31 Ağustos 2015 Pazartesi

Futbol, Basketbol, Sponsorluk

Lisedeyken sık sık futbol ve basketbol maçlarına gider, radyo veya televizyonda, hele ki tuttuğum takımınkine rastlamışsam, maçları izlemeden yapamazdım. Sonradan futboldan soğudum, basket maçlarına gitmez, televizyon hiç izlemez oldum. Geçenlerde, bir spor programını izlemek zorunda kalınca, futbola da basketbola da çok uzak kadığımı fark ettim, çünkü anlatılanlardan hiçbir şey anlayamadım. Gene de aklımda kalanları harmanlayıp, size bir çorba sunayım:


Daha önce Turkcell Süper Ligde top koşturup, sonradan Spor Toto İkinci Ligde antrenörlük yapan Nissan Hasan "Eskiden çok sayıda yetenekli genç vardı ama artık o kadar yeni futbolcu yetişmiyor Nissan” dedi. Nike Halı Saha Ligi ve Coca-Cola Gelişim Ligini de yakından izlediğini söyleyen Hasan, “Ben Vestel Manisa’da oynarken takımın yaş ortalaması on dokuzdu. Nissan. Şimdi arttı. Oyuncular yaşlanıyor, seyirci azalıyor, televizyon gelirleriyse en düşük düzeyde. Takımın adını sattığımız gibi biz bu yıl yeni bir uygulamayla kendi adlarımızı da satmaya başladık. Mesela ben Nissan’la bir anlaşma yaptım, her röportajımda on kere Nissan demezsem param kesiliyor. Ama bu iş böyle nereye kadar gider bilemem. Yenilik ve heyecan için Nissan.” dedi.

Basketbolda ise Fenerbahçe Ülker ile Torku Konyaspor arasındaki ezeli rekabet bu yıl da izlenmeye değer olacak. Geçen yıl Ülker Arena’daki ilk maçı Fenerbahçe kazanmış ancak baş hakem Danone Süleyman ile yardımcısı Tikveşli Rıza’nın Pınar Karşıyaka’dan transfer olan oyun kurucuya gereksiz fauller çalması yoğurt piyasasında ciddi sorunlara neden olmuştu. Galatasaray Liv Hospital ile Trabzonspor Medical Park maçında kavgaya tutuşan taraftarlarsa stetoskop ve şırıngalarla birbirine saldırmıştı. Olayı yorumlayan Beşiktaş’lı uzmanlar “Galatasaray Cafe Crown’ken iyidi ama Medical Park olunca biraz zayıfladı. Biz Cafe Crown olarak da yendik GS’yi ama tabii biz de o zaman Milangaz Beşiktaş’tık.” dedi. Banvit takımına sponsor olan Keskinoğlu Piliç’in formalara “Keskinoğlu, daha taze” yazdırması ise tavuk üreticilerinde huzursuzluğa neden olmuştu.


Bu yılki ligleri değerlendiren spor bakanımız “Samsung Bakanlar Kurulu olarak spora yeni bir soluk getirecek yepyeni bir sponsorluk yasası hazırlattık. Artık kulüplerimiz sadece adlarını değil, eski kupalarını, komple taraftarını, hatta cibiliyetlerini bile satabilecekler. Yasa olduğu gibi çıkarsa, bir futbolcu sağ ayağını bir firmaya, sol ayağını başka bir firmaya kiralayabilecek. Parası olan kişiler, stadların, futbolcuların hatta kulüp başkanlarının isim hakkını bile alabilecekler. Devletin tekelci spor anlayışını özel sektörün gücüyle aşacağız. Tabii alınacak futbolcusundan, yapılacak yatırımına kadar sponsor şirketlerin söz hakkı olacak. Bu işbirliği içinde, mesela bu yıl ligi tümüyle bir sigara firmasına sattık diyelim, önümüzdeki yıl sahada fosur fosur sigara içen futbolcular görebileceksiniz. Duvarları yıkıyor, engelleri aşıyoruz. Bu yıl ligleri Samsung’un süper performanslı LED TV’lerinden izleyin. Farkı siz de göreceksiniz.” dedi.

Yeni dünya düzeni hepimize hayırlı olsun.

29 Ağustos 2015 Cumartesi

Yeni Çatışma Alanları

Son günlerde bir şey fark ettim, yıllardır birbirini boğazlayan insanlarımız artık aynı konularda uğraşmaktan bıkmış. Eskiden Alevi-Sünni konusu açıldığında iki saat aralıksız konuşabilen bir arkadaşım, geçen gün televizyonda bu türden bir tartışmayı görüp “amaan” diyerek kanalı değiştirdiğinde iyice anladım bunu. Beş yıl önce kadınların başörtüsü takmasında onlarca sakınca bulan komşum geçenlerde “bana ne canım, ne istiyorlarsa taksınlar” dediğinde, durumun hangi noktalara geldiğini iyiden iyiye fark ettim. Yöneticilerimiz, halkı birbirine düşürmek için elli yıldır ne yazık ki hep aynı yollara başvuruyorlar. Artık Türk-Kürt kavgası bile eskisi gibi değil. Siz bir askerin çıkıp da “neden barış gelmiyor” diye isyan ettiğine hiç tanık olmuş muydunuz? Nerede o eski ‘misliyle yanıt vermeler’, ‘doğduğuna pişman etmeler’? Bugünkü çatışmalar, heyecanı kalmamış bir evlilik gibi. Ateşli kavgalar, kafada tabak kırmalar yerini “amaan, ne isterse yapsın, bana ne” demelere bırakmış.


