24 Eylül 2014 Çarşamba

Polis Operasyonları

'Hep polis olmayı istedim' dersem yalan olur. Bendeki polislik merakı sonradan başladı. Sanırım üç yıl önceydi. Bir gazetede, Kumburgaz’da bir fuhuş operasyonunda, içerideki polisin, baskını başlatmak için dışarıdaki polisleri telefonla arayıp ‘Havalar ısındı, etekler kısaldı’ dediğini okumuştum. (1) Baskını başlatan bu parolayı duyduğum an etkilenmiştim. Operasyonu başlatan polisin biraz daha zamanı olsa, Bekir Sıtkı Erdoğan’ın ‘Yosma’ şiirine gireceğinden neredeyse emindim.

Bir yar sevdim, etekleri yeldirme,
Yeldirir sallanı sallanı kafir...
Sakın dedim, kimselere bildirme!
Bildirir sallanı sallanı kafir...

O günden sonra,  gazetelerin -daha önceden es geçtiğim- üçüncü sayfa haberlerini okumaya başladım. Operasyonun başarılı olup olmadığı, kimlerin tutuklandığı umrumda değildi, sonradan fark ettim ki ben sadece bir tek şeyi merak ediyordum: Operasyonu başlatan parola neydi? Okulda ağırlıklı olarak Shakespeare okumuş da mecburen eline silah tutturulmuş gibi görünüyordu bütün polisler, artık bana. Sanırım polisler de yaptıkları işten iyice sıkılmış, artık bu siktiriboktan operasyonların kimsenin ilgisini çekmeyeceğini anlamışlardı. Bu tekdüze baskınlardan ilginç bir haber yaratmak, kendi varoluş nedenlerini ortaya çıkarmak, renkli iç dünyalarını göstermek için tek fırsatları vardı: Parolalar. Sezar’ın hakkı Sezar’a. Polisler de bu fırsatı son derece iyi kullanıp, baskını dramatik bir yaklaşımla ele alarak, İstanbul’da ‘Bir Garip Orhan Veli’ ya da sahnede birer Hamlet’miş gibi, yaratıcılıklarını konuşturmaya başlamışlardı.

 (2)

Elbette her polisin ilgi alanı farklı. Baskını başlatan parolalarda kimi polis şiirsel göndermelerle öne çıkarken, kimi gündemdeki olayları yorumluyor, kimi de futbol dünyasına değiniyor. İşte size, futbol liginin başladığını müjdeleyen, bir masaj salonu operasyonu:

Avcılar’da faaliyet gösteren bir güzellik merkezine giren iki polis memuru, yaptırdıkları masajın ardından, kadınlardan birinin “Ekstra ücret verirsen ayaklarını yerden keserim. Çok rahatlarsın.” teklifini kabul etti. Üzerindeki kıyafetleri çıkaran kadın, müşteri zannettiği kişinin “Bu kadar yeter, polis” deyip kimliğini göstermesi üzerine, baygınlık geçirdi. Dışarıda bekleyen komiserini cep telefonundan arayan polis memuru, “Türkiye ligi start aldı” parolasıyla baskının startını verdi. (3)

Şu profesyonelliğe, şu gündeme değinmekteki inceliğe bakar mısınız lütfen. Ben bir okur olarak şunu söyleyebilirim ki, bu hikaye satar arkadaş. Futbol var, seks var, polisiye desen zaten var. Hemen ortalığı bulandırmayın, aklınıza takılan soruyu ben de biliyorum, polis kimliğini gösterdikten sonra, komiseri arayıp ‘Komiserim, operasyona başlayabiliriz’ dese olmaz mı? Zaten kimliğini açıklamışsın, daha ne parolası, ne Türkiye ligi diyorsanız, çok yanılıyorsunuz. Burada amaç operasyon yapmak değil, asıl amaç, gazetelerde yer alacak bir haber için en iyi senaryoyu yazıp en güzel sahneyi yaratmak. ‘Masaj ve Ötesi’ ekibi içinse hiç kaygılanmayın, onlar da bu oyunda yer alan figüranlar. Çantalarıyla yüzlerini kapattıkları fotoğrafları ertesi gün gazetede arayacaklar: ‘Kız biraz göbekli mi çıkmışım?’ Elbette oyun sahneye konduktan kısa süre sonra hepsi serbest kalacak.

Bu kez, 11 Eylül 2012 tarihindeki Türkiye-Estonya futbol maçı öncesinde Aksaray’daki bir gece kulübü baskınındayız. Alkol ve meyve siparişi veren dedektifler, masaya davet ettikleri kadınların bir gece için 500'er TL istemesi üzerine "Bugün Estonya'yı gollerle uğurlarız. İstersen iddiaya bile girerim." parolasıyla baskının startını veriyorlar. Baskının sonucunu bilmiyoruz ama Türkiye maçı 3-0 alıyor. (4)

Elbette sadece futbol değil, diğer spor dallarıyla ilgilenen polislerimiz de var. Örneğin, 17 Kasım 2013’te düzenlenen bir polis operasyonunu başlatan parola, aynı gün koşulan Avrasya Maratonu’nu gündeme getirerek, dikkatlerimizi atletizme çekiyordu. (5)

Polislerin bayramlarımız ve diğer özel günlerimizi unuttuğunu sanıyorsanız çok yanılıyorsunuz. 2010 yılında Ramazan Bayramından bir süre sonra yapılan bir operasyonda, polislerden biri dışarıda bekleyen amirlerine “Geçmiş bayramınız kutlu olsun. Ben Kumburgaz’dayım” parolasıyla baskının startını vermişti. (6) Bu operasyondan yaklaşık iki ay sonra yapılan başka bir baskının başlangıç parolasıysa, “Noel geliyor. Hazırlıklar tamam. Tek eksik sizsiniz” idi. (7)

