28 Ağustos 2014 Perşembe

Neyzen Tevfik

Bu sefer tersten başlayalım. Neyzen Tevfik, 28 Ocak 1953’te 74 yaşındayken ölmüştür. Cenaze namazı Beşiktaş’taki Sinan Paşa Camisinde kılınır. Caminin çevresindeki sokaklar, sokaklardaki kahveler, Barbaros Bulvarına kadar insanla doludur. Cenazede doktor, memur, profesör, sanatçı gibi şehrin ileri gelenlerinin yan sıra kılıklarına çeki düzen vermeye çalışan çok sayıda sarhoş, sokak serserisi ve düşkün de göze çarpar. Neyzen’i anlamak isteyen kişi için bu cenaze tablosunun çok önemli olduğunu düşünüyorum. (1)


Neyzen’in kendisini “bir yarım Mevlevi, diğer yarım Bektaşi” diye tanımladığı söylenir. Aşağıda, Neyzen Tevfik’in mezar taşında yer alan dörtlük de bu tanıma uyuyor:

Sen surete bakmakla hüküm verme sakın,
Gel sîreti gör: Hakkı temaşa ediyor.
Hep Neyzen’i sarhoş görüyorsan ne çıkar;
Meyhanede bak Kâbe’yi inşa ediyor!


Neyzen Tevfik’in mezarı, Kartal’dan Atalar’a giden minibüs yolunda yer alan Endüstri Meslek Lisesinin yanındaki Kartal Merkez Mezarlığı'nda bulunuyor. Neyzen Tevfik’le Kartal’ın bağı nedir bilmesem de Kartal Belediyesi, 2010 yılında Kartal Meydanına Neyzen Tevfik için bir de heykel yaptırarak onu iyice sahiplendi.  




Heykel demişken, hadi Beşiktaş’a dönelim. Beşiktaş'taki, ünlü Türk amirali Barbaros Hayrettin Paşa anısına dikilen heykeli bilirsiniz.  Bu heykel 1944 yılında Zühtü Müridoğlu ve Ali Hadi Bara tarafından bronz dökümden yapılmış. Heykelin yan tarafındaki levhada ise ünlü şair Yahya Kemal’in “Süleymaniye’de Bir Bayram Sabahı” şiirinden alınmış dizeler bulunmaktadır. (2)






Deniz ufkunda bu top sesleri nereden geliyor ?
Barbaros belki donanmayla seferden geliyor
Adalardan mı? Tunus'tan mı? Cezayir'den mi?
Hür ufuklarda donanmış iki yüz pare gemi
‘Yeni doğmuş ay’ı baktıkları yerden geliyor.
O mübarek gemiler hangi seferden geliyor ?
                               Yahya Kemal Beyatlı

Neyzen Tevfik, bu anıtın altındaki dizeleri beğenmemiş olsa gerek ki Yahya Kemal’in şiiri için aşağıdaki dörtlüğü yazmış:

Edebi bilgini, Hayrettin Kaptan,
Beş asır önceden biliyor gibi.
Ikına ıkına yazdığı şi’re
Barbaros kıçını siliyor gibi!
                                 (1948)

Neyzen’in Talat Paşa için yazdığı pek bilinmeyen bir şiiri vardır. Talat Paşa, Osmanlı’nın 1.Dünya Savaşı'ndan yenilgi ile ayrılacağını görünce, İttihat ve Terakki'nin önde gelenleriyle birlikte, 3 Kasım 1918'de İstanbul limanında bekleyen bir Alman denizaltısı ile Berlin'e kaçar. (3)

Bunu haber alan Neyzen Tevfik de Talat Paşa için aşağıdaki dörtlüğü yazar:

Fırka parti diye halkın boğazından sıkarak
Milletin on senedir olmuş idi mengenesi.
Kazdığı çâh-ı belaya yine kendi düştü,
Örsünü, kıskacını siktiğimin çingenesi.
                                                   (1918)




Neyzen Tevfik’in çoğu şiiri bugün bizim anlayabileceğimiz dilde değil. Şiirleri eski dilde yazılmış olmasına karşın dilinin kemiğinin olmaması, onu yeni kuşaklarla buluşturdu. Müziğinin evrensel dili ise, hiç eskimeden dün olduğu gibi bugünde aynı coşkuyu yaşatıyor bizlere. Genellikle sarhoş olduğundan plak kayıtları zorlukla yapılmış da olsa arşivde yüze yakın plak kaydı bulunuyor. Hazır Neyzen’in sarhoşluğuna gelmişken, doğruluğu tartışmalı bir anekdot aktarayım: Bir gün Mustafa Kemal‘in daveti ile ikisinin birlikte rakı içtikleri söylenir. Anlatıldığına göre, Neyzen Tevfik rakının yanında bir kase, bir ekmek ve kaşık da istemiş. Rakıyı kaseye boşaltıp, içine ekmek doğradıktan sonra da bir güzel kaşıklamış. Rivayete göre Mustafa Kemal de bunu görünce "pes" demiş.