Buradan tüm yöneticilerimizi uyarıyorum. Eğer bu tekdüzelik böyle sürerse, korkarım, dört beş yıl sonra birbirine düşmanlık eden kimse kalmayacak, halkımız artık birbirini boğazlamayacak. Düşünün, çocuklar şeker de yiyebilecek. Komünistlerin alçak bir projesi değil miydi bu? Ben bu yazıda, vatandaşlık görevimi yaparak, yöneticilerimize hemen uygulamaya alınabilecek yeni çatışma alanları önereceğim. Ayrıca yaratılan yeni kavga alanlarının, körüklenerek nasıl alevlendirileceğini de açıklayacağım.

  • Alafranga Tuvalet Sevenler – Alaturka Tuvalet Sevenler
Herkes bilir ki alafranga tuvalet modern toplumu, alaturka tuvaletse köylülüğü temsil eder. Alafranga tuvalet kullananların tuvaletten çıktıklarında daha kibirli görünmelerinin nedeni budur. Alaturkacılarsa mümkünse alafrangacıların olduğu yerde tuvalete gitmek istemez. Hem tuvaletini tutayım hem de ezikliğim belli olmasın diye uğraşırken iyice iki büklüm olurlar. İlk önce tarafları ayıracak birkaç söylev, ardından da ülkenin başındaki kişinin “Ben doğduğumdan beri alaturka tuvalet kullanıyorum. Biz işimizi nasıl göreceğimizi, kıçlarını batının çanağına yaslayanlardan öğrenecek değiliz” gibi cümlerle halkı biraz kışkırtması yeterli olacaktır. Daha sonrasında, kavgayı alevlendirmek için sahte kişiler üzerinden alaturka tuvaletlerin daha pis olduğu, kullananların kafataslarının maymun kafatasına benzediği gibi açıklamalar yapılabilir. Bundan sonrası büyük bir kentin umumi tuvaletinde MİT tarafından çakılacak bir kıvılcıma bakar.  Umumi tuvalette çıkacak silahlı bir kavgada iki alaturkacının ölmesi çatışmayı tüm ülkeye yayacaktır.

  • Boks Maçı İzleyenler – Kabakgül’ün Aşkını İzleyenler
Çoğunuzun bunu ciddiye almadığından eminim. Peki otuz iki yıllık evli bir çiftin sadece bu yüzden ayrıldığını söylesem size. Hem de evlerinde toplam yedi tane televizyon varken. Evet, otuz iki yılın otuz iki yılını birbirlerine laf sokarak geçirmişlerdi ama en azından evliydiler. Bu çatışmanın geri planında yer alan cinsiyet ayrımcılığını da düşünürsek, ülkeyi orta yerinden ikiye ayırabilecek çok önemli bir çatışma alanı olabileceğini fark ederiz. İlk kıvılcım çakılmadan önce Kabakgül’ün kız kardeşine bir boksör tarafından dizide tecavüz edilmesi ve Kabakgül’ün de bu konuyla ilgili olarak gazetelere boksun insani bir spor olmadığı, sadece yapanların değil izleyenlerin de ‘şerefsiz’ olduğuna dikkat çekmesi yararlı olacaktır. Daha sonrasındaysa kadın derneklerinin boks maçlarına giderek protesto gösterisinde bulunmaları ve boksörlerin Kabakgül’ün setini basmaları ile olaylar istenen kıvama getirilir.

  • Reçelle Peynir Yiyenler – Pilavın Üstüne Yoğurt Dökenler
Ne düşündüğünüzü bilmiyorum ama ben iyi bir planlama yaparak sadece bu ayrımla ülkeyi ikiye bölebileceğimi düşünüyorum. İki grupta da yılların ezikliği vardır çünkü. Utana utana, gizli gizli koyarlar yoğurtlarını pilava, hızla karıştırıp yemeye çalışırlar. Herkesle yemeğe çıkmak istemez, esnaf lokantalarının en köşe masalarını tercih ederler. Bilirler ki yemeğini gören ilk kişinin tepkisi şöyle olacaktır:

- Iyyy, nasıl yiyorsun sen onu öyle. Görüntüsü iğrenç gelmiyor mu sana? Bizim köpek bile pilava yoğurt bulaşınca yemiyor, iyi mide var sende vallahi.

Elbette bu gruptakiler, karşılarında reçelle peynir yiyen gruptan birini gördüklerinde, yılların ezilmişliğiyle saldırıya geçerler. Alaylar, küçük görmeler, iğrenme mimikleri birbirini izler. Eğer aşağılamalar, yalandan kusma nöbetleriyle süslenebilirse daha da inandırıcı olur. Bu iki grup, devlet yöneticileri tarafından bir iftar yemeğine davet edilerek fitil sofrada ateşlenir. Menüdeki pilav ve yoğurt ile peynir ve reçelin aynı zamanlarda sofrada bulunması yeterlidir. Taraflar kısa sürede döner bıçağı ve palalarla birbirlerine girecektir.


