21 Şubat 2015 Cumartesi

Komşum Hitler

İstanbul Şehir Tiyatrolarının 2014-2015 sezonunda sahneye koyduğu yeni oyunlardan biri de 'Komşum Hitler'.(1) Tolga Yeter yönetmenliğinde sahnelenen oyunu, Ali Cüneyd Kılcıoğlu yazmış. Ümraniye sahnesinde izlediğim ‘Komşum Hitler’de dramaturji Arzu Işıtman’a, sahne tasarımı Barış Dinçel’e, kostüm tasarımı Gamze Kuş’a, ışık tasarımı Mahmut Özdemir’e, efektler ise Nesin Coşkuner’e ait.


İzlenimlerime geçmeden önce bir fıkra anlatayım. Temel bir kitap yazmaya niyetlenir. Tek amacı kitabının çok satmasıdır. Ünlü bir yazara gidip, bir kitabın çok satması için en önemli şeyin ne olduğunu sorar. Yazar biraz düşünüp “kitabın adı” der. "Eğer bir kitabın çok satmasını istiyorsan adı çok önemlidir, kitabın adı üç temel öğeyi içermelidir ki bunlar seks, polisiye ve asalettir”. Temel birkaç gün sonra yazara geri gelip, kitabına vermeyi düşündüğü adı söyler: "Kontesi Kim Sikti?”. Ünlü yazar adı beğenir ancak kuşkuları vardır. Temel’e “eğer bu ada bir de din öğesi ekleyebilirsen, kitabın çok satacağından emin olabilirsin” der. Temel bir hafta sonra yeniden gelir. Bulduğu adı gururla söyler: "Allah Allah, Kontesi Kim Sikti?".

Komşum Hitler’i izledikten sonra ne yazık ki aklıma bu fıkra geldi. Oyunun adından da öte, bazı simgeler ve kavramlar, tavsiye üzerine oyuna sonradan eklenmiş gibi. Sıradan bir komedinin üzerine klişeler serpiştirip, toplumsal eleştiriler yapan bir yapıt çıkartabilmek ne yazık ki olası değil. Yazar oyunda faşizmi, sosyal medyayı, televizyon yayıncılığını, medya haberciliğini ve daha pek çok şeyi eleştirirken herhangi bir alt  metin, imge, ipucu ile sizi uğraştırmıyor. Arka odaya kapanan kişinin adı Hitler, sofradaki et de insan eti oldu mu al sana faşizm eleştirisi. İki ‘selfie’ çektikten sonra, cep telefonlarını tuvalete atıp, sifonu çektin miydi, ahanda sosyal medya eleştirisi. Mesajlar o kadar net ve katıksız ki, oyunun sonunda tüm izleyiciler, bilgilenmiş olarak çıkıyor okuldan. Pardon salondan.


Acaba odadaki kişinin adı Hitler değil de Marilyn Monroe olsaydı? Oyunun mesajı dışında hiçbir şey değişmezdi, sanırım. Çünkü, odadaki Hitler ile metnin bir ilgisi yok. “Hitler’le dans ettik”, “Hitler’in sırtındaki sivilceyi sıktım” gibi ıvır zıvır konuşmaları saymazsak odadaki Hitler’in oyuna adından başka bir katkısı yok. Eğer Hitler’in adı yeter diyorsanız, hemen kitabevinize gidip “Kontes”li kitabınızın siparişini verin.

Oyun klişeler içinde başlayıp, klişeler içinde bitiyor. Karakterler, Avrupa Yakası’ndan fırlamış gibi. Zengin, görgüsüz, maço patron ile özentili ve gösteriş meraklısı karısı sahnede, altı doldurulmamış, tek boyutlu, yapay karakterlere dönüşüyor. Eğer yazar, terfi etmek isteyen bir çalışanın, patronunu yemeğe davet etmesi üzerine yemekte gelişen komik olaylarla yetinseydi belki daha başarılı bir sonuç çıkabilirdi. Ancak bu karakterler ve diğer içi boş malzemeden büyük mesajlar veren bir başyapıt yapayım deyince, evdeki bulgur da gitmiş. Bana göre, oyunun en komik yerleri, felsefe yapmaya çalıştığı bölümler: “Biz kapının önünde miyiz, yoksa arkasında mı?”

Elbette, bu kadar emeğin boşa gittiğini söylemek doğru olmaz. Yalnızca, sahneyi görmek için bile oyuna gitmenizi öneririm. Dekor kendi başına, bir saat kırk beş dakikalık oyundan çok daha fazla şey anlatıyor. Oyunun soramadığı soruları, Barış Dinçel dekoruyla sorup, oyunda anlatılamayan öyküleri anlatıyor sanki. Kötü bir oyunda iyi bir oyunculuk olabilir mi derseniz, özellikle Işıl Zeynep Tangör’ün başarılı performansını izlemelisiniz. Diğer oyuncular da metnin izin verdiği ölçüde, işlerini başarıyla yapıyorlar.

Tüm eleştirilerime karşın, İstanbul Şehir Tiyatrolarını kutlarım. Şehir Tiyatroları daha fazla oyun yazarımıza kapılarını açmalı. Daha iyi oyunlar yazılması için yeni yazarlara gereksinimimiz var. Birinin beğendiğini bir başkası beğenmeyebilir veya tam tersi olabilir, önemli olan yeni yazarların oyunlarını sahneleme şansı bulabilmesi. Yeni yazarlara şans verilirken biraz daha seçici olunmasını beklemek de izleyici olarak en doğal hakkımız.

Kaynakça:
1-İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları, Komşum Hitler, http://www.ibb.gov.tr/sites/sehirtiyatrolari/tr-tr/sayfalar/Oyun.aspx?oyunid=444, Erişim Tarihi: 21.02.2015

8 Şubat 2015 Pazar

İstanbul’un Semt ve Sokak Adları

İstanbul’daki semt, mahalle, sokak adları giderek anlamını yitirmeye başladı. Geçen gün dolmuşla giderken bir yolcunun ‘Kaptan, Kemerdere’de ineceğim’ demesine sürücü ‘Serindere mi abi?’ diye yanıt verince bu gerekliliği iyice fark ettim. ‘Manyak mısınız lan, otobanda gidiyoruz, yolun bittiği yerde de binalar başlıyor, ne deresi, ne kemeri?’ diye araya girmek istedim ama dayak yerim diye düşünerek sesimi çıkaramadım. Dere gitmiş adı duruyor; su bitmiş, ağaçlar kesilmiş ama adları ayakta gibi çarpık bir durum var İstanbul’da. Tüm şehir büyük bir hızla betonlaşırken, ne yazık ki semt adları bu gelişmeye ayak uyduramamış. Öyle ki bugün ilkokul çağındaki çocuklar, yaşadıkları yerin görünümü ile adının arasında bir bağ kuramaz hale geldiler. Ben de bu durumun düzelmesi için, Mevlana’nın “ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol” sözünden hareketle, büyüklerimizden semt adlarını, bugünkü görünümlerine uygun olarak değiştirmelerini rica ediyorum.


Böylelikle, semt adlarına bakarak yanlış kararlar alabilecek kişilerin de zarar görmesini önlemiş olacağız. Nasıl mı? Bugün Koşuyolu’da koşmaya kalkarsanız en iyi olasılıkla bir minibüsün altında kalırsınız. Bostancı’da bostanı bırak toprak bulmanın bile olanağı yok. Durumumuz bu: Bağlarbaşı’da bağ, Cevizli’de ceviz, Fındıklı’da fındık yok artık. Küçükyalı’dan denize girmek için önce otobüse binmek gerekiyor. Fıstıkağacı’da fıstığı bırak, fıstığın ağaçta yetiştiğinden bile kimsenin haberi yok.


Semtleri kafamıza göre yıkıp, yeniden inşa ederken kimse dur demediğine göre adlarını değiştirirken de kimse itiraz etmez diye düşünüyorum. Ben aklıma gelen adları hızlıca yazdım, elbette daha güzelleri de bulunabilir ancak burada önemli olan bu adların güncel durum ile uyumlu olmaları. Böylece, yeni kuşaklar “ben Fındıklı’da yaşıyorum ama niye hiç Fındık ağacı göremiyorum?” gibi sorular sormayacak, semtiyle arasındaki yabancılaşma bitecek, sokağını daha çok benimseyecek. Umarım, ağaçları kesip, yerine gökdelen dikenler de bu önerime destek verirler. Bu değişiklikle, kazandıkları zafer taçlanmış, büyük kentsel dönüşümün adı da konmuş olacak.  Benim önerilerim şöyle:

Bostancı – Bastoncu
Yeşilpınar – Kartonpiyer
Fıstıkağacı – Sıvaharcı
Çiftlikköy – Ziftliköy
Fethi Paşa Korusu – Beton Drenaj Borusu
Soğanlık – Bilallik
Tarlabaşı – Dayıbaşı
Söğütlüçeşme – Oluklumukavva
Topağacı – Tretuvarcı
Zeytinlik – Rüşvetlik
Laleli – Hileli
Sakızağacı – Rantiyeci
Sıraselviler – Avemeler
Bağcılar – Yağcılar
Kuştepe – Kupontepe
Anadolukavağı – Viyadükayağı
Taşdelen – Gazbeton
Küçükyalı – Rasim Ozan Kütahyalı