Neyzen Tevfik'in yaşamında hastanelerin özel bir yeri vardır. 1927 yılında sara nöbeti ve alkol yüzünden Topbaşı Tımarhanesi ve Zeynep Kamil Hastanesi’nde tedavi görmeye başlar.  40’lı yıllarda ise doktor dostları sayesinde Bakırköy Akıl Hastanesi’nin 21.Koğuşu ona ayrılır. Neyzen Tevfik, sonraki yaşamında canı istediği zaman 21.Koğuşa gelip yatıp, dinlenmiştir. O günlerde doktorlar, içkiyi kesin olarak yasaklamışlar Neyzen Tevfik’e. Bir gün Peyami Safa, ziyaretine gitmiş Neyzen Tevfik’in ve odanın bir köşesinde bir fıçı şarap görmüş:

- Bu ne üstat, hani artık içmeyecektin?
- Ne yaparsın oğul, içmezsem kuvvetten düşüyorum.
- İçkinin ne faydası oluyor ki kuvvetine?
- Bak bu fıçı buraya geldiğinde yerinden kıpırdatamıyordum, şimdi tek elimle bile kaldırabiliyorum.

Neyzen Tevfik ile Mehmet Akif’in dostlukları da bugünün kutuplaşmış Türkiye’sinden bakınca, insana tuhaf görünür. Gençlik yıllarında Tevfik, Akif’e ney öğretirken, Akif de Tevfik’e Arapça, Farsça ve Fransızca öğretmiştir. Dostlukları öylesine güçlüdür ki, Neyzen Tevfik 1928 yılında, dostu Mehmet Akif’i ziyaret için Mısır’a gitmiş ve bir yıla yakın bir süre yanında kalmıştır.

Bir müzik arası verelim mi, piyanocu Ercan Özaksoy’un Neyzen Tevfik'in bir şiiri üzerine yaptığı bestesi. Kolaydaysa kulaklığınızı takın, kontrbası Kağan Yıldız çalıyor. Bas sesleri duyamıyorsanız çok şey kaçırıyorsunuz. (İkinci dörtlükte nedenini anlamadığım bir söz değişimi var, oysa şiirin can alıcı bir satırı).


Bu şiiri neden bu kadar çok sevdiğimi, gerçek dostlarıma bakınca anlıyorum. Sayıları az olabilir belki ama tarifleri aşağıdaki gibi.

Şairler Sofrası Parkı / Beşiktaş
KOŞMA
Hicran kucağında tuttuğun sırdaş,
Çağlamış bulanmış durulmuş olsun,
Sözüne sazına güven de yanaş,
Kulağı ezelden burulmuş olsun.

Boş kafa gezdiren seyyahlar gibi,
Keşkülünün delik çıkmasın dibi,
Arifden anlasın seçsin garibi,
Hakikat yolunda yorulmuş olsun.

Taban tepmiş olan gam kervanında,
Dostunu konuklar tatlı canında,
Koçlar gibi duran pir meydanında,
Aslanlar yurdunda kurulmuş olsun.

Gel dese de bakma nakes aşına,
Bir fırsat arar da kakar başına,
Dostun namert dehrin mihenk taşına,
Felaket pazarında vurulmuş olsun.

Duysun aşkın elindeki rebabı,
Okunsun alnında çile kitabı,
Neyzen gibi günahının hesabı,
Mezara girmeden sorulmuş olsun.
                 (Çemberlitaş, 1908)

Günümüzde içinde küfür geçen her şiiri Neyzen Tevfik’in veya Can Yücel’in sanmak moda oldu. Aşağıdakine benzer pek çok şiir aslında Neyzen Tevfik’e ait olmamakla birlikte, insanlar tarafından Neyzen Tevfik imzasıyla sağda solda dolaştırılıyor.