  • Kuzey - Güney Savaşları
Ülkemizde bitmeyen bir doğu-batı çatışması var. Yıllardır topluma verilen ayrımcılık mesajlarının kaynağında doğulu olmanın Kürt olmak, ayran içmek, cahil olmak, hanzo, görmemiş, terörizme yatkın olmakla batılı olmanınsa Türk olmak, şarap içmek, entelektüel birikime sahip olmak, kaliteli, elitist, ve cumhuriyetçi olmakla birlikte anılması yatıyor. Ne yazık ki artık bu sahte ayrımlar kimsenin ilgisini çekmiyor, ülkeyi doğu-batı biçiminde ortadan ikiye bölen haritalar, gazetelerin arka sayfalarında bile yer bulamıyor. Ben bu ayrımın yerini alacak ve toplumda yepyeni heyecanlar yaratacak bir kuzey-güney ayrımı öneriyorum. Belki haritacılara biraz yeni iş çıkacak ama sonuçta elde edeceğimiz bozgun buna değecek. Karadenizli bir devlet yetkilisinin, güney illerinde Karadenizlilerin şivesiyle dalga geçildiği ve onların insan gibi konuşmak yerine şekilden şekile girdiği yönünde dedikodular yapıldığını açıklaması, bunun üzerine de bir güneyli yöneticinin, Karadenizlilerin güneyde yaşayanların hamam böcekleriyle yaşamaktan, Gregor Samsa benzeri bir dönüşüm geçirdiklerine inandıklarını söylemeleri ile ateş tutuşturulacak. El altından silahlandırılan grupların, Kırşehir’deki Malya Ovasında karşı karşıya getirilmesiyle kısa sürede ortam ısınacak. Amerikan iç savaşındaki kuzey-güney benzerliği öne çıkarılıp televizyonlardaki uzmanların ağzında sakız edilerek, ülke birkaç günde kamplara ayrılacak.

26 Ağustos 2015 Çarşamba

Gazeteciler

Oscar Wilde, İletişim Yayınlarından çıkan “Sanatçı: Eleştirmen, Yalancı, Katil1 adlı kitabında gazeteciliğin topluma en büyük yararını şöyle özetliyor: “Modern gazetecilik için söylenebilecek pek çok olumlu şey var aslında. Eğitimsiz insanların görüşlerini yayınlayarak toplumun cahil kesimiyle temas halinde olmamızı mümkün kılıyor gazetecilik.” Ahlakın, bilimle sanattan çok daha aşağıda, entelektüel düzeyi düşük alanlarda hüküm sürdüğünü söyleyen Wilde, gazeteciliğin de bu köhne ahlak anlayışıyla bilimi, sanatı ve özgür düşünceyi baskı altına almaya çalıştığını söylerken, gazeteciliğin varlık nedenini de bugün belki eskisinden daha da geçerli olabilecek biçimde ortaya koyuyor: “Kitlelerin kalemin kaldırım taşından daha güçlü olduğunu ve bir tuğla parçası olarak da kullanılabileceğini keşfettikleri gün, yandığımız gündü. Hemen gazeteciyi bulup çıkardılar, onu geliştirip yetiştirdiler ve kendi çalışkan ve iyi ücretli uşakları haline getirdiler.” 


Bugün, Türkiye’de tezgahtan rastgele alacağınız herhangi bir gazeteyi okursanız, kendisine gazeteci denen büyük bir çoğunluğun, bağlı olduğu güce uşaklık ettiğini kolaylıkla görebilirsiniz. Elbette, iktidarı elinde tutanların gücüne biat eden gazetecilerin çoğunlukta olması doğal, ancak çeşitli şirket, parti, vakıf, ordu, silahlı gruplar ve cemaatlerin uşak-gazetecileri de azımsanmayacak kadar çok. Bu gazetelerde olaylarla, sanatla, bilimle, eğitimle ilgili tek satır doğru bilgi bulamazsınız. Bazı iyi niyetli haberciler, kokuşmuşluğa direnmeye çalışsalar da ne yazık ki birbiriyle uşaklıkta yarışan patronun, başyazarın ve genel yayın yönetmeninin baskısı altında çalışmak zorunda kalırlar. Wilde da makalesinde gazeteleri kastederek “Başyazarın yazısının gerisinde önyargıdan, aptallıktan, dedikodudan ve laf salatasından başka ne vardır?” diye soruyor. “Ve bu dördü yan yana geldiler mi de, korkunç bir güç meydana getirirler ve yeni otoriteyi oluştururlar. Eski günlerde insanları işkence tahtalarının üzerine gererlerdi. Şimdi basın var. Kuşkusuz bu bir ilerleme.” Elbette kartvizitlerinde ya da ekrana çıktıklarında Oscar Wilde'ınkilerle değil, farklı sıfatlarla tanıtılırlar bize. Genellikle, dedikodu yapanlarına 'araştırmacı gazeteci', laf salatası yapanlarına 'dil cambazı', önyargılı olanlarına 'cumhuriyetin kalesi', 'ahlakın kulesi', aptal olanlarına ise sadece 'gazeteci' derler.

Edmund Burke, bundan yaklaşık 250 yıl önce,  yasama, yürütme ve yargıdan sonraki dördüncü erk olarak gazeteciliği göstermiş. Wilde ise ilk üç erkin, gazeteciliğin baskısı altında giderek önemini yitirdiğini ve kendi döneminde, geçerli tek güç olarak gazeteciliğin kaldığını ileri sürüyor. Şimdilerde durum daha da kötü. Bugün gazete, televizyon ve sosyal medya aracılığıyla halka servis edilen haberler, patronların uşaklarını ne kadar da verimli ve işlevsel kullanabileceklerini gözler önüne sererken, gazeteciliğin gücü konusunda Oscar Wilde'ı haklı çıkarıyor.