Elbette polislerin başarısız bulduğum parolaları da var. Örneğin, 2011 Mayıs ayında yapılan bir operasyonda polislerin tercih ettiği parola: “Mayıs yağmuru devam ediyor mu? Burada müzik ve kızlar süper" idi. (8) Yine 2011 Mayıs ayında yapılan bir operasyonda, polis, baskını başlatmak için aşağıdaki parolayı kullanmıştı: “Komple bakım ve kızlar güzel. Sen de gel, katıl". (9) Biraz sert eleştiriyor olabilirim, kimse kusura bakmasın ama bizim polislerimizden beklediğimiz parolalar bunlar değil. Soruyorum size, bu tür estetikten yoksun, içinde yaratıcılığın y’si olmayan parolalar ile operasyonlar düzenlemek, teşkilatı yıpratmak isteyen gafillerin eline koz vermekten başka ne işe yarar? Parolaya bakın: 'Kızlar güzel, sen de katıl'. Bir söz sanatı yok, gündeme değinme yok, şiirsellik hak getire. Ben bunun gibi üç operasyon parolası daha okusam, sonrakileri okur muyum sanıyorsunuz? Bu polise “Oğlum sen ne yapıyorsun?” diye soracak bir amiri yok mu, bu kadar mı sahipsiz kaldı bu güzide teşkilat? Neyse biz konumuza dönelim.

Sanırım, bugüne kadar, gazetelerde yüzlerce fuhuş operasyonu okumuşumdur. Bu operasyonların ortak noktalarından birisi de polisin hayat kadınları ile sıkı bir pazarlık yapmasıdır. En başta anlamıyordum, “Beş yüz liraya da anlaşsam, pazarlıkla üç yüz liraya da düşürsem, iki dakika sonra baskın yapıp verdiğim parayı geri alacak olduktan sonra ne uğraşıyorum lan ben pazarlık yapmakla?” gibi bir düşünce geliyordu aklıma. Bir süre sonra bu düşüncemin yanlış olduğunu anladım. Polis burada, hem tutumlu olmak konusunda ince bir mesaj veriyor, hem de halkımıza gösteriyordu ki, en başta beş yüz isteyen zanlılar, üç yüz liraya kadar düşebiliyor. Dolayısıyla, ‘pazarlık yapmak ayıp olur’, ‘cimri görünürsem partnerimin gözünden düşerim’ gibi yargıların yersiz olduğu, her işte olduğu gibi bu alanda da halkımızın çatır çatır pazarlık yapabileceğini vurguluyordu polis bu davranışı ile. Ben, bin iki yüz liradan açılan fiyatı, dört yüz yirmi liraya kadar düşüren polisler olduğunu biliyorum. Hatta Kayseri’deki bir operasyonda polisin dört buçuk saatlik pazarlık sonunda, hayat kadını ile bedavaya anlaştığı, ancak baskın sonrasında, herhangi bir para alışverişi olmadığından hayat kadınının serbest kaldığını duymuştum. (10) Ayrıca, ücretler konusundaki bu bilgilendirme ile polis, piyasa fiyatları konusunda bilgisi olmayan vatandaşlarımızı da uyarmış oluyor. ‘İki yüz liran varsa hiç bulaşma’, ‘Beş yüzün varsa hepsini kaptırma’, ‘Bin liran varsa haftada üçe kadar yolu var, evde oturma’ şeklinde bir yönlendirme hizmeti sunuyor bizlere.

Bu operasyonlar öylesine ilgimi çekiyor ki bazen rüyamda kendimi polis olarak görüyorum. Geçenlerde rüyamda, adı Cafer olan bir uyuşturucu mafyasına baskın düzenleyen ekipteydim. Torbacılarla sıkı bir pazarlık yaptıktan sonra ödemeyi yapıp hemen kimliğimi açıkladım. O anda cep telefonumdan dışarıdaki ekibi arayarak ‘Cafer sıçtı, bez getir’ diyerek operasyonun startını verdim. Bir keresinde de (rüya tabii ki) teşkilatın içinde yürütülecek çok gizli bir operasyonun içindeyim. Fuhuş mafyası ile ortaklaşa çalışan kendi amirlerimize baskın yapıyoruz. Ben bir mekanda, görevini kötüye kullanan bu polisler ile gizlice buluşup, seslerini kaydettikten sonra, bunun bir baskın olduğunu söyleyip, dışarıdaki ekibe Can Baba'nın, ‘Belkim Bir Kertenkeleyim’ şiirinden aşağıdaki dizeleri göndererek startı veriyorum.

düdük çalar hırsızlanmış polisler
ben korkudan üstlerime işerdim
üç yıldızlı bir albaydı gökyüzü
karşısında önüm açık gezerdim.

Hayal dünyası işte. Ne yazık, polis olma yaşım geçti, bundan sonra operasyonlarda ancak hırsız olarak yer almam mümkün gibi görünüyor. Ben yine de, asıl olan sahneye konacak oyunun güzel olması, rolün kötüsü olmaz diye düşünüyorum. Yalnız, operasyonlara katılmak için iki tane şartım var: Bir, baskının startını verecek parolayı ben söyleceğim; İki, hırsız olursam yüzüm açık kalabilir ama eğer polis olursam, yüzümü kapatacağım.

Son bir uyarıyla yazımı bitireyim. Yeni sezonda izlediğim birkaç operasyonda, polislerde biraz tıkanmışlık görüyorum. Ortalıkta hep benzer parolalar dönüyor gibi geliyor artık bana. Bence polisler, daha özgür düşünmeli, söylenmemiş sözleri söylemeye cesaret etmeliler. Gerçek yaşama göndermede bulunmak isteyen polisler için, operasyon başlatacak birkaç parola örneği vererek yazımı noktalamak istiyorum. Parolaları, bana telif ödemeden rahatlıkla kullanabilirler. Zaten kendi sözleri:

“Çektim, sıktım üç tane” (11)
“İyi stres attık” (12)
“Hava sıcak da olsa, beyaz bereni takmayı unutma” (13)