Be Hey Dürzü
Ne ararsın tanrı ile aramda,
Sen kimsin ki orucumu sorarsın,
Hakikaten gözün yoksa haramda,
Başı açığa niye türban sorarsın.
……..
İşgaldeki hali sakın unutma,
Atatürke dil uzatma sebebsiz,
Sen anandan yine çıkardın amma,
Baban kimdi bilemezdin şerefsiz.
                         Mutlu Çelik (1994)

Neyzen Tevfik’in küfürleri çok daha ağır da olsa, yukarıdakine benzer bir nefret diline sahip değil. Onda küfürler, mizah, insan sevgisi ve Mevlevilik ile iç içe geçmiş durumda. Başkaları ne kadar alıyorsa kendisi de o kadar alıyor kendi küfürlerinden payını. Belki de onun sert diline karşın bu alçakgönüllü tavrı, başının fazla belaya girmesini engellemiş olabilir. Hüseyin Şehsuvar şöyle anlatıyor:

- Hüseyin, ben önüme gelene sövüyorum.
- Söversin,
- Bana bir şey yapmıyorlar?
- Ne yapacaklar?
- Ulan yoksa bunlar beni adam yerine mi koymuyorlar?

Siz Neyzen Tevfik’ten bir saba taksimi dinlerken, ben de yaşam öyküsünden birkaç kesit ile çok bilinmeyen iki ayrı dörtlüğünü yazayım:

  • Neyzen Tevfik, 1879’da Bodrum’da doğmuş, huzurlu bir aile ortamında büyümüş.
  • 1892’de babasının görevi nedeniyle Urla’ya gitmiş ve 1893’te ney dersleri almaya başlamış. Aynı yıl ilk sara nöbetini geçirmiş. Bir yıl sonra biraz düzelince İzmir İdadisi’ne kaydolmuş ancak sara nöbetleri yeniden başlayınca okulu bırakıp neyiyle birlikte İzmir Mevlevihanesi’nin yolunu tutmuş.
  • 1898’de babası tarafından İstanbul’daki Fethiye Medresesi’ne yerleştirilse de, Tevfik zamanını daha çok Galata ve Yenikapı Mevlevihanelerinde geçirmiş.

Bay Hitler yaralandı, dediler.
Menhus yıldız çabuk doğar dulunur;
Sen köpeğe kuduz de de geçiver,
Nasıl olsa bir öldüren bulunur.
                                 1945  (Menhus: Uğursuz; Dulunmak: Matlaşmak, parlaklığını yitirmek)

Bu şiir çok ilginç. Neyzen Tevfik, yüz yıl öncesinden, diktatörün karşısına dikilen Gezi Parkı direnişçilerine selam gönderiyor gibi.

Kimse ta'yip edemez biz kafa göz yarsak da,
Döğüşe, kavgaya var milletin elbet hakkı.
Yatalı beş senedir sade mısır ekmeğine
Kalmadı halkımızın Hind horozundan farkı!
                                            1915  (Ta'yip etmek: Ayıplamak, kınamak)

Biz müziğe geri dönelim. Tevfik'in neyi ile dinleyenlerini büyülediği anlatılır. Türkiye’ye gelen yabancı müzik adamlarından bazıları da Neyzen Tevfik’i dinleyip, müziğine hayran kalmışlardır (Dresden Opera Müdürü Kurt Schtringler).

Neyzen Tevfik’in çalgıcılık dışında, çok sayıda bestesi de vardır. Benim en çok sevdiğim eserlerinden birisi: Nihavend Saz Semaisi. Üstadların affına sığınarak, perdesiz gitarla çaldığım yorumu aşağıya alıyorum.

Nihavend Saz Semaisi (Neyzen Tevfik) 

Neyzen Tevfik ömrü boyunca düzenli bir geliri olmadan, yoksulluk içinde yaşamış. 'Hayatımda' şiirinde şöyle der:

Züğürtlükten her tarafım kanadı,
İflas etti sikim, dibe kaynadı,
Başım başka, kıçım başka oynadı,
Taşaksız şehvete çevirdin beni.
                                         (1918)

Ama züğürtlük onu değiştirmez. Yazıyı Neyzen Tevfik’in kendi kitabı için yazdığı önsözden bir alıntıyla bitireyim. Toprağını, ormanını, suyunu savunmak için ağaçların başında nöbet tutan insanlara savaş açan bir iktidara yalakalık yapmayı içine sindiren kişilere ‘sanatçı’ denilen bugünlerde sanırım Neyzen Tevfik'in sözleri de gerçek değerini bulmuş oluyor:

“Sazımı hiçbir zaman paraya tabi kılmadım. Böyle bir vaziyeti, beni yaşatan en büyük hayat arkadaşım, sadık ve vefalı neyime karşı hakaret telakki ederim.”