Özel yaşamı dikizlemeye yönelik habercilik anlayışının pespayeliğini ve sosyete gazetelerindeki eğlendirici ucuz sütunları bir yana bırakırsak, asıl sorunun işini ciddiyetle yapan gazeteciler olduğunu söylüyor Wilde: “Asıl zararı dokunanlar, ciddi, düşünceli, mesleğine inanmış gazeteciler; bunlar, halihazırda olduğu gibi, büyük bir devlet adamının, bir politik gücün yaratıcısı, dolayısıyla büyük bir politik düşüncenin önderi olan birinin özel yaşamındaki bir olayı, okur kitlesinin gözü önüne çekip getiriyor ve okur kitlesini bu olayı tartışmaya, konu üzerinde otoritesini göstermeye, görüş bildirmeye, sadece görüş bildirmekle de kalmayıp bunları fiiliyata geçirmeye davet ediyor, söz konusu kişiye bütün diğer hususlarda akıl öğretmeye, partisine akıl öğretmeye, ülkesine akıl öğretmeye, kısacası kendilerini gülünç, saldırgan ve zararlı hale getirmeye teşvik ediyor.” Wilde bir başka makalesinde entelektüel birikimden yoksun bu fikir yayıcıları şöyle betimliyor: “Bir yemekte ömrünü kendini eğiterek geçirmiş biriyle tanışırsan masadan ruhun zenginleşmiş olarak kalkarsın. Ama sevgili Ernest, ömrünü başkalarını eğitmeye çalışarak geçiren bir adamın yanına oturmayagör! Ne kadar korkunç bir deneyimdir böylesi’ Öldürücü bir huy olan fikir açıklamanın, başkalarına düşüncelerini aktarmanın kaçınılmaz sonucu olan cehalet ne kadar dehşet vericidir Bu tür bir yaratığın ne kadar sınırlı bir zekaya sahip olduğu nasıl da ortaya çıkar! Böyle biri ne kadar sıkar bizi, üstelik kendini de. Sonu gelmeyen tekrarlarıyla, marazi bir havada hiç durmadan kendini tekrar edişiyle nasıl da bezdirir bizi! Entelektüel gelişmeden nasibini alamadığı nasıl da anlaşılır! Hiç kıramadığı bir kısır döngüde nasıl da çırpınıp durur!” Gerçekten de Oscar Wilde'ın söylediği kadar sıkıcıdır bu kişiler.Bir de her gün içimizi sıktıkları yetmezmiş gibi emeklilik dönemlerinde "Falancalı Yıllar", "Filancalı Günler" gibi dedikodu kitapları yazarlar. Eğer sinirleriniz yeterince sağlamsa, bu kitaplardan bir tanesini okumanızı öneririm. Sadece Wilde'ın muhteşem dörtlüsü (önyargı, aptallık, dedikodu ve laf salatası) ile bir ömrün nasıl heba edilebileceğini gösterirler bize.

Wilde’ın sınırlı zekaya sahip olduğunu söylediği bu gazetecilerden belki de en çok ülkemizde vardır. Gazetecilik eskiden biraz daha temizdi. Daha doğrusu aynı derecede kirliydi de uşaklıklar bu kadar açıkça sergilenmiyor, pazarlıklar şimdi olduğu gibi halkın önünde yapılmıyordu. Bugünlere nasıl geldiğimizle ilgili küçük bir anekdot: 80’li yılların sonunda Asil Nadir pek çok gazeteyi satın almış durumdaydı. Metin Münir'in ‘Sabah Olayı2 adlı kitabında yazdığına göre, bir yemekte Erol Simavi,"Her şeyi alıyorsun, Hürriyet’i de alsana" dediğinde Asil Nadir, "Alırım, benim çok param var" demişti. Simavi tansiyonu yükseltti: "Sağda solda Hürriyeti alıp Simavi'nin ağzına yapacağım diyormuşsun. Ver parayı, yap ağzıma o zaman." Ardından ayağa kalkıp başını tavana doğru kaldırarak ağzını açmıştı. Masadakiler onu yine sakinleştirdiler. Simavi, Özal'a döndü ve "Turgut Bey, aracılık et satayım Hürriyet’i. Seçimler için sana para lazım. Yüzde 10 komisyonunu alırsın" dedi.


Televizyonda hiç bilmediği bir konu hakkında uzun uzun konuşan haber sunucularına mutlaka siz de rastlamışsınızdır. Artık nasıl beceriyorlarsa, kendi sözleri bitince, aynı konu hakkında kendilerinden de az bilgili birini bulup uzman diye konuşturuyorlar. Ekrana çıkan kişi elbette, önceden onaylanmış birisi, asıl uzmanlığı ise kanallar ve patronlarla ilgili. Sözgelimi A TV’nin patronu petrol işindeyse onun çıkarına dokunmaması gerektiğini, B TV’nin patronu termik santral yapıyorsa onun kanalında iklim değişikliğinden söz etmemesi gerektiğini gayet iyi biliyor. İktidarı eleştirdiği anda bir telefon gelip, bir daha ekranların kendisine hiç açılmayacağının da farkında. Uzman için geriye en iyi bildiği seçenek kalıyor: Saçmalamak. İşin ilginç yanı, uzmanın suya sabuna dokunmadan konuşayım derken daha beter saçmalayacağını, izleyici de en başından beri biliyor. Ancak, izleyici bu düzenin değişeceğinden umudu olmadığı için, bu tezgahı bozup, kendi keyfini kaçırmak istemiyor. En gülünç olanı ise bunca zırvalamadan sonra, sunucunun falanca konuyu farklı görüşler ve uzmanlarla ele aldıklarını söyleyerek ekrana veda etmesi. Doğrusu, böylesi bir şarlatanlığa ancak şapka çıkartılır.