Kaynakça
1- Doğan Haber Ajansı, 14.05.2011, http://www.dha.com.tr/havalar-isindi-etekler-kisaldi_161878.html, Erişim Tarihi: 23.09.2014
3- Habertürk, 23.08.2012, http://www.haberturk.com/gundem/haber/770167-kasik-masaji-boyle-bitti, Erişim Tarihi: 23.09.2014
4- Habertürk, 11.09.2012 http://www.haberturk.com/gundem/haber/775589-bu-kalcalara-erkekleriniz-bayiliyor, Erişim Tarihi: 23.09.2014
5- Sabah Gazetesi, 18.11.2013, http://www.sabah.com.tr/Yasam/2013/11/18/fuhus-baskinina-maraton-parolasi, Erişim Tarihi: 23.09.2014
6- Vatan Gazetesi, 20.10.2010, http://www.gazetevatan.com/-fuhus-ta-polis-parolasi--341711-gundem/, Erişim Tarihi: 23.09.2014
7- Takvim Gazetesi, 22.12.2010, http://www.takvim.com.tr/guncel/2010/12/22/venezueladan_transfer, Erişim Tarihi: 23.09.2014
8- Haber3.com, 05.05.2011, http://www.haber3.com/askin-baskini-olmaz-haberi-813503h.htm, Erişim Tarihi: 23.09.2014
9- Takvim Gazetesi, 13.05.2011,  http://www.takvim.com.tr/guncel/2011/05/13/sultan-sefasi, Erişim Tarihi: 23.09.2014
10- Külliyen yalan
11- Bianet.org, 04.12.2013, http://bianet.org/bianet/insan-haklari/151803-silahi-cektim-siktim-uc-tane-tamam-sus, Erişim Tarihi: 23.09.2014
13- Bianet.org, 20.01.2014, http://www.bianet.org/bianet/siyaset/152925-polislerin-beyaz-beresi-mecliste, Erişim Tarihi: 23.09.2014

16 Eylül 2014 Salı

Erdoğan'ın Gençliğe Hitabesi

Ülkemizi yönetenler, bir idealin peşinde koşuyorlarmış gibi sıklıkla ‘davamız’, ‘yolumuz’, ‘mücadelemiz’ gibi kavramları kullanıyorlar ancak yapılan işlere baktığınızda ortada gökdelenler, alışveriş merkezleri, duble yollar ve TOKİ’nin çirkin projelerinden başka bir şey yok. İnternete sızan konuşmaları dinlediğinizde, ilgilendikleri konuların hep, arsa paylaşımı, imar değişikliği veya ihalelerin kime gideceği ile ilgili konular olduğunu görüyorsunuz. SİT arazilerini imara açıp, ormanları kesip, gecekonduları yıkıp, tarihi mahalleleri yok edip sonra da bunların üzerine çirkin yapılar kondurmak hangi davanın, hangi mücadelenin amacı olabilir?


Ben yine de -sorumlu bir yurttaş olarak- kendilerine yardımcı olacak bir metin hazırladım. Sonuçta her dava adamının kendinden sonraki kuşaklara bırakacağı bir hitabesi, manifestosu olmalı. Eğer bu dönemin hitabesi yazılacaksa, bence aşağıdakine benzer bir şey olmalı:

Ey Türk Gençliği,

Birinci vazifen duble yol yapmaktır.

Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegane temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden yoksun bırakmak isteyecek düşmanların olacaktır. Yol genişletme ve stabilize çalışmaları da dahil olmak üzere tüm yol yapım faaliyetlerini engellemek isteyecek bu güçler, bütün dünyada emsali görülmemiş ağaçlandırma projelerini tamamlamış olabilirler. Cebren ve hile ile cennet vatanımızın kupon arsaları zaptedilmiş, imarlı alanlara ağaçlar dikilmiş, orman vasfını kaybetmiş 2B statüsündeki araziler yeniden yeşillenmiş olabilir. Asfalt fabrikalarına kilit vurulmuş, beton mikserleri depolarda unutulmuş, henüz birinci kat asfaltı atılmış yollar işgalcilerin lastik izleriyle harap edilmiş olabilir. Hatta iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, çevreci mihrakların siyasi emelleriyle birleştirmiş olabilirler. Bütün bunlardan daha elîm ve daha vahim olmak üzere Taksim Meydanı, alışveriş merkezi yapımına direnen çapulcuların eline geçmiş olabilir. Aziz halkımız, inşaatlarda ve madenlerde ölen işçilerin cenazelerine gitmekten yorgun düşmüş olabilir.

Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu durum ve şartlar içinde dahi, vazifen; avm, rezidans, köprü ve duble yol yapmaktır! Muhtaç olduğun arsa, iş makinesi ve testereler TÜRGEV’de mevcuttur!

12 Eylül 2014 Cuma

Summertime

Havalar biraz serinleyip okullar da açıldığına göre yaz bitiyor demektir. Ben de hazır güneş hala içimizi ısıtıyorken, bir caz ve yaz standardı olan Summertime’ı yazayım istedim. Summertime, müziği George Gershwin’e, librettosu DuBose Heyward’a ait olan, ilk kez 1935 yılında sahnelenmiş ünlü ‘Porgy ve Bess’ operasından bir arya.


Porgy ve Bess, 1920’li yıllarda, Charleston, Güney Carolina’da yer alan ‘Catfish Row’ adındaki hayali bir balıkçı kasabasında yaşayan siyah insanların basit yaşamını konu alıyor. Hem konusu, hem de Afro-Amerikan topluluğun yerel ezgilerine dokunan tınıları nedeniyle, Porgy ve Bess çok uzun yıllar gerçek bir opera yapıtı gibi değer görmemiştir. (Bu arada, Porgy ve Bess’in Afro-Amerikalıları anlatırken ırkçı bir tavra sahip olduğu yolundaki bazı eleştirilere de değinmekte yarar var. Ben operayı izlemediğim için bu konuda bir şey söyleyemeyeceğim ancak 1930’ların Amerikasında, siyahları konu alan ve halkın geleneksel ezgilerinden yola çıkarak bir opera yazan kişinin ırkçı bir bakış açısına sahip olması bana çok olası gelmiyor. Olsa olsa kendini döneminin ırkçı bakış açısından kurtaramadığı bazı bölümler veya yaklaşımlar olabilir.) (1)

Önce, Sir Simon Rattle yönetimindeki Londra Filarmoni Orkestrası eşliğinde Harolyn Blackwell’in eşsiz yorumuna kulak verelim:


Üç perde, dokuz sahneden oluşan 'Porgy ve Bess', Amerikada yaşayan Afrika kökenli, sıradan insanları konu alıyor. Gershwin, siyah çoğunluğa sahip bir mahalleyi canlandırırken, çeşitli halk çalgılarını da orkestraya dahil etmeyi ihmal etmemiş. Odağında imkansız bir aşk olan yapıtın erkek kahramanı Porgy, sakat bir dilenci, Bess ise bir sokak kadınıdır.