Kaynakça:
1- Neyzen Tevfik (2012), Azab-ı Mukaddes, Kapı Yayınları, Hazırlayan: İhsan Ada - Birinci Baskı: 2009
2- Barbaros Hayrettin, Vikipedi, http://tr.wikipedia.org/wiki/Barbaros_An%C4%B1t%C4%B1, Erişim Tarihi: 27.08.2014
3- Talat Paşa, Vikipedi, http://tr.wikipedia.org/wiki/Talat_Pa%C5%9FaErişim Tarihi: 27.08.2014

21 Ağustos 2014 Perşembe

Kelle Kesmek

Aslında müzik üstüne yazmak istiyordum ama bu can sıkıcı konuyu aradan çıkartmazsam içimde kalacak. Elimden geldiği kadar, sizleri rahatsız etmeyecek biçimde yazacağıma söz veriyorum. Zaten fazla bir okurum olmadığı için de bu endişelenme faslını çok uzatmama gerek yok sanırım. Aslında yapmak istediğim ‘vahşet’ ile ‘gelişmişliği’, bıçak ile ‘oyun çubuğunu (joystick), geleneksel yaklaşımla endüstriyel olanı kıyaslamak.

 Giovan Battista Langetti (1)

Kendimi bildim bileli Kurban Bayramlarından uzak olmaya çalıştım ancak küçüklüğümde babamın aldığı kurbanlıkların ya da köyümüzdeki hayvanların ölümlerine tanık oldum. Bunu izlemek çok gariptir, insan kendi boynunu korumaya almak ister.  Bir anlık bile olsa, kendini kurbanın yerine koyma düşüncesi, insanı büyük bir korkuya sürükler. Bir canlıyı can verirken izlemek insanın ömrü boyunca unutamayacağı fotoğrafları bilinçaltına yerleştirir. Çocukluğumdan sonra bu tür sahnelerden hep kaçtım, bir daha kurban sahnesi izlemedim.

Son yıllarda belgeselleri de izleyemez oldum. Belgeseller -daha fazla reyting için olsa gerek- son derece kanlı sahneler içerebiliyor. Bizim iyi bildiğimiz hayvanlar üçü beşi bir arada bir karacaya saldırabiliyor. Ya da küçücük yavrular güçlü avcıların hedef olabiliyor. Ben de ne yapıyorum? İzlemiyorum belgesel falan. Peki gözümü başka yere çevirdiğimde ne değişiyor dersiniz? Ne yazık ki hiçbir şey değişmiyor.

Hayvanlar konusunda, kendimi ‘vicdanlılar’ sınıfına sokmak için sanırım bu iki hikaye yeterli olmuştur. Yeterli değilse, yaralı bulup da veterinere götürdüğüm birkaç hayvan hikayesi de yazabilirim. Eminim sizlerin benzer hikayeleri, benimkinden daha çoktur.

Bir IŞİD videosu karşıma geldiğinde de tahmin edebileceğiniz gibi bunu izlemedim. Ancak fotoğraflardan ve yazılardan içeriğinin ne olduğu belliydi. Başlıktaki eylemin bir vahşet olduğu konusunda sanırım hemfikiriz. Ancak cihad yolunda kendilerini bekleyen olası direnişçilere ve saldırmayı planladıkları kentlerde yaşayanlara korku salması amacıyla yapıldığını düşündüğüm bu eylemlere biraz soğukkanlılıkla baktığımda bir şeyi  fark ettim. Bu eylem tıpkı kurbanlıklardaki gibi en azından ölümü insanın yüzüne çarpıyor, en azından acıyı içselleştirmemize olanak veriyor. Saldırganların amacından bağımsız olarak ortaya çıkan bir sonuç bu, dolayısıyla bir vahşet çetesinin suçunu hafifletecek bir şey değil. Ancak ABD ve İngiltere’nin bu vahşete sessiz kalamayız demesi ve bunun ben dahil birçok insanda rahatlamaya neden olmasını sorgulamamız gerektiğini düşünüyorum.