Bu televizyoncu-gazeteci kesimi, bir yandan patronlarının yatlarında, özel uçaklarında tatil yaparken, bir yandan uşaklıklarına bir takım felsefi, analizci havalar vererek, kendilerini  ülke politikasına katkıda bulunuyormuş gibi göstermek konusunda da çok becerikliler. Ne de olsa, biri iktidar sahibinin eteğinin dibinde, biri ordudaki komutanların çizmelerinin gölgesinde biri de patronunun ayağının altında sürdürüyor yaşamını. Arada bir sahte kavgalarla birbirlerine dalaşsalar da çıkar kavgası olmadıkça gerçek anlamda birbirlerine bulaşmıyorlar. Boyalı sayfaların ardında birer suç makinesine dönüştüklerinin farkında değiller. İktidar, sermaye, güç odağı değişirse, elbette kısa süreli bir şaşkınlık yaşayacaklar. Parası kesilip, iktidarı yitiren suç çetelerinin ömrü pek kısa olur. O zaman, bu gazeteciler için de avlanma zamanı gelmiş demektir. O gün geldiğinde, bir yandan eski ortaklığa ihanet edip, ellerinde ne var ne yok ortaya dökerken, bir yandan da uşaklık edecekleri yeni gücü aramaya koyulacaklar. Yeni sahiplerini herkesten önce sezip, yanına yavaşça yanaşacaklar. Öyle ince, öyle zarif pohpohlamalar, eleştiriyor gibi yaparken aslında çiçek atmalar, sitem ederken methiyeler düzmeler.

Günü gelip de kendilerine gösterilen uşaklık makamına yerleştiklerindeyse, acımasız tezgahları yeniden çalışmaya başlayacak, mendillere kolonyalar serpilip, şaraplar açılacak, bıçaklar yeniden bilenecek. Bıraktıkları yerden kara çalmaya, yalan söylemeye, hedef göstermeye, ucuz ahlaklarını dağıtarak beş para etmez düşüncelerini yaymaya devam edecekler.

 Kaynakça:
1- Wilde, Oscar (2012), Sanatçı: Eleştirmen, Yalancı, Katil, (İstanbul, İletişim Yayınevi) - Üçüncü Baskı, Editör: Ali Artun, Çev.Esin Soğancılar, Kaya Genç, Fatih Özgüven, Türker Armaner
2- Münir, Metin (1993), Sabah Olayı, (İstanbul, Altın Kitaplar)

Vicdan

Son günlerde yaşadığımız acılar, beni ‘vicdan’ kavramı üzerinde düşünmeye yöneltti. Bakıyorsunuz, çok vicdanlı gibi görünen bir kişi, başka bir olayda son derece acımasız olabiliyor. 'Kuzucuk'la başladığı cümleyi, ‘leş’le bitirebiliyor. İhalelerde gerçek değeri bulabilmek için ‘en düşük’ ve ‘en yüksek’ tekliflerin dışarıda bırakıldığı gibi, ben de bu yazıda abartılı sevgi ve nefret gösterilerini dışarıda bırakacağım, ikisi de bana hiç inandırıcı gelmiyor çünkü. Böyle bir başlık, belki ‘nefret’ duygusunun incelendiği farklı bir yazının konusu olabilir. Oysa ben, ‘vicdan’ üzerine yazarken, hepimiz için geçerli olabilecek durumları ele alacağım. 


