktan geldim.


Taksim’de bazen küçücük stüdyo daireleri, bazen son derece güzel döşenmiş ofisler çıkabiliyor karşınıza. İstiklal Caddesinde bir polis grubunun ısrarlı takibiyle, ıssız sokaklardan birinde kıstırılmıştık. Bir yandan koşup bir yandan da baş hizasından ateşlenen gaz fişeklerinden korunmak için başımı eğince dengemi yitirip yere yuvarlandım. Kalkmaya çalışırken yeniden düştüm. Yakalalanacağımı düşünürken, hemen iki metre önümde bir kapı açıldığını gördüm. Sihirli eli takip edip, eve girdim. İçeride direnişçiler, kendi aralarında koyu bir sohbete başlamıştı. Bu sefer bir resim atölyesine sığınmışız. “Alt kata inelim” dedi birisi. Polis, sokağı tutmuş terketmiyordu. Yangın merdiveni gibi dönen basamaklarla alt kata indik. Dolaptan şaraplar çıktı ve biz güzel bir soul müziği eşliğinde şarabımızı içmeye başladık. Şunu da eklemeliyim ki, bu davetsiz toplantılarda konuştuğum kişilerin müzik, edebiyat, sinema bilgileri beni hep şaşırttı.

Hiç mi eksiği yok bunların diyenler için bir not düşmek istiyorum tarihe. Siz, direnişçilerin çok iyi yalan söyleyebildiklerini biliyor musunuz? Parkta veya bir sokak arasında, “herkes sussun annem arıyor” diyen bir sesle birlikte hepimiz duruyoruz. Herkes olabildiğince sesini kıstığından, tek taraflı olarak telefon konuşmasını duyabiliyoruz.

- Çıkarken söyledim ya Aslı’lara gideceğim diye.
- ………
- Ne sesi? Yok yok balkondayız.
- ……...
- Hadi kapat anne, ben yarın ararım seni.
- ……..
- Ya ne Gezi’si anne deli misin, Aslı’lardayım diyorum sana.


Hiçbir yeri kırıp dökmedik ama arada istenmeyen şeyler de oldu ne yazık ki. Berkin Elvan’ın cenaze töreni sonrasında, nasıl oldu bilmiyorum DHKP-C’li bir grubun içinde kaldım. Sokağın iki ucunda da polis olduğu için bir yere kıpırdayamıyordum. Ben ve benim gibi, istemeden bu grubun içine düşmüş birkaç kişi dışında yüzü açık pek kimse yoktu. Grup birden caddedeki Akbank Şubesinin camlarını indirip şubeye girdi. Akşam olduğundan şubede çalışan kimse yoktu. Sırayla içeri girip, buldukları ne varsa kırıp döküyorlardı. Bankanın hemen yanındaki dönerciyse hiçbir şey olmamış gibi dönerini kesmeyi sürdürüyordu. O an, bu görüntüyü fotoğraflamayı çok istedim ancak bankayı talan eden kişilerin hedefi olmamak için makinemi çıkartamadım. Gemi batıyor bari bir sigara içeyim gibi değil, yanınızda tanıdık bir gemi batıyor, siz de hem onu seyrediyor hem de kendi geminizde güverteyi temizliyorsunuz gibi. Bir bahaneyle dönerci dükkanına girdiğimde, adamın bir yandan döner keserken diğer yandan da omzuyla kulağı arasına sıkıştırdığı telefonla konuştuğunu fark ettim. Ben tam, nasıl bu kadar soğukkanlılıkla döner kesmeyi sürdürdüğünü soracaktım ki, adamın kısık sesle “banka gitti, abi bizim de hemen çıkmamız lazım” gibi laflar ettiğini işittim. Meğer adam korkudan şoka girmiş, döner kestiğinin bile farkında değil. Buna benzer bir şiddet tablosuna, Gezi Parkı civarında hiç tanıklık etmedim.


Kaldırımdaki küçük taşlardan barikata malzeme taşımak için kurulan zinciri hatırlıyorum. 15 metrelik bir uzaklık vardı barikata. Yirmi kişi olsa son derece hızlı yapılacak bir işi biz elli kişiyle yaparak zaman kaybediyorduk. 'Sayımızı azaltalım', 'zinciri küçültelim' çağrıları hep yanıtsız kalıyordu, kimse zincirden çıkmak istemiyordu çünkü. Dayanışmanın insan ruhuna iyi geldiğini ben Gezi'de öğrendim.

Üstünden iki yıl geçmiş. Bazı sözcükler vardır duyunca gözleriniz parlar. Hani çingene şarkılarıdır, sadece yazın, dolunayda çalınır. Çocuklar gibi. Çocuklar neyse Gezi Direnişi de benim için öyle. Aklıma gelince, içim kıpır kıpır olur. Heyecan mı, öfke mi, hırsız polis oynamak mı? Sanırım hiçbiri değil.

İki yıl sonra düşünüyorum da. Kazanmak ya da kaybetmek bile değil, sadece dostların arasında olmakmış güzel olan.

28 Mayıs 2015 Perşembe

Seni Başkan Yaptırmayacağız

Seçimlere az bir süre kaldı. Sanırım pek çok kişi, kime oy vereceği konusunda kararını vermiştir. Ben kime oy vereceğimi açıklamanın ötesinde, geçmiş döneme ilişkin düşüncelerimi yazmak istiyorum. Oy kullanmaya başladığımdan beri sosyalist ya da Kürt eksenli politikalar güdenlere verdim oyumu. Kürt değilim ama tercihim öyle oldu. Sanırım Livaneli’nin belediye başkanlığı adaylığı sırasında ve eski SHP döneminde birkaç kez de oyumu CHP’ye verdim.


2011 seçimlerinde oyumu, seçime bağımsız olarak katılan Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğu adaylarına verdim. Adaylar demek de doğru değil, benim oy verdiğim bölgede Sebahat Tuncel adaydı. Alevi, yaşı benden küçük, genelde makyaj yapmayan, gösterişsiz, sade, hoş bir kadındır Tuncel. Çok iyi bir hatip olmayabilir. Konuşurken heyecanlanıyor genelde ancak mücadele içinden gelen, sol eğilimli, milliyetçiliğe karşı birisi. 2011 seçimlerinde oyumu Sebahat Tuncel’e verdim ama, elbette şunu da eklemeliyim: Tuncel’in arkasında BDP olduğunu bilerek verdim oyumu. Teröristlere oy verdiğim için suçlayan dostlarım çok oldu. Oysa ben şiddete, baskıya, silaha hep karşı oldum. Şimdi Meclis’te bir dönem kapanıyor. Uzman görüşlerine, ulusalcı dostlarımın sözlerine değil de gerçeklere bakarak, bitirdiğimiz dönem için kendi adıma bir değerlendirme yapmak istiyorum. Değerlendirme yaparken, geçmiş dönemin en önemli olaylarını ve HDP’lilerin durduğu yeri ele alacağım (Karışıklık olmaması için bu grubun kurduğu yeni parti olan HDP olarak söz edeceğim kendilerinden).

Uludere Katliamı
Seçimlerden 6 ay sonra Uludere’de askeri uçaklarla 19’u çocuk 35 insan, devlet tarafından paramparça edildi. Sizin verdiğiniz oylar bombala emrini verenlere mi, yoksa tarafsız gözlemcilere mi gitti bilmiyorum ama şükürler olsun, benim oyum aşağıdaki konuşmayı yapan, bu katliamı katillerin yüzüne çarpan, günlerce, aylarca, yıllarca, yılmadan bu katliamın hesabını soranlara gitti.


Barış Süreci
2013 Nevruz Bayramında PKK ateşkes ilan etti. 21 Mart’ta “kimse güçlerimize saldırmazsa güçlerimiz de hiçbir askeri eylem yapmayacaktır” diye duyurulan bu ateşkesin öncesinde ve sonrasında barış için çabalayan tek gerçek güç HDP’liler oldu. AKP oy kaygılarıyla sürekli zikzak çizerken, HDP hem devletle hem PKK ile hem de Abdullah Öcalan ile temas halinde Anadolu topraklarına yeniden barışı getirdi. Bu dönemde milliyetçiler, sürecin geçici olduğunu, her an saldırı olabileceğini ve barışın arkasında kirli pazarlıklar olduğunu söylediler. Öyle olsaydı bile benim için sonuç değişmezdi. İki yılı aşkın sürede binlerce gencimizin hayatı kurtuldu. Gençlerin yaşaması için yapılan hangi pazarlık kirli olabilir ki? Bugün barış süreci devam ediyor ve her gün ayrı bir partinin kirli bir pazarlığı gündeme geliyor ancak barış sürecinde öne sürülen kirli pazarlıklarla ilgili olarak basına sızan en ufak bir görüntü, konuşma kaydı bile yok. Peki ne kaldı elimizde? Boş tabutlar ve şehitlerin ardından ‘kuzucuklar cennete gitti’ yazısı yazamayan gazeteciler kaldı. Eğer oyunuz barışı karalayanlara, silahların susması için kılını bile kıpırdatmayanlara gittiyse sizler için üzgünüm. Benim oyum binlerce insanın canını kurtaran, barış yanlılarına gitti.

Gezi Parkı
Gezi direnişine katılmam radyoda Sırrı Süreyya Önder’in yaralandığını duymamla başladı. Önder, birkaç gündür işin içine hiç siyaset karıştırmadan ağaçları korumaya çalışıyordu. 31 Mayıs’ta ise iş makinelerine karşı direnirken gaz silahı ile yaralandı Önder. Koşarak gittim Taksim’e. Günlerce direndik. HDP’liler, Taksim Dayanışması’nın rolünü çalmadan, konuyu çevre odağından uzaklaştırmadan hep destek oldular direnişe. Sırrı Süreyya Önder, önce Erdoğan’ın emriyle HDP'nin görüşme grubundan çıkartıldı, sonra da hakkında karalama kampanyaları başlatıldı. Belediye Başkanlığına aday olduğunda, Üçüncü Köprüye hayır diyen tek başkan adayıydı İstanbul’da. Sizin oyunuz Abdullah’ı, Ethem’i vuran mermilere mi, polisin halkına yönelttiği gaz silahlarına mı, yoksa uzaktan seyredenlere mi gitti bilmiyorum ama benim oyum Gezi Parkı’nın içinde, kendisini iş makinelerinin önüne atan direnişçilere gitti.


Berkin Elvan
12 Mart 2014’te gaz fişeğiyle vurulduktan 269 gün sonra ölen Berkin’in cenaze töreni için Feriköy Mezarlığına gitmiştim. Cenaze çok kalabalıktı, yer yer sloganlar atılıyordu. Bir an içim sıkıldı ve kalabalığın içinden çıkıp yokuşun sonuna doğru, bir mezarın kenarına oturdum. Bir metre önümde iki kadın birbirine sarılmış ağlıyordu. Berkin’in yakınları olabileceğini düşünmedim hiç, kalabalıktan uzakta, törenin dışındaydılar, birkaç kişi dışında yanlarında başka kimse yoktu. Biraz dikkatli bakınca kadınlardan birisinin HDP İstanbul adayı Pınar Aydınlar olduğunu gördüm. Çevrelerinde ne gazeteciler vardı ne başkası. Sonra fark ettim Pınar Aydınlar’a sarılan kişinin de Berkin’in annesi Gülsüm Elvan olduğunu. Benim oyum Berkin’i vuran polislere, ona terörist diyenlere değil, Berkin’le birlikte hastanede direnenlere, Berkin’in yokluğunda annesine sarılanlara gitti.

Soma Katliamı, 1 Mayıs Gösterileri ve İşçi Direnişleri
Soma’daki duruşmalarda, madenci dayanışmalarında, 1 Mayıs’ta Taksim’de, Reno direnişinde hep onları gördüm. Bazen çok yakından, bazen internetten, bazen gazeteden. Her zaman sokaktaydılar, hep işçinin, emekçinin, madencinin yanında oldular. Sizin oylarınız orta yolculara, küresel zırvalarla emekçiyi ezenlere, neoliberal ekonominin izinde işçileri sömürenlere, taşeronlaşma ile işçinin hakkını gasbedenlere gittiyse üzgünüm. Benim oyum, emeği için sokakta, duruşma salonlarında, madenlerde direnenlere gitti.

Sizin oyunuz IŞİD'in küçük kızlara tecavüz eden teröristlerine silah yardımı olarak gittiyse çok üzgünüm. Benim oyum Kobane'de, bu barbarlığa direnenlere gitti.

Bu bir oy isteme yazısı değil. İleride, çıkış noktası insan değil doğa olan ve iklim değişikliği sorunlarına odaklanmış bir partiye oy vermeyi tercih edebilirim. Ancak bugün nükleer enerjiye karşı olan, üçüncü köprü inşaatını durduracağız diyen tek parti HDP. Adaylarının yarısı kadın, yarıdan fazlası genç. İki eş başkanının da yaşı benden küçük. Çevremde o kadar asılsız suçlama görüyorum ki, bu yazıyı yazmak istedim. Bir yanıt ya da yönlendirme değil, benim açımdan haklarını teslim etme yazısı.

Dört yıl önce bana, “verdiğin oy için pişman olacaksın” diyen dostum: Hiç pişman değilim. 35 milletvekiliyle savaş uçaklarına, doğayı katleden iş makinelerine karşı çıkan, Anadolu’ya yeniden barışı getiren, Soma'da, Kobane'de direnen, her zaman emekçinin yanında olan bir partiye oy verdiğim için gurur duyuyorum.

Gösterdikleri dayanışma ve direnişten ötürü başta Sebahat Tuncel olmak üzere İstanbul milletvekilleri Sırrı Süreyya Önder ve Levent Tüzel’e çok teşekkür ederim. Sizlere verdiğim oy helal olsun.