6 Ağustos 1945’te Hiroşima’yı bombalayan uçağın pilotu Paul Tibbets, yıllar sonra Hiroşima belgeselinde şöyle söylüyordu: “Uçak havalanınca pilot kabininden uçağın arkasına, askerlerin olduğu yere geçtim. Kendimize kahve aldık ve onlara aslında ne yaptığımızı uçakta ne taşıdığımızı söyledim. İlk noktamızdan bombayı bırakma noktasına geldiğimizde bunu bir rutin olarak gerçekleştirdik. Tamamen bombalamaya konsantre olduk. Ben duygusal değilim. O anda düşündüğüm bir şey olsaydı, size ne olduğunu söylerdim. İşimi yaptım ve başarıyla sonuçlandığı için çok rahatlamıştım, siz bunu anlayamazsınız.” (2)


‘Bir rutin olarak gerçekleştirmek’, ‘duygusal olmamak’, ‘işini yapmak’. Bu sözcükleri bugünlerde ne kadar çok duyuyoruz değil mi? Hadi itiraf edelim, Paul Tibbets, konuşmasıyla, giyimi kuşamıyla, IŞİD'in vahşi militanlarının yanında tam bir profesyonel gibi duruyor.

Irak’a  ABD saldırısını bir bilgisayar oyunu gibi ekranlardan izlemiştik, hatırlıyor musunuz? İnsan tuhaf; böyle hedef almayı, pilotları falan düşününce, istiyor ki o hedef de vurulsun. Hedefler ıskalanınca sanki üzülüyordu izleyenler, “az sola ataydı vuracağıdı”, “erken yolladı bombayı” gibi yorumlar duyuyorduk. Kim bilir belki aşağıda oğlunun bağırsaklarını toplayan bir baba vardı görmediğimiz. İyi ki görmedik diyebilir miyiz? Bir vahşet yaşandığında bunu görmemiş olmak, vahşeti ortadan kaldırıyor mu? Ölümü endüstrileştirmenin, insanları yığınlar halinde katletmenin, silahları otomatikleştirmenin adı gelişme olabilir mi? Bir yanda düşmanının kellesini kesen bir insan, diğer yanda bir düğmeye basıp on binlerce insanı öldüren, yüz binleri sakat bırakan birisi. Hangisi daha vahşi, hangisi yaptığı işin farkında? Bu kıyaslamayı doğru bulmayabilirsiniz ama ben bu soruları biraz da kendime soruyorum.

Türkiye’nin son yıllarda en çok övündüğü işlerden birisi insansız hava uçakları. Uludere Katliamı’ndaki ilk keşfi bu uçaklar yapmış ve kaçağa giden köylüleri belirlemişlerdi. Sonrasını biliyorsunuz. Bu uçaklar en başta keşif amaçlıydı ancak keşif amaçlı denilen uçaklar sonradan silahlandırıldı. Şimdi de radar sistemlerinden kaçabilecek maddeler ile kaplanarak ‘hayalet’ sıfatını kazanmaya çalışıyorlarmış. Eğer bu insanlık dışı teknoloji konusunda, Türkiye’nin başarılı yatırımlarını öğrenmek isterseniz, aşağıda birkaç haber bulabilirsiniz:

Masum insanları öldüren uçakların artık bir pilotu bile yok. İleride bir hedef gördüğünde kendiliğinden harekete geçen sistemler de yapılacak. Yani on binlerce insan öldüğünde bizim içimiz rahat olacak: Bilgisayar yaptı. Ya da siviller öldüyse Uludere’deki gibi bir açıklama yapılacak: “Bir hata olmuş.”

Konuyu burada hayvanlara getirmek istiyorum. Önce aşağıdaki videoyu izleyebilir misiniz? (Video için Nuray Çalışkan'a çok teşekkürler.) 


Zamanınız yoksa özeti burada: Konuşmacı, hayvan çiftliklerindeki olumsuz koşulları sıraladıktan sonra, insanlara bunu süslü sözler ve teknoloji yalanları ile nasıl yutturduklarını anlatıyor. Bence sunumun en çarpıcı yeri sonu. Sonda tüm bunları yaparken bir ‘gizli silaha’ gereksinimleri olduğunu söylüyor.


“Bu gizli silah sizsiniz (yani bizler). Sizler marketlere gittiğinizde, ürünlerin nereden geldiğini düşünmek istemiyorsunuz. Hayvanların hangi koşullarda, nasıl yetiştirildiğini merak etmiyorsunuz. Gıda pazarlamacılığının başarısında, tüketicinin arkada olanları bile bile görmezden gelmesinin katkısını gözardı edemeyiz.  Gıda  endüstrisi için et üretimi, büyük ölçekli bir vahşetin sistemleştirilmiş halidir. Biz bu sistemi yaşatabiliyoruz çünkü sizler, pazarlamacıların gösterdiği tarafa bakmaya hazırsınız.”