Bu yazıyı yazarken ‘vicdan’ kavramı üzerine çok düşündüm, okları yapabildiğimce kendime de doğrulttum. O zaman gördüm ki, insan vicdanı her zaman adil biçimde çalışmıyor. Kişinin vicdanı bazen sağırlaşıyor, bazen de yalnızca tercihlerine uygun, görüş alanına girebilen ve özdeşleşebildiği şeylere karşı duyarlı olabiliyor. Elbette çabalayarak görüş alanımızı genişletmek, daha fazla durum ve kişiyle özdeşlik kurabilmek olası ancak bunun da bir sınırı var. Bugün geldiğim noktada -en azından tek başına- insan vicdanına güvenemeyeceğimiz görüşüne daha yakın olduğumu söyleyebilirim. Tek başına, vicdana güvenme konusundaki çekincelerimi dört maddede toplamak mümkün:
  1. Evrimsel süreçte, güçlü olmak/hayatta kalmak amacı çoğu zaman vicdan duygusuna galip geliyor. Asıl amacımız yaşamımızı sürdürebilmek olduğundan, bazen vicdan önlerde gibi görünse de, tam gereksinim olduğu zamanlarda geri plana düşebiliyor.
  2. Vicdanı yaratan ahlak kuralları toplumdan topluma değişiyor. Bir toplum için namus meselesi sayılabilecek bir davranışın, başka toplumda yapılmaması saygısızlık olarak görülebiliyor. Din, ahlak, aile ve toplumsal kuralların biçimlendirdiği vicdan duygusu da doğal olarak farklı dine, farklı coğrafyaya, farklı kültüre ait her toplumda farklı görünümlerle karşımıza çıkabiliyor. (Yanlış anlamayı önleyecek ufak bir ekleme yapmakta yarar var: Vicdanın toplumdan topluma farklılık göstermesini bir kusur değil, tam tersine dünyadaki kültürel zenginliğin bir parçası olarak görmek gerekir. Dolayısıyla yazıdan, farklı vicdan anlayışlarını tekleştirmek gibi bir ulu amaç çıkarılmamalı. Tam tersine farklı düşüncelerin, farklı sanat yapıtlarının, farklı çözüm yöntemlerinin ortaya çıkabilmesi için bu çeşitliliğin sürmesi gerekli. Bizimse en azından diğer toplumların ve diğer insanların vicdan ölçütlerinin bizim kendi ölçütlerimizden farklı olabileceğini gözardı etmememiz gerekiyor.)
  3. Vicdan duygusu, toplumdan topluma, kültürden kültüre, coğrafyadan coğrafyaya değiştiği gibi, insandan insana da değişiyor. Çünkü vicdan, iyi bir eğitim sistemi, anne sıcaklığı, sevgiye dayalı bir aile ortamı, doğaya yakınlık, dürüst haber alma kaynakları, saydam bir toplum ve güçlü bir adalet duygusu gerektiriyor. Doğuşta hepimiz vicdansızken, aile, toplum, okul bizi yavaş, yavaş işliyor. Kapitalist bir anlayışın yönettiği dünyamızdaysa ne yazık ki eğitimde, adalette, yaşam koşullarında bir eşitlikten söz etmek olanaksız. Aynı toplumda yaşasa da farklı ailelerde veya farklı okullarda yetişen çocuklar, birbirinden çok farklı vicdan gelişimine sahip olabiliyor.
  4. Egemen güçler, kendi etkileri altındaki medyanın olanaklarını kullanarak, insanların vicdanlarını kendi çıkarları için yönlendirebiliyor.
Şimdi vicdanın köklerine uzanabiliriz.

Vicdan’ın Kaynakları: Aile, Toplum, Okul
Vicdan, ilk olarak ailede filizlenen, daha sonra toplum içinde ve okulda kendini geliştiren, yenileyen bir duygu. Hans Zulliger’in “Çocuk Vicdanı ve Biz1 adlı kitabında yer alan çocuklar, yanlış bir şey yapmadan önce bir iç ses duyduklarından söz ediyorlar. Bu iç ses, kimi zaman anne, kimi zaman baba, kimi zaman dini bir kişi, kimi zaman doğrudan tanrı, kimi zaman da öğretmen olabiliyor. Çocuk, yaptığı yanlışın sonunda kimin kuralını çiğneyeceğini düşünürse, onun sesini duyuyor içinde. Başkasına ait bir eşya ise, bu ses ona “alma” diyor, kötü bir söz etmek üzereyse “söyleme” diyor. Çocuklar pek çok örnekte bu sesin aslında sahibinin de kendi düşünceleri olduğunun farkında olduklarını ancak kaynağının başkaları olduğunu da belirtiyorlar. Bazı çocuklarda ise bu iç ses ne yazık ki hiç olmuyor, yani çocukta istenen biçimde bir vicdan duygusu gelişmiyor. Çocukta vicdan duygusunun gelişmemesindeki ana etkenler: Çocuğun içinde bulunduğu elverişsiz koşullar ile anne, baba, öğretmenlerin yanlış tutumları. Çocuk, bir yandan örnek alacağı, bir yandan da saygı duyacağı büyüklere ve toplumca benimsenmiş, herkesin uyması gereken ilkelere sahip olmalı. Örneğin Zulliger, bebeklere her ağladığında meme verilmemesi gerektiğini, annenin bebeğine ancak belli aralarla meme verebileceğini öğretmesi gerektiğini savunuyor. Bekleyen bebek, annesinin durumunu dikkate almayı ve ona saygı duymayı da öğreniyor, her istediğinde ağlayarak memeye ulaşan bebek ise, bencil bir anlayışa sahip olarak başka kişilerin haklarına saygı duymayı öğrenemiyor. Bu durum çocukla toplum arasına, ileride başka canlıların isteklerini, duygularını anlamasına engel olacak, bencillikle örülü bir duvar inşa edebiliyor. Annenin memeyle ilgili kurallarına uyan bebekte zamanla empati, dayanışma, işbirliği, vicdan ve sevgi duyguları gelişirken, bencillik yaparak her istediğinde memeye ulaşan bebekte kibir, hırs, güç duyguları öne çıkıyor. Bencil bebekte gelişemeyen vicdan ve sevgi duygularının yaratacağı yoksunluk, zamanla nefret, öç alma gibi kötücül davranışların da önünü açabiliyor.

Anne-baba ile başlayan vicdan eğitimi, toplumun içinde ve en çok da okulda gelişimini sürdürüyor. Uzmanlar, hem aile içinde, hem de okulda verilecek eğitimde, çocuğu vicdanlı olmaya yönelten şeyin ceza olmaması gerektiğini söylüyor. Çünkü, çocuğa sevgiyle yaklaşılan durumlarda, ailesinin, arkadaşlarının, öğretmeninin ve toplumun kendisine duyduğu sevgiyi kaybetmemek için çocuğun, kendiliğinden vicdanını kullanmaya başlayacağı düşünülüyor.

Özdeşleşme
Eğer çok uzakta bir ülkede, aynı sizin çocuğunuza benzeyen bir çocuğun resmini gördüğünüzde gözleriniz parlıyorsa ya da babanıza benzeyen bir kişiye ait üzücü bir resim gördüğünüzde siz de üzülüyorsanız, bunun ana nedeni, resim aracılığıyla kurduğunuz özdeşlik duygusu. Ancak bu kavramın bir de dış kümesi olduğunu unutmamak gerekli. Ne yazık ki insan, özdeşlik kuramadığı canlılara karşı aynı duyguları göstermekte zorlanıyor.


Burada bir örnek vermek istiyorum. Avustralya’ya 200 yıl önce dışarıdan getirilen kediler, evrimin içinde gelişen bir ekosistemin parçası olmadıkları için, diğer coğrafyadaki akrabalarından çok daha rahat yaşama şansı bulmuşlar. Avustralya’nın doğasında kedileri avlayarak nüfuslarını dengede tutacak bir canlı olmaması ancak kedilerin avlayabileceği çok çeşitli türler olması, kedi sayısının milyonları bulmasına ve zaman içinde çok sayıda türün de kedilerce avlanarak yok edilmesine neden olmuş. Yajın zamanda Avustralya devleti yöneticileri, türlerin yok olmasını engellemek için ağırlığı 15 kiloyu bulan bu vahşi kedilerden iki milyon tanesini öldürmeye karar verdi. Elbette benim amacım, bu konuyu tartışmak değil. Avustralya devletinin bu kararı, Türkiye’de çok büyük yankı uyandırdı, karşı kampanyalar düzenlendi, hatta bazı hayvanseverler, Avustralya hükümetini soykırım suçlusu ilan etmeye kadar vardırdılar işi. İlk bakışta, bu duyarlılık sevindirici gibi görünüyorsa da aslında yanıltıcı bir yönü var. Ben ülkemizde, pek çok canlı türü yok edilirken bu türden bir kampanyaya rastlamamıştım. Bu tepkinin ana nedeni, tüm canlıların yaşama hakkı değil, evlerinde besledikleri kediler yoluyla, Avustralya’daki kedilerle özdeşlik kuran hayvanseverlerin vicdanı. Hayvansever demek de doğru değil aslında. Çünkü, 2006 yılında kuş gribi nedeniyle iki buçuk milyondan fazla kanatlı hayvan öldürüldüğünde, hayvanseverler bu tür kampanyalar düzenlememişti. Köpek besleyenlerin, köpek yiyen ülkeleri barbarlıkla suçlaması, ancak yol boylarındaki tabelalarda ya da yemek listelerindeki kuzulara ağızları sulanarak bakmaları da benzer bir özdeşlik kurma veya kuramama durumunu gösteriyor bizlere.


Kısaca toplamak gerekirse, kendi düşüncemize, giyim tarzımıza, yaşam biçimimize, konuşmamıza, şivemize yakın kişilerle kolayca özdeşlik kurabiliyorken, farklı renkte, dilde, dinde, coğrafyadaki kişilerle özdeşlik kurmakta zorlanıyoruz. Filistin’de ölen bir çocuk için İsrail devletinin yetkilileri terörist yakıştırması yaparak çocuğa kara çalarken, bizim yöneticilerimiz bu çocuğun acısını içlerinde hissedip hüngür hüngür ağlayabiliyor. Ancak bizim yöneticilerimiz de aynı yaşta ölen, sol görüşlü bir direnişçi çocuğa meydanlarda kara çalıp, silahsız bir çocuğu öldüren polisi yargıdan kaçırıp, kollamakta bir sakınca görmüyor. Buradaki sınırı yeniden anımsayalım: Özdeşlik kuramamak, acıyı hissedememek doğal karşılanabilir ancak savaşta bile nefret diline yer olmamalı.

Medyanın Vicdanlar Üzerindeki Gücü
Umberto Eco’nun ‘Genç Bir Romancının İtirafları2 adlı kitabında ele aldığı konulardan birisi de ‘kurmaca karakterler’dir. Eco, bu bölümde Anna Karenina’nın gerçek dünyada var olmayan kurmaca bir karakter olduğunu bilmemize karşın, okurlar olarak onun için üzülmemizin nedenini sorgular. Eco, burada Karenina’nın yaşadıklarının ötesinde, okurun durumunun da önem taşıdığını belirtir. Okurun, kurmaca karakterler ve yaşamlarıyla özdeşleşmesi durumunda, romandaki olayları kendi yaşamındaymışçasına gerçekçi biçimde hissedebileceğini hatta ağlayabileceğini söyler Eco. Okur, romanda yer alan kişilerin ve olayların gerçek olmadığını bildiği halde, bunu açığa vurmaz, kurmaca karakterlerin başına gelenlere gönüllü olarak inanmayı sürdürür. Vicdan konusunu düşünürken, Umberto Eco’nun yazdıklarından farklı bir çıkarımda bulunabileceğimi fark ettim. Gerçek olayları biz yaşamadığımız sürece bir anlatıcının kaleminden okuyor ya da onun dilinden öğreniyoruz. Peki, biz burada gerçekten olayın kendisini mi okuyoruz, yoksa anlatıcının yazdıklarını mı? Daha doğrusu şöyle sorayım: Bir saldırıda bir çocuk ölmüş olsun. Biz o çocuğa mı üzülüyoruz, yoksa anlatıcının çocukla ilgili anlattığı acıklı öyküye mi? Günümüzde bu tür olayları genellikle gazete, televizyon gibi kaynaklardan öğrendiğimizi düşünürsek, ikinci seçeneğin doğru olduğunu göreceğiz. Yani duygularımızı harekete geçiren etken olayın kendisi değil, anlatıcının ifadeleri. Peki anlatıcının her ayrı olayda  aynı ifadeleri kullandığını söyleyebilir miyiz? Ne yazık ki bu soruya ‘evet’ demek olası değil.

Bir saldırıda ölen çocuk gazetelerde tam sayfa “Küçük Büşra’nın Hayalleri Yarım Kaldı” diye yer alırken, başka bir yerde ölen aynı yaştaki çocuk ise adıyla yaşı bile anılmadan, haberdeki toplam ölü sayısının içinde geçebilir. Bir çocuk, annesinin kucağında, okul arkadaşlarının çiçeklerle donattığı boş masasında, dedesinin kucağındaki fotoğraflarıyla verilirken, diğerinin kendi çocuğunuz veya yeğeninizle özdeşleştirebileceğiniz küçücük bir fotoğrafını bile bulamazsınız. Onlarla ilgili olarak tek bildiğiniz şey, kuru bir polis açıklamasından ibarettir: Bombardımanda ölmüşlerdir, evleri çökünce altında kalmışlardır, tekneleriyle denizin ortasında kaybolmuşlardır. Eğer haberi yazan kişi sizin üzülmemeniz gerektiğini düşünüyorsa, kendinizi özdeşleştirmeyi bir yana bırakın, ölenlerle aranıza bir duvar örecek bilgileri bile serpiştirebilir. Ölenlere 'kaçak' der, 'kaçakçı' der. Ustaca seçilen bu türden sıfatların arasında, ölü bedenlerle hırsızlık, arsızlık, saldırganlık gibi kavramlar birbirine yaklaşır. Ölen çocuklar, neredeyse her zaman suçsuzdur, en az Büşra kadar afacan olmamaları için de hiçbir neden yoktur. Aslında suçsuz olabileceklerini siz de bilirsiniz ama içinizden üzülmek gelmez işte. Hayat böyledir ya hani: tekneler batar, göçmenler boğulur, bombalar gidip de onları bulur. Haberin renksiz, kuru dili sizi öyle etkisi altına alır ki artık habercinin kaleminden, nesnel, duygusuz bir gerçekçilikle görmeye başlarsınız her şeyi.

Yazıya, vicdanlardan, boyundan büyük sorunları çözmesi beklenmemeli diye başlamıştım ancak buradan, vicdanı önemsizleştirmek gibi bir sonuç çıkarmak da yanlış olur. Bozuk bir eğitim düzeni, çıkarları peşinde koşan insanlar ve manipülasyon amacıyla çalışan medya güçlerinin ulaşıp da bozamadığı vicdanlar da var. Küçükken bir terör saldırısında babasını yitiren bir arkadaşım var. Bugüne kadar ağzından herhangi bir nefret, ötekileştirme, intikam sözü duymadım. Yaşadığı acı, onu başkalarını da anlamaya, herkesi kucaklayacak bir barışa yöneltmiş. Oysa, yaşamı boyunca terörden hiçbir tanıdığını kaybetmemiş nice insan tanıyorum ki dillerinden sadece zehir akıyor.


Sonuç olarak, kendi sevindiğimiz, üzüldüğümüz her olayda başka insanların da aynı derecede sevinip, üzülmesini beklemek, istediğimiz gibi davranmıyorlar diye onları suçlamak, çok da doğru değil gibi geliyor bana. Böyle bir beklenti, olsa olsa, karşı tarafı yapmacık bir gösteriye zorlayabilir. Oysa, belli bir inancı ya da ideolojiyi yaymak için sahnelenen yapay bir nefret ya da vicdan gösterisi ne kadar da mide bulandırıcı. Elbette insan, başkalarına ait her acıyı, her mutluluğu içselleştiremeyebilir. İçlerinde duymadıkları bir olay için, insanlardan zorla vicdanlı olmalarını istemek çok da anlamlı değil. Ancak herhangi bir nedenle özdeşleşemediğiniz bir kişiyi suçlamak, yargılamak, onun acılarıyla alay etmek, sevinçlerini gölgelemek de anlaşılır gibi değil. Herkese biraz daha hoşgörü çağrısında bulunmak ve kendi adımıza, başkalarının vicdanlarını gerçekleştirme biçimlerine saygı duyabilecek bir olgunluğa erişmek, bugün her şeyden çok daha önemli sanırım.

Kaynakça:
1- Zulliger, Hans (2014), Çocuk Vicdanı ve Biz, (İstanbul, Cem Yayınevi) - İkinci Baskı, Çev.Kamuran Şipal
2- Eco, Umberto (2011), Genç Bir Romancının İtirafları, (İstanbul, Kırmızı Kedi Yayınevi), Çev.İlknur Özdemir