9 Eylül 2015 Çarşamba

HDP ve Barış

Çok değil bundan on yıl önce, herkesin dilinde aynı tekerleme vardı: “PKK dağdan insin ve diğer partiler gibi siyaset yaparak isteklerini dile getirsin”. Elbette PKK'nın buna uygun bir yapısı yok. PKK, gücünü militanlarından alan silahlı bir örgüt ve yasalar çerçevesinde siyaset yapacak birikimi de yok. Ancak BDP-HDP kadroları zaman içinde, tam da bu söyleneni yaptı, programını, kadrolarını ve yöntemlerini sadece siyaset yapmak üzere oluşturdu.  Batı illerinde, Karadenizde ve İç Anadoluda bile örgütlendi. Geçmişte PKK’yı siyaset sahnesine davet edenler, bir yandan da Kürtleri meclise sokmayacak bir baraj koymayı, elbette ihmal etmemişlerdi. O zamanki moda söylem “yüzde onluk seçim barajını aşın, parlamentoya girin” idi. Kürt oyları yüzde beşken sorun yoktu ama uzunca bir çaba sonunda HDP’nin seçim barajını aşacak bir güce ulaşması, tüm iktidar hesaplarını değiştirdi. Yıllardır mecliste yirmi, otuz milletvekiliyle temsil edilen Kürt siyasetçiler, ne zamanki tüm Türkiye’de örgütlenip barajı aşarak seksen milletvekiliyle meclise girdi, hepsi bir anda terörist ilan edildiler. İktidarın sert bir tepkisi olarak, iki hafta içinde ortalık kan gölüne döndü. Nereden mi çıkartıyorum bunu?

Kötü yöneticilerin uyguladığı en klasik yöntemlerden birisi, insanlara ‘ben gidersem ortalık duman olur’ düşüncesini kabul ettirmek, bu yolla da yönetimini sürdürmektir. Bu düşünce yayıldığında, insanlar umutlarını bir yana bırakır ‘canımızdan olursak’, ‘işimizden olursak’ derdine düşerler. Kırk yaş ve üzeri olanlar 1980 darbesi öncesini anımsayacaklardır. Ortalık öylesine karışmış, kutuplaşma ve ölümler öylesine artmıştı ki, insanlar Kenan Evren’in faşist darbesini bile sevinçle karşılamışlardı. Bu yöntem, defalarca denenmiş, test edilmiş, Türkiye’de işe yaradığı saptanmış bir yöntemdir. Halk kaosu görünce, can güvenliği için umutları pahasına, kötü yönetimlere razı olur. Yaşadığımız kaosun ana nedeni, yönetimi elinde tutanların iktidarlarını yitirmemek için uyguladıkları benzer bir yöntem.


Bugün HDP, hem Türk hem de Kürt tarafındaki güç odaklarını rahatsız ediyor. AKP, iktidar hesapları ve başkanlık planları sarsılınca HDP’ye düşman oldu. PKK ise HDP’nin güçlenip, kendisinin ikinci plana atılması üzerine HDP’yi eleştirmeye başladı. Eskiden muhatap alınacak tek güç PKK iken, örgüt şu anda HDP’nin gölgesinde kalmış durumda. PKK, işlediği her cinayetle HDP’nin biraz daha zora düştüğünü, partinin milliyetçi saldırılara daha fazla hedef olup köşeye sıkıştığını görüyor ve büyük bir istekle cinayetlerine devam ediyor. Biliyor ki HDP’nin sorunları masada çözmeye dayalı barış senaryosu, her ölümle biraz daha sarsılıyor. Karşılıklı ölümler, gücünü savaştan ve kaostan alan AKP ile PKK’nın eskisinden çok daha fazla gündeme gelmesini sağlıyor. AKP ve PKK’nın verdiği ortak mesaj açık: Savaşı başlatmak da bitirmek de bizim elimizde, bu konuda HDP’nin bir etkisi yok. Güç bizdedir, biz istersek savaş başlar, istersek biter.

Bu konuda muhalefetin de sabıkası temiz değil. Türkiye’de yıllardır sağ ile solun anlaşamadığı noktalar laiklik, cumhuriyet, Atatürk ilkeleri, başörtüsü, imam hatip okulları, alkol gibi konulardı. Emeği sömürmek, ranta dayalı bir ekonomi yaratmak, kadını ikinci sınıf vatandaş olarak tutmak, Kürtleri, Ermenileri, Alevileri dışlamak, doğayı katletmek, sırtını kapitalistlerin sermayesine dayamak gibi konulardaysa temel bir anlaşmazlık yoktu. Aslında sol kesim, laiklikten ve Atatürkçülükten ödün verilmemesi koşuluyla, muhafazakarlar da başörtüsü, imam hatipler gibi konularda hoşgörülü olunması kaydıyla pek çok konuda anlaşıp bu düzeni sürdürebilirlerdi ancak çıkar çatışması ve kutuplaşma toplumu ayrıştırdı. HDP’nin, böyle bir zamanda tüm partilerden farklı bir söylemle barajı aşacak duruma gelmesi egemen güçlerle birlikte ana muhalefetin sözde solcularını da rahatsız etti. İktidar güçlerince yaratılan kaos ortamına muhalefet de gereğince karşı duramadı ve yıllardır siyaset sahnesinde gördüğümüz yalanlar art arda sıralanmaya başladı. Ne yazık ki muhalefetin tepkisi, olması gerekenden çok zayıf, ifadeleri muğlak, destek sözleriyse yarım yamalak.

Şimdi, bazı kişilerin HDP'ye yapılan saldırıları haklı görmesine yol açan başka bir konuya geçmek istiyorum: PKK HDP ilişkileri. PKK ile HDP’nin elbette bir bağı var ancak bu bağ organik bir bağ değil. Yani zamanında PKK’lıyken sonradan HDP’de siyaset yapan veya HDP’de siyaset yapıp sonradan PKK’ya katılanlar olduğu gerçek. İleride de benzer kaymalar olabilir. Ancak aynı kişiler, aynı anda hem PKK’da hem de HDP’de yönetici olarak yer almıyorlar. İki grup, birbirinden farklı amaçlara, kadrolara ve yöntemlere sahip. Karar mekanizmaları, yürütme kurulları, liderleri farklı. HDP'liler içinde PKK’nın eylemlerini içten içe destekleyenler var mıdır? Evet vardır ancak PKK’nın silahlı eylemlerine karşı çıkanlar çok daha fazladır. Çünkü HDP’lilerin büyük bölümü, silahla bir sonuç alınamayacağını düşünerek bu partiye katılan, seçimlerde çalışan, yasal zeminde siyaset yapma niyetinde olan kişiler. Ayrıca her toplulukta, aşırı uçlara sempati duyan kişiler olabilir.

Bugün AKP’nin içinde IŞİD eylemlerine hoşgörüyle bakanlar yok mu sanıyorsunuz, AKP kadrolarında cihat yanlısı eski militanlar olmadığını mı düşünüyorsunuz? CHP'de asker darbesini düşleyenler olmadığını kim ileri sürebilir? Asker, belindeki silaha dayanarak, siyasetin üzerine çöreklenmeye dönük açıklamalar yaptığında buna sevinen CHP’liler yok muydu? Mustafa Kemal’in “fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir” sözünü büyük bir özlemle anan kimse yok mu CHP’nin içinde? Maraş katliamının bir numaralı sanığı olarak yargılanıp beraat eden, sonradan soyadını değiştiren Ökkeş Şendiller, MHP’den milletvekili olup TBMM’ye girmedi mi? “Abdullah Çatlı serbest kalmazsa Ankara’nın her yerinde bombalar patlatacağız” diyen, Bahçelievler ve Sivas katliamından, Hrant Dink’in öldürülmesine kadar her türlü karanlık işte adı geçen Muhsin Yazıcıoğlu MÇP, RP, BBP gibi partilerde siyaset yapmadı mı? Bu ülkede, Sivas davasındaki sanıkların avukatlığını üstlenen Şevket Kazan Adalet Bakanı, adı onlarca cinayetle anılan Mehmet Ağar İçişleri Bakanı olmadı mı? MHP’de Genel Başkan Yardımcılığı da yapan milletvekili Atila Kaya’nın, sol görüşlü bir genci bıçaklayarak öldürdüğü ortaya çıkmadı mı?

Yukarıdaki örnekleri bir yanlışın başka bir yanlışı haklı çıkaracağını düşünerek değil, her örgütte, belli oranda aşırılıkların yer almasının doğal olduğunu anlatmak için seçtim.  Dün, yüzde onluk baraj eşliğinde siyaset sahnesine davet edilen Kürtler, bugün HDP ile iktidarı silkeleyecek güce ulaşınca, mitinglerinde bombalar patlatılıyor, binaları basılıyor, genel merkezleri yakılıyor, partiye oy vereninden milletvekillerine kadar herkes, her gün başka bir hakarete uğruyor. Cımbızla çekilen sözler, yalan haberler, uydurma senaryolar eşliğinde kanlı bir tuzak kuruluyor. Bir yandan parti kapatmak için kulis çalışmaları yapılırken, diğer yandan HDP’ye oy verenler teröre destek olmakla suçlanıyor. Geçmişte halkla örgütü, siyaset yapanla silah tutanı ayıralım diyenler, bugün hepsini aynı kefeye koyup, birlikte yok etmenin derdine düştü. Amaç HDP’nin siyaset sahnesinden çekilmesi. Hırsızın, arsızın, eli sopalı milliyetçinin tek arzusu bu.

Elbette iktidarını ve gücünü yitirmemek için bu oyunlara başvuranlarla bayrak, ezan, şehitler diye kandırılarak sokaklarda Kürt avına çıkanlara, sağa sola ‘kana kan, intikam’ diye yazan insanlara diyebileceğim bir şey yok. Yaptıkları suç ama düzenin sahibi oldukları sürece bu suçu işlemeyi sürdürecekler gibi görünüyor. İktidar sahipleri, güçlerini yitirdiklerinde yargılanıp ceza almaktan korkuyorlar. Onların maşaları olan milliyetçilerse  AKP ile PKK'nın çıkar oyununa alet oluyorlar. Sokağa çıkan sağ görüşlü eylemciler, evrensel düzeyde bir eğitim almamışlar ve ne yazık ki namus yalanıyla kızını, bayrak yalanıyla komşusunu öldürebilecek kadar nefretle dolular. Ben bu iki grubu da belli ölçülerde anlayabiliyorum, benim anlayamadığımsa sessiz çoğunluk. Her gün binlerce yalanı duymazdan gelen, içindeki milliyetçi dürtüleri bastıramayarak savaş çığırtkanlarına dur demeyen, yakıp yıkmalara sessiz kalanlar. Ne yazık ki bu tarafsız duruşları onları kurtarmıyor. İçinde insanlar varken parti binalarına saldırıp sokaklarda Kürt avına çıkan, Alevi mahallelerini basıp doğuya giden otobüslere saldıranlara karşı sessiz kalmak, aslında eli sopalı topluluğu desteklemek değil mi? Biz öyle gördük: Zenginle yoksul arasında, silahlı güçlerle siviller arasında, eli sopa tutanlarla barış için yürüyenler arasında tarafsızlık olmaz. Böyle bir sessizlik, böyle bir tarafsızlık ancak paraya, güce, silaha ve savaşa hizmet etmek anlamına geliyor.


Peki ya umut, hiç umut yok mu?

Umut, ülkenin dört bir yanında nefretle, karanlıkla, yalanla savaşan, her türlü kötülükten komşusunu sakınıp silahların gölgesinde barış için çabalayan her partiden, her düşünceden, her coğrafyadan insanlar. Ahmed Arif bu dizeleri onlar için yazmış olmalı:

Öyle yıkma kendini,
Öyle mahzun, öyle garip...
Nerede olursan ol,
İçerde, dışarda, derste, sırada,
Yürü üstüne üstüne,
Tükür yüzüne celladın,
Fırsatçının, fesatçının, hayının...
Dayan kitap ile
Dayan iş ile.
Tırnak ile, diş ile,
Umut ile, sevda ile, düş ile
Dayan rüsva etme beni.

Gör, nasıl yeniden yaratılırım,
Namuslu, genç ellerinle.
Kızlarım,
Oğullarım var gelecekte,
Herbiri vazgeçilmez cihan parçası.
Kaç bin yıllık hasretimin koncası,
Gözlerinden,
Gözlerinden öperim,
Bir umudum sende,
Anlıyor musun?

Hiç yorum yok:

Hakkımda

Fotoğrafım

Caz Yapma; sanat, edebiyat, gündelik yaşam, çevre, iklim değişikliği ve caz müziği konulu yazılarımdan oluşuyor.