Endüstrileşme bize nereye bakmamız gerektiğini söylüyor. Fabrika duvarlarının ardında hayvanların, savaşı gösteren ekranların ardında insanların olduğunu unuttuk. Kapitalizm, vicdanımızı bile nereye yönlendireceğimize kendisi karar veriyor. Kurban Bayramlarında öldürülen hayvanların kanı insanların yüzüne sürülürdü. Şimdi avcı ile av arasında bu bağ bile yok. Artık kan yok, ölümler uzakta ve hijyenik. Bir canlının öldürülmesi vahşet ama bin canlının endüstriyel ortamlarda soframız için yetiştirilip, ‘işlenmesi’ değil.

Ne yazık ki bu sistem en vicdanlımızı bile IŞİD katillerinden çok daha acımasız, robotlaşmış bir katile destek olmaktan kurtaramıyor. Savaş endüstrisi, gıda endüstrisi ve gelişme diye düşündüğümüz şeyleri sorgulamak konusunda hiçbirimiz istekli değiliz.

Birisi bir kedinin kuyruğunu kesince ayaklanıyoruz ama bir firma, genleriyle oynayıp kuyruksuz kedi ürettiğini açıklasa bunu bir gelişme gibi algılıyoruz. Bıçakları lanetliyoruz ama bomba yüklü insansız hava araçlarını görmüyoruz. Kurbanlık hayvanına eziyet edenlere kızıyoruz ama binlerce hayvana eziyet eden gıda endüstrisini sorgulamıyoruz. Bir çok firmanın gösterişli plazalarının, hoş giyimli çalışanlarının, pazarlama yalanlarının arkasında, artık gizlenemeyen, mide bulandıran bir pislik yatıyor. Eminim hepsinin kalite standartları, sertifikaları, denetim raporları falan da vardır.

Kelle kesenler, benim gözümde endüstrileşmemiş savaş dönemini temsil ediyorlar. Ellerinde öldürdükleri kişilerin kanı, belleklerinde kurbanlarının göz bebekleri var. Elbette bu canilerin bundan etkilenmeyecek kadar nefretle dolu olduklarını biliyorum ama en azından bu lekeyi, bu anıyı ölene dek bizim belleklerimizden silemeyecekler. 

Normalde, terör saldırıları ve kanlı görüntüler medyada yer bulamazken, bazı haber kanalları, IŞİD görüntülerini yayma konusunda çok istekli. Öyle ki IŞİD'in kelle kesme haberleri, kendi yaptıkları toplu katliamları, soykırım girişimlerini, çoluk çocuk dağlarda ölümüne neden oldukları Ezidileri bile unutturuyor. Kelle kesenleri bir an önce durdurmak yerine, insanların nefretleri biriktirilmeye çalışılıyor sanki. Eline kan bulaşmış insanları elbette lanetlemek gerek. Peki ya büyük oynayanlara, kurbanının kanı üzerine bulaşmayınca temiz kaldığını düşünenlere ne demeli? Büyük devletler, kendi vahşetlerini gizlemek, insanların kitleler halinde öldürüleceği, ülke sınırlarının küresel şirketlerin karlarına göre belirleneceği bir operasyona haklılık kazandırmak için üç beş tane kiralık çapulcuyu kullanıyor olamazlar mı?

 Kaynakça:
1- The Executioner Presents the Head of St. John the Baptist to King Herod by Giovanni Battista Langetti
2- İnternethaber.com  Haber Sitesi (02.11.2007), Atom Bombasından Beter Sözler, http://www.internethaber.com/atom-bombasindan-beter-sozler-111622h.htm , Erişim Tarihi: 20.08.2014

14 Ağustos 2014 Perşembe

Türkiye’de Sol: Öncelikler ve İlkeler

Yazmadığın bir bu kalmıştı dediğinizi biliyorum. Ama şu an birkaç kadeh içtiğim için özgüvenim yerinde ve sol üzerine yazacak alkol düzeyine ulaşmışken, sizleri bu durumdan mahrum etmek istemiyorum. Elimden geldiğince kısa yazacağımın müjdesini baştan vereyim. Birkaç gündür solun ilkelerinden uzaklaştığı tartışılıyor ki bu sava tüm kalbimle katılıyorum. Ancak şunu da söylemeliyim, bana göre bu savı ileri sürenlerin solun ilkeleri ile uzaktan yakından ilgileri yok.

Kendimi bildim bileli dünya için en güzel yönetim biçiminin sosyalizm olduğunu düşünüyorum. Yirmili yaşlardan bugüne bakınca, sosyalizmin dünyanın kurtuluşu olduğuna ilişkin görüşümün dışında neredeyse her konuda fikrim değişmiş. Siyaset alanında bir uzmanlığım yok ama bir yurttaş olarak sol ilkeler ve öncelikler hakkında yazmak istedim. Bu arada günümüzün sözde solcuları ile ilgili de birkaç karşılaştırma yapmak niyetindeyim.