Gershwin ‘Porgy ve Bess’ için ‘Folk Opera’ terimini kullanmıştır. Gerçekten de hem oyuncu kadrosu, hem siyahları anlatan konusu, hem de müziğindeki Afro-Amerikan ezgilerine yakınlığı ile Porgy ve Bess’, ‘Folk Opera’ terimine çok uygun bir yapıt. Gershwin, böylesi bir operada müzikal bütünlüğün bozulmaması açısından, özgün halk ezgilerini kullanmak istemediğini ancak bu halk ezgilerinin benzerini yazdığını söylemiştir.

Aşağıdaki Mahalia Jakcson yorumu, Gershwin’in bu yaklaşımına bir gönderme içeriyor. Mahalia Jackson, Summertime’ı söyledikten sonra aynı parçanın devamıymış gibi bir Afro-Amerikan ilahisi olan  ‘Sometimes I Feel Like A Motherless Child’a geçiyor.


Mahalia Jackson'ın bir araya getirdiği iki parçada ortak bir yön daha var. İlk bakışta Summertime'ın, annenin kucağındaki çocuğuna güven veren sözleri ile, Motherless Child'ın annesiz büyüyen bir çocuğu anlatan sözleri çelişiyormuş gibi görünebilir. Oysa, Motherless Child'ın kölelik döneminde, ailesinden ayrılmak zorunda kalan bir çocuğun acısını anlatışıyla Summertime'da Clara'nın çocuğuna zarar veremeyeceğini söylediği korku aynı ortak acıya dayanıyor.

Clara çocuk bakıyor, kocası Jake’in de balıkçı olduğu düşünüldüğünde, bebeğine, babasının zengin olduğunu söylediği dize, bizim düşündüğümüzden daha az bir zenginliğe karşılık geliyor olsa gerek. Bir iki kaynakta Clara’nın aslında beyaz birisinin çocuğuna dadılık yaparken bu parçayı söylediği ve kucağındaki çocuğun kendisine ait olmadığı biçiminde yorumlara da rastladım ancak bu bana hiç de mantıklı gelmedi. Clara, kucağında uyutmaya çalıştığı kendi çocuğuna söylüyor şarkısını. Ya da ninni mi demeliyiz.

İlk dizesi Yahya Kemal’den aşırma, yine serbest bir çeviriyle Summertime (Hatalarınızı örtmenin en iyi yollarından birisi, yaptığınız işi serbest bir yaklaşımla yaptığınızı söylemektir) :

Summertime (2)
Rüya gibi bir yaz
Yaşamak nasıl da güzel
Suda sıçrayan balıklar
Ve pamuklar
Boy vermiş tarlada

Bebek, sen de sessiz ol biraz,
Hadi ağlama artık.
Bak! Babanda cukka sağlam,
Annense tam bir fıstık.

Günlerden bir gün,
Sen de kalkıp şarkı söyleyeceksin.
Kanatlarını vurup,
Göğe yükseleceksin.

Ama o güne dek,
Annenle baban,
Hep yanında olacak.

Bu eşsiz parçanın bugüne dek, yirmi beş binden fazla kaydı yapılmış. Son olarak, yeni hevesim, perdesiz gitarımla bir Summertime yorumu.


Kaynakça:
1- Summertime (Song), Wikipedia, http://en.wikipedia.org/wiki/Porgy_and_Bess, Erişim Tarihi: 11.09.2014
2- Summertime,
And the livin' is easy
Fish are jumpin'
And the cotton is high

Oh, Your daddy's rich
And your mamma's good lookin'
So hush little baby
Don't you cry

One of these mornings
You're going to rise up singing
Then you'll spread your wings
And you'll take to the sky

But until that morning
There's a'nothing can harm you
With your daddy and mammy standing by

8 Eylül 2014 Pazartesi

Türkiye İnşaat ve Taahhüt A.Ş.

Mevlana’nın “Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol” sözünden yola çıkarak bir öneride bulunmak istiyorum. Yıllardır ülkemizi yönetenler, çağdaş uygarlık eşiği, hukuk döşeği,  demokrasi kavşağı, medeniyetler beşiği falan gibi bir takım boş laflarla bizi oyaladılar ama durumumuz ortada. Bunca yıllık denemeden sonra 'görünmek istediğimiz gibi olmayı' beceremediğimize göre artık Mevlana’nın ilk tercihi olan 'olduğumuz gibi görünme' seçeneğine yönelmemizin ne sakıncası olabilir? Biz demokratik bir hukuk devleti kuramıyor olabiliriz ama şahane duble yollar yapıyoruz. Dünya sıralamasında bir üniversitemiz olmayabilir ama enteresan viyadüklerimiz var. Doğru düzgün bir sanayimiz yok ama içinde yeme, içme, sıçma gibi tüm gereksinimlerimizi karşılayabileceğimiz harikulade AVM’lerimiz var. O zaman neden başarılarımızı yükseltmek dururken biz hep başarısız olduğumuz konularda öne çıkmaya çalışıyoruz? Benim önerim artık, bize hiçbir zaman uymayan bu demokrasi, hukuk şapkalarını başımızdan çıkarıp, yerine inşaatçı baretlerimizi takmamız gerektiği yolunda. Önce atmamız gereken beş adımı sonra da bu uygulamadan sağlayacağımız beş ana yararı sıralamak istiyorum.



Atılması Gereken Adımlar : 
  1. Ülkenin şu anda Türkiye Cumhuriyeti olan adı Türkiye İnşaat ve Taahhüt A.Ş. olarak değiştirilsin. (Eğer beğenmediyseniz, Birleşik Anadolu Halkları Arsa ve Emlak Tanzim Koll.Şti. gibi daha farklı bir ad da olabilir.)
  2. Şanlı bayrağımızın sağ üst köşesine bir adet iş makinesi eklensin. Duble yol yapımında çalışan bir asfalt makinesi veya kepçesi havada bir dozer olabilir.
  3. Ülke yönetiminde cumhurbaşkanı, başbakan, bakanlar, milletvekilleri gibi kademeler olmasın. TBMM kapansın. Bir tane Baş Müteahhit ile ona bağlı yardımcı ve danışmanlar olsun.
  4. Anayasa ve yasalar kaldırılsın. Halkın uyacağı kurallar, baş müteahhit tarafından belirlenip, inşaatların önünde asılı DİKKAT diye başlayan tabelalar gibi her yana yazılsın. Uymayanın cezasını yargı değil, inşaatın silahlı, TOMA'lı bekçileri versin. Mahkemeler derhal kapatılsın.
  5. Seçimler yapılmasın. Ali Ağaoğlu, Mehmet Cengiz, Nihat Özdemir gibi inşaat sektörünün önde gelen işadamları, paraları oranında ülkenin/şirketin pay sahipleri olarak yönetim kuruluna girsinler. İnşaatçıların finansman, reklam, halkla ilişkiler gibi faaliyetlerine destek olmak üzere Aydın Doğan, Turgay Ciner, Ferit Şahenk gibi kişiler de yönetim ekibinde yer alsın. Bu kadro baş müteahhidin başkanlığında toplanıp gerekli kararları alsın. Şirketi dilediklerince yönetme, iyi bir fiyat yakaladıklarında uluslararası fonlara satma, başka şirketlerle birleştirme gibi kararları özgürce alma yetkisine sahip olsunlar.
Şimdi de bu adımların atılması ile sağlanacak yararlar üzerinde duralım.

Uygulamanın Yararları :
  1. Psikolojik Yarar ve Rahatlama : Bu değişiklikten sonra insanlar gerçekleri kabullenecek. Bizim paramız neden eğitime, sağlığa, sanata veya üretken yatırımlara gitmiyor da duble yollarla köprü yapımlarına gidiyor diye bağıranlar susacak. Sonuçta, inşaat firmasından opera ve tiyatrolar için bir hamle beklememiz mantıklı olmaz. Vatandaş artık devletinin kapasitesine göre gerçekçi taleplerde bulunacak. Yol isteyecek, bina isteyecek, köprü isteyecek.
  2. İsrafın Önlenmesi : İnşaat firması değil de demokratik  bir ülkeymiş gibi  davrandığımızda bir çok gereksiz masrafa neden oluyoruz. Örneğin seçimler. Seçim olsa da olmasa da üç beş tane para babasının belirleyeceği sonuçları, millete halkın iradesi diye göstermek için son derece gereksiz harcamalar yapıldığına hepimiz tanığız. Sonuç baş müteahhit ve yandaş firma sahiplerinin istediği gibi olacaksa bu kadar oyuna, dekora, sahneye ne gerek var. Mahkemeler de benzer bir boş harcama kalemi. Kimin aklanıp kimin hüküm giyeceğine baş müteahhit karar verecek olduktan sonra ben niye paramı mahkemelerde ziyan edeyim. Her mahkemede rol alan oyuncu ve dekorların parasına en azından iki metre asfalt atılsa fena mı olur.
  3. İnşaat Merkezli Düşünmenin Getireceği Kolaylık ve Özgüven : Demokrasiyi nasıl kuracağız, insan haklarını nasıl gerçekleştireceğiz diye yıllarca denemediğimiz yöntem, seçmediğimiz siyasetçi kalmadı. Hep başarısız olduk. Çünkü demokratik bir toplum kurmak çok çetrefilli bir iş. Oysa inşaat işinde sistem de yöntem de belli: Kaz temeli, at betonu, çökerse işçiye mezartaşı olur, tutarsa rantiyeciye bir faydası dokunur. Zaten önemli olan inşaatı nasıl yapacağımız değil, konuyu inşaata nasıl getireceğimiz. Örneğin sporla ilgili bir derdimiz varsa, bu stad yapmak olmalı. Konumuz müzikse eğer, işimiz konser salonu ve kültür merkezi inşa etmek olmalı. Diyanet denince akla cami yapmak gelmeli, turizm denince tesis, hukuk deyince adliye inşaatını anlamalıyız. Eski salonlar yıkılıp yıkılıp yeniden yapılmalı. Yollar, her gün, her saat, son gaz giden hafriyat kamyonlarıyla dolmalı. Her işin kıyısında köşesinde bir inşaat işi olmalı. Eğer böyle düşünmeyi başarırsak, yolda beton mikseri veya ormanda testere gördüğümüzde mutlu olacağız. Bir yerden toz yükselirse sevincimizden altımıza yapacak gökdelenler ve hafriyat kamyonlarıyla gurur duyacağız.
  4. Gazete İçin Kağıt Bulma Sorunu Bitecek, Beynimiz Gelişecek : Bu değişim sonunda, gazetelerin haftada bir verdikleri emlak ekleri dışında kalan sayfalar anlamını yitirecek. Gazeteler haftada bir kez olmak üzere sadece Emlak Eki olarak çıkabilecekler. Bu durum gereksiz atışmaların, cahilce atıp tutmaların, sayfa sayfa zırvalamanın, yalakalık üstüne destan yazmanın da sonunu getirecek. Böylece, inşaat sektöründe kullanılabilecek ağaçların gazete kağıdı olarak ziyan edilmesinin önüne geçilecek. Köşe yazarlığı son bulacak. İnsanlar, köşe yazarları olmadan, kendi beyinleri vasıtasıyla düşünmek durumunda kalacağından beyin fonksiyonları gelişecek.
  5. Gereksiz Beklentilerin Kaybolmasıyla Gerçek Mutluluk Sağlanacak : 'AB'ye bizi neden almıyorlar?', 'Olimpiyatları neden bize vermiyorlar?', 'Neden bize vize uygulanıyor?' gibi sorular ve beklentiler yüzünden, ülke olarak yıllardır üzüntü yaşıyoruz. Aslında olmayacağını bildiğimiz halde, yarım yamalak işlerimizi güzelce ambalajlayıp birilerine yutturabileceğimizi düşünüyoruz. Bu değişimle birlikte, artık AVM, rezidans ve duble yol dışında yöneticilerden bir beklentimiz kalmayacak. Zaten yönetim de bu beklentileri fazlasıyla karşılayacağından ülkedeki mutluluk düzeyi fark edilir biçimde artacak.

2 Eylül 2014 Salı

Bisiklet Kaskı İşe Yarıyor mu?

Zamanı az olan, sonuç odaklı kişiler için hemen yanıtı vereyim: Evet, yarıyor.

Şimdi, zamanı çok olan dostlarım için biraz ayrıntılara girebilirim. Türkiye’de ve dünyada çok tartışılan konulardan birisi kask kullanmanın gerekliliği. Hafta sonunda Yeniköy sahil yolunda karşılaştığımız bir bisiklet kazası üzerine bu konuda bir yazı yazmak istedim. Önce karşı görüşler.

Kask Karşıtı Görüşler
Son dönemlerde kask kullanımına karşı görüşlerde bir artış oldu. Bu görüşleri savunanların içinde akademisyenler bile var. Önce karşı görüştekiler ne söylüyor, bir bakmakta yarar var. Bisikletim adlı blogda yer alan 'Kask Takmak veya Takmamak' başlıklı yazıda bu görüşleri topluca okuyabilirsiniz.(1) Ancak ne yazık ki, kaynak olarak gösterdiği yazılarda yer alan bilgileri biraz eksik aktarmış blog yazarı. Yazıdaki iki temel karşı savı irdeleyelim:

  • Yayalar bisikletlilere göre daha fazla sayıda kafa yaralanması olayına konu olmaktadırlar. O zaman yayalar da kask taksın.
Dünyadaki yaya sayısı ile bisikletli sayısı aynı değil. Üstelik yayaların yollarda geçirdiği zamanla bisikletlilerin trafikte geçirdiği süreler de aynı değil. Bu istatistikten bu sonucu çıkarmak, tehlikeli bir denizde yüzerken ölen insan sayısı ile aynı denizde yüzerken ölen balık sayısını kıyaslayıp, “balıklar da orada denize girmesin o zaman” demek kadar saçma.

  • Kask kullanmanın yaralanma riskini artırdığını biliyor musunuz?
Bu bilgi, bir araştırma sonucunun yanlış yorumlanmasından kaynaklanıyor. Aslında karşı görüşün yer aldığı bu blog yerine, bloga kaynak olan Howie Chong’un yazısını okumanızı öneririm. Orijinal yazı şöyle başlıyor. “Ciddi bir kaza yaşarsanız, başınızdaki kask, büyük olasılıkla sizin yaşamınızı kurtaracaktır.” Yazar bu giriş ile bir nebze de olsa üzerinden sorumluluğu atıyor. Chong, daha sonra bu bilgiyi irdeleyip, kask takmamayı yaşamımızdaki başka risklerle kıyaslıyor ve kask takmanın olumsuz olabileceği bazı yönleri sıralıyor. (2)

Öncelikle söylememiz gerekiyor ki, yukarıdaki bilgi yanlış. Chong, Baths Üniversitesinde yapılan bir araştırmanın sonuçlarına göre, motorlu araç sürücülerinin, araç ile bisiklet arasında bıraktıkları mesafeyi ölçerek, kask takan bisikletliler ile kask takmayan bisikletliler arasında bir fark bulunduğunu ve motorlu araçların, kask takmayan bisikletlilerin daha uzağından geçme eğiliminde olduğunu söylüyor. Ben bu bilginin doğru olduğuna inanıyorum. Çünkü ben de dingilleri eğri, yan yatmış bir kamyonun daha uzağından geçmeye çalışırım. Yol kenarında bir yetişkin kadın varsa normal hızımda, gençler varsa biraz daha düşük, çocuklar ve hayvanlar varsa her an durabilecek bir hızda geçerim yanlarından. Ancak daha güvenli seyretmek için aracımın tamponunu söküp, dingilini eğip, lastiklerini her an yerinden çıkacakmış gibi bir hale getirip insanların bana karşı daha dikkatli olmalarını da sağlamıyorum. Kendi güvenliğimi düşürerek başkalarının bana karşı daha dikkatli olmasını sağlamak bana çok parlak bir fikir gibi gelmiyor. Aslında, parlak fikri bir yana bırakın, bu yaklaşım sokakta sarhoşlara kimse bulaşmıyor diye -bir güvenlik önlemi olarak- kafayı çekip sokağa çıkmak kadar saçma. Bu araştırma büyük olasılıkla İngiltere’de yapılmıştır. Kimse kusura bakmasın, ben İngiltere’deki bir araştırmanın sonuçlarına dayanarak, Türkiye’de güvenliğimi azaltıp, canımı araç sürücülerinin insafına emanet edemem.

Kaskla İlgili Gerçekler
Şimdi bunları bırakıp gerçek bilgilere yönelelim. Öncelikle, birkaç bilimsel çalışmanın sonuçlarını özet olarak vereyim:
  • 1989 yılında The New England Journal of Medicine’da yayınlanan bisiklet kasklarının işe yaraması ile ilgili bir çalışmada, 3 farklı grupta incelenen yaklaşık 1.200 vakada, kask kullanımının kafa yaralanmalarını % 85 oranında azalttığı belirlenmiştir. (3)
  • 1996 yılında The Journal of The American Medical Association’da yayınlanan aynı konulu araştırmada, 3.390 tane bisiklet kazasına bağlı yaralanma incelenmiş. 3 farklı yaş grubu ve üç farklı yaralanma kategorisi (Kafa yaralanmaları, beyin travmaları, ciddi beyin travmaları) üzerinde yapılan çalışmada tüm yaş grupları ve yaralanma kategorileri için benzer sonuçlar bulunmuş: Kask takmak, yaralanma riskini % 69 - % 74 oranında azaltmaktadır. (4)
  • Avustralya’da, 2001-2009 yılları arasındaki 6.745 bisiklet kazasını inceleyen araştırma da benzer bir sonuca ulaşıyor: Kask kullanmak, kafadan yaralanma riskini % 74 oranında azaltmaktadır. Ayrıca bu araştırmada, kask kullanmayan sürücülerin daha riskli bir sürüş sergilediklerinin saptandığı da belirtiliyor. (5)
  • ABD genelinde 1984 – 1988 yılları arasındaki 2.985 kafa yaralanmasına bağlı ölümlü bisiklet kazası (kafa yaralanmalarına bağlı ölümlü kazalar, tüm ölümlü bisiklet kazalarının % 62’si oranında) kazalar üzerinde yapılan bir araştırmada, kask kullanılsaydı bu kazalarda ölen 2.500 kişinin kurtulabileceği belirlenmiş. Eğer kask takmış olsalardı, 905.752 kafa yaralanmasının 757.000 tanesinde bu yaralanma da olmayacaktı. Bu çalışmada yaralanma ve ölümler için bulunan kaskın koruyuculuk oranı: % 84 (6)

Peki neden kask takma konusunda isteksiz olanlar var?
Bu konuda yapılan bir araştırmada, kask takmayan sürücülerin ‘rahat olmadığı’, ‘güzel görünmediği’, ‘havalandırması yeterli olmadığı’, ‘bir kaskı olmadığı’ gibi gerekçeler ileri sürdükleri belirlenmiş. (7) Kask üreticisi firmalar bu konulara dikkat ederek kask kullanımının artmasına katkı sağlayabilirler. Bu arada araştırmaların tümünün zengin ülkelerde yapıldığını unutmayalım. Bisiklet, düşük gelire sahip insanların yaşadığı az gelişmiş (ne demekse) ülkelerde de yoğun olarak kullanılıyor. Kuşkusuz bu ülkelerde kask kullanımı daha az, yollar daha yetersiz, motorlu araçlar daha bakımsız olacağından benzer bir araştırmada çok daha çarpıcı sonuçlar çıkmasını beklemek de yanlış olmaz.

Kazalardan Örnekler
  • Bizim gördüğümüz Yeniköy sahilinde, bisiklet ile burundan çarpışan bir aracın, kaza sonrası fotoğrafı. (Fotoğrafı, yaralı arkadaşımız ambulans ile hastaneye kaldırıldıktan sonra bisiklet kullanıcıları için bir uyarı olabilir diye çektim.) Öğrendiğimiz kadarıyla yaralı bisikletçi Can arkadaşımız kaza sırasında kask takıyordu ve şu an için yaşamsal bir tehlikesi bulunmuyor. Umarız en kısa sürede eski sağlığına kavuşur. (8)

Çarpışma sonrasında bisikletten ayrılıp araca çarpan bisikletli arkadaşımızın aracın üzerinde neden olduğu çöküntüye bakarak, kazaların ne kadar şiddetli bir çarpışma yaratabileceğini ve başımızda kask olmazsa nasıl bir sonuç doğuracağını düşünmenizi istiyorum.

  • Şimdi de kaskın kafayı nasıl koruduğunu görmek için başka bir bisikletlinin başına gelenlere bakalım. (Videoda yaralanma görüntüsü yok)


  • Sadece karşıya doğru takla atılan düşüşlerde değil yan düşülerde de kafa yaralanmaları olabiliyor. Aşağıdaki video bir yarıştan alınmış da olsa kaygan zeminlerde hepimizin başına gelebilecek türden bir düşüş. (Videoyu 1:00'dan başlatmak için videonun altında yer alan linke tıklayabilirsiniz. Videoda 1:00 – 1:06 arasındaki kaza, bir yaralanma görüntüsü içermiyor. )

  • Aşağıdaki videoda ise bisiklet kazalarının sonrasına ilişkin ciddi yaralanma görüntüleri ve kask kullanımına ilişkin bilgiler var. Bisikletten soğumadan kaskınıza ısınmanızı sağlayacaksa izleyin, yoksa izlemeyin.

  • Aşağıdaki videoda bir kaza sonrasında kaskın durumu görünüyor, eğer kask olmasaydı bu aşağıdaki video da olmayacaktı.

Kask Seçimi
Bu kadar kötü görüntüden sonra eğer kask kullanmaya karar verdiysek, şimdi de nasıl bir kask almalıyız konusuna bakalım. Eğer işe gitmek, gezmek, bakkala gitmek gibi amaçlarla bisiklet kullanıyorsanız aşağıdaki resimde sol yanda görülen, bisiklet mağazalarında bulabileceğiniz, CE standartlarına sahip, kaliteli bir kask edinmenizde yarar var ancak standart bisiklet kasklarının yüzün orta ve alt tarafındaki yaralanmalarda pek bir işe yaramadığını unutmayın. 



Kaskım var nasılsa diyerek hızlı bisiklet kullanmaya veya fazla risk almaya kalkarsanız bu hatanın sonu felaket olabilir. Eğer tehlikeli inişleri ve zor arazi koşullarını seviyorsanız rahatınızdan biraz fedakarlık ederek sağ taraftaki kasklara yönelmeniz gerek. Kaskımız başımıza tam oturmalı ve kaza sırasında fırlayıp gitmeyecek kadar sıkı olmalı. Bütün bunları yazdıktan sonra elbette şunu da söylemeliyim: Kask kullanmak istemeyen sürücünün tercihine de saygı duymak gerek. Eğer kişi kask takmak istemiyorsa, bu onun kişisel tercihidir. Ancak anne babalar ve bazı bisikletçiler çevrelerindeki bilgi kirliliğinin de etkisinde kalarak kaskı gereksiz bir araç olarak görebiliyorlar. Benim gözümde, bu tür tercihler -eğer kişi doğru bilgilere sahipse- bir anlam kazanıyor.

Sadece bisikletliler değil trafikteki diğer kullanıcılar da kask kullanımını desteklemeli. Olası bir kaza durumunda, karşınızdaki bisikletliye ne kadar az zarar gelirse, sizler de o kadar az üzülürsünüz. (Başkasının kaskından rahatsız olan kimse yoktur diye düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Dünyada bunun tek istisnası bizim Çevik Kuvvet'tir. Bildiğiniz gibi Çevik Kuvvet, direnişçilerin kask kullanımına karşı. Oysa kask bir savunma aracı ve kimse kaskıyla birisine zarar vermiyor. Solunum yollarını etkileyen gaz fişekleri, bazen ‘yanlışlıkla’ baş hizasından atılabilir diye kask taktığınızda hemen nazikçe uyarıyorlar: “Çıkart lan onu”. Eğer insanları başından vurup öldürme niyetiniz yoksa, neden başkasının kaskından rahatsız olursunuz ki, anlamıyorum. Neyse, konumuz bu değil.)

Kask Takmanın Diğer Avantajları:
  1. Ülkemizdeki motorlu araç sakinleri, arabalarının temizliğine aşırı önem verdiklerinden, bitirdikleri yiyecek ve içeceklerin kutularını, bakteri oluşmasına fırsat tanımadan arabalarının camlarından dışarı sallarlar. Bu coğrafyada pedal çeviren her bisikletçi, solundaki arabanın camı aşağı indiğinde, içeriden gelmesi muhtemel nesnelere karşı kendisini psikolojik olarak hazırlar. Hem deneyimli, hem de kasklı bir bisikletçi ise aracın plakasına, markasına, rengine bakarak birazdan gelecek nesnenin kola kutusu mu, bira şişesi mi yoksa mısır koçanı mı olacağını doğru tahmin ederek kaskını ona göre konumlandırır. Gelen materyal, usta sürücünün kaskından sekerek yeniden aracın üstüne doğru yol alır.
  2. Kask sadece kaza anında değil kaza sonrasında da işe yarar. Kaza sonrasında bisikletinize çarpan aracın sahibi şoka girebilir. Ülkemizde şoka giren sürücü istemsiz olarak, koltuğun kenarındaki levyeyi eline alıp, karşı tarafın kafasına indirmeye başlar. Bu tür durumlarda -eğer kafanızda kask varsa- güven içinde karşınızdaki sürücüyü tokatlayarak şoktan çıkmasını sağlayabilirsiniz.
  3. Bisikletten inmekle kaskınızın işi bitmez. Kaskınızın bağlarını bir sepetin sapı gibi düşünerek ters tuttuğunuzda, kaskınız son derece gösterişli bir alışveriş sepetine dönüşür. Profesyonel bir bisikletçi, orta büyüklükteki bir kaska, bir kalıp peynir, bir somun ekmek, yarım kilo domates ve içeceklerini sığdırabilir. (Bisikletçinin poşetle işi olmaz)
  4. Arazide yemek yaparken, kaskınızdan  makarna süzgeci olarak yararlanabilirsiniz. Farklı lezzetler peşinde değilseniz, makarnanın sosunu kaskın içinde değil de tabağınızda ilave etmenizi öneririm.
  5. Bir saatin üzerinde kask takan kişi, 70’li yılların filmlerinden fırlamış gibi dalgalı saçlara sahip olur. Kaskını çıkarttığında, çevresinde, kendiliğinden büyüyen bir ilgi halkası oluşur.
  6. Kaskını bağlayan bisikletçi, üstten kaskın, alttan da bağların sıkıştırması sonucunda tombikleşir. Yanakları şişer, tam sıkmalık olur. 
Kaynakça:
1- Kask takmak veya takmamak?, Bisikletim, http://bisikletim.wordpress.com/2014/05/05/bisiklette-kask-takmak/ , Erişim Tarihi: 31.08.2014
2- Why It Makes Sense To Bike Without A Helmet, Howie Chong, http://www.howiechong.com/journal/2014/2/bike-helmets#.VAQoA8VKiSp , Erişim Tarihi: 31.08.2014
3- Robert S. Thompson, M.D., Frederick P. Rivara, M.D., M.P.H., and Diane C. Thompson, M.S., A Case-Control Study of the Effectiveness of Bicycle Safety Helmets, N Engl J Med 1989; 320:1361-1367May 25, 1989, http://www.nejm.org/doi/full/10.1056/NEJM198905253202101 , Erişim Tarihi: 31.08.2014
4- Diane C. Thompson, MS; Frederick P. Rivara, MD, MPH; Robert S. Thompson, MD JAMA. 1996;276(24):1968-1973., Effectiveness of Bicycle Safety Helmets in Preventing Head Injuries A Case-Control Study (December 1996, Vol 276, No. 24)  http://jama.jamanetwork.com/article.aspx?articleid=412317#References , Erişim Tarihi: 31.08.2014
5- M.R. Bambacha, R.J. Mitchella, R.H. Grzebietaa, J. Olivierb, The effectiveness of helmets in bicycle collisions with motor vehicles: A case–control study, Elsevier (Volume 53, 1 April 2013), http://www.sciencedirect.com/science/article/pii/S0001457513000183 , Erişim Tarihi: 31.08.2014
6- Jeffrey J. Sacks, MD, MPH; Patricia Holmgreen, MS; Suzanne M. Smith, MD; Daniel M. Sosin, MD, December 4, 1991, Bicycle-Associated Head Injuries and Deaths in the United States From 1984 Through 1988 How Many Are Preventable?, JAMA. 1991;266(21):3016-3018, http://jama.jamanetwork.com/article.aspx?articleid=393673 , Erişim Tarihi: 31.08.2014
7- Finnoff JT1, Laskowski ER, Altman KL, Diehl NN., Barriers To Bicycle Helmet Use, Pediatrics. 2001 Jul;108(1):E4.,
http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/11433083 , Erişim Tarihi: 31.08.2014
8-Yeniköy - Avusturya Konsolosluğu Civarı Kaza, Bisikletforum,  http://www.bisikletforum.com/showthread.php?t=140547 , Erişim Tarihi: 31.08.2014