Öncelikler:
  • Küresel Isınma ve İklim Değişikliği
Bana göre, bugün Anadoluda solun birinci önceliği küresel ısınma ve buna bağlı iklim değişiklikleri olmalı. İnsanların, hayvanların ve bitkilerin yaşamadığı yerde solun yaşaması da olası değil. Anadolu toprakları önümüzdeki yüz yıl içinde, bugünkü Kuzey Afrika ülkelerine benzeyecek. Anadolunun en verimli toprakları çöl olacak. Kırk derece sıcaklıklardan artık mevsim normalleri diye söz edilecek. Bu bölgelerde su kaynakları kuruyacak, tarım bitecek, insanlar başka yurtlara göç edecekler. Biz Akdeniz çocuklarıyız, kültürümüz de çöllerde kuruyacak. Türkülerimiz, oyunlarımız, fıkralarımız ölecek. Topraklarımızı, vatanımızı yitireceğiz. Ivır zıvır olaylarda Mustafa Kemal’in “Mevzu bahis vatan ise, gerisi teferruaattır” sözünü anımsatanlara ben de aynısını yapmak istiyorum. Emperyalistlerle savaşarak alınan topraklarımız gidiyor, hem de geri gelmemek üzere. Üç tane kayalık için Yunanistan ile savaşmaya kalkanlar, Anadolu çöl olurken, tüm topraklarımız yiterken neden ortalarda yoklar?

Bildiğiniz gibi Fırat ve Dicle bizim topraklarımız ile birlikte Suriye ve Irak topraklarına da su taşıyor. Irmaklardaki su miktarı azalınca Türkiye, Suriye’ye giden Fırat’ın suyunu azalttı. Bazılarına göreyse tümüyle kesti. Suriye’de Fırat’la beslenen göllerde su düzeyi giderek azalıyor. Böyle giderse Suriyeliler susuz kalabilir. Bu durum çok yakın bir zamanda kalıcı göçlere ve savaşlara yol açabilir.

İstanbul’da su bitmek üzere. Bizse başka yörelerin suyunu İstanbul’a taşıyarak hem kuraklık frekansını artıracak hem de diğer bölgeleri tehlikeye atacak projeleri çözüm sanıyoruz. Ormanlarımızı yok ederek, su kaynaklarını imara açarak, daha fazla karayolu yapıp fosil yakıt tüketerek, kömürle çalışan termik santraller yaparak Anadoluyu öldürüyoruz.

Türkiye’de solun en önemli meselesi bu değil mi? Sudan, yaşamdan, topraktan, tarımdan daha önemli ne olabilir? Peki sol partilerin bunun farkında olduğunu söyleyebilir miyiz? CHP’li belediyeler düne kadar genel başkanlarına AVM açılışı yaptıran, belediyelerinde doğayı ranta kurban edenler değil miydi? İstanbul Belediye Başkan adayı Sarıgül değil miydi “Üçüncü köprüyü yapacağız” diyen. "Gezi Parkı direnişini çevre olayına indirgemeyin" diyenler solcular değil miydi?

Bugün kıyılarımız, denizlerimiz, topraklarımız ranta kurban ediliyor. Zenginliğinize güvenmeyin, para artık hızla el değiştirebiliyor. Yarın çocuklarınızın, bugün Suriye'deki kamplarda bir bardak su bekleyen çocuklar gibi susuzluk içinde kıvranmayacaklarını garanti edebilir misiniz? Peki içecek suyumuz biterken, ormanlarımız talan edilirken, su havzalarımız yok edilip, derelere HES'ler kurulurken nerede bizim ilkeli solcularımız?

  • Silahsızlanma ve Barış
Türkiye’de sol partilerin hem ülke düzeyinde hem de bireysel anlamda silahsızlanma ile ilgili ciddi bir muhalefet yaptığını ben görmedim. Hatta belinde silahıyla dolanan solcu tipi bizde daha makbuldür. İnsansız hava araçları, askeri uçaklar, savunma sistemleri gibi adlar altında silahlanmaya trilyonluk bütçeler ayrılırken solcularımız neredeydi? İstisnaları bir yana bırakırsak, barışın onursuzu, savaşın da onurlusu olmaz. Sen, ilkelerden söz eden solcu, barış sürecini sorguladığının onda biri kadar savaş sürecini sorguladın mı acaba? Solcular barışın ilk halkası olmalıydı. Diyelim ki işin içinde kirli pazarlıklar, bin türlü namussuzluklar var. Pazarlığın en kirlisi bile savaştan daha kötü olabilir mi? Bizim küçüklüğümüzde solcular çocuklarına Barış adını koyarlardı, şimdi modası geçti sanırım barışın. 

  • Çalışma Koşulları ve Üretim
Türkiye’de solun ilgisini çekmeyen konuların başında işçi hakları gelir desem yalan olmaz sanırım. Türkiye’de çalışanların haklarının gasp edilmesi sıradan bir olay halini aldı. Artık çalışanlar bile fazla mesainin ödenmemesi, tazminat hakkının yok sayılması, izin günlerinin çokluğu gibi konularda işverenler gibi düşünüyor. Herkes, daha çok çalışması gerektiğine inanıyor. Bir kişi yönetici olduğunda ilk aklına gelen çalışanları sömürmek oluyor. İnşaatlarda, madenlerde onlarca kişi ölürken sol partilerimiz ne yapıyordu dersiniz? Size iki örnek vereceğim: Birisi elinde madenci baretiyle TBMM'de aslanlar gibi konuşan Özgür Özel, ikincisi madenlerde ölüm saçan küçük işletmelerin ve özel işletmelerin karlarının azalmasını gündeme getiren eski Genel Başkan Yardımcısı Umut Oran. İkisi de aynı partiden, ikisi de Soma katliamından kısa süre önce konuşmuş. Birisi işçilerin ölümünü sorguluyor, diğeri işçileri öldüren maden firmalarına getirilen denetim ve izinlerin çokluğundan şikayetçi. Hangisi solcu, siz karar verin:
  1. http://www.youtube.com/watch?v=78QxX52-WgA 
  2. http://www.bugun.com.tr/son-dakika/umut-oran-erdogan-madencilere--haberi/996641
Sol  olduğu söylenen partilerde emekçiler yok, peki kimler var? İşçilerin halinden anlaması beklenen 'vicdanlı' işadamları ve müteahhitler var.

  • Kadın Hakları
Türkiye’de cumhuriyetin başarılı olduğu  düşünülen ancak hiç de başarılı olamadığı konulardan birisi ne yazık ki kadın hakları ve özgürlükleri. Bugün Anadolu kasabalarında ve büyük şehirlerde, yasalarda yazılı olmayan kurallar geçerlidir. Bu kuralları hepimiz biliriz. Kadınlar ahlak, namus gibi sudan nedenlerle öldürülürse, toplum bunu hoş görür, hafifletici nedenler devreye girer, katiller iki yıl yatar sonra çıkar, toplum onları dışlamaz, yeniden evlenecek kadın bulur, gerekirse onu da doğrarlar. Bugün Atatürk’ün kadın hakları konusunda yaptıklarını anlatmak konusunda en birinci olan partimiz CHP’nin en son yerel seçimlerde kadın aday oranı neydi biliyor musunuz? 31/745, yani % 4. Kadın yok ama.... Sakın ama demeyin. Kadınlar gibi şiddet gören ancak onlara oranla çok daha fazla dışlanan LGBTT üyeleri, sosyal yaşamdan yalıtılmış sakat yurttaşlarımız, yardıma gereksinimi olan çocuklar, şiddet mağduru sokak hayvanları da sol partilerin öncelik sıralamasında ne yazık ki yoklar.

  • Eğitim
Bugün Türkiye’de eğitime erişim adil değil, çünkü eğitim ücretli. Devlet her alanda olduğu gibi eğitimde de yoksullara kötü koşullar sağlıyor. Ülkemizde yoksulluk bir kadere dönüşmüş durumda. Yoksul aileler çocuklarını devlet okullarında okutuyor, bu çocuklar genellikle üniversite sınavında başarısız oluyorlar. Aldıkları eğitim onları anne babaları gibi asgari ücretle çalışan bir işçi yapmaktan öte bir işe yaramıyor. Zenginler ise başarısız öğrenciler olsa bile, çocukları için özel üniversitelerden diploma satın alabiliyorlar.

  • Bölüşüm
Geçenlerde HDP Cumhurbaşkanı adayı Demirtaş “14 bin TL maaş alıyorum, fazla bile” deyince insanlar takdir etti. Bu sözün neresini beğendiler bilemiyorum ama cümledeki ‘bile’ sözcüğü beni rahatsız etti. Asgari ücretin 900 TL olduğu bir ülkede on beşten fazla işçi ailesinin toplam ücretini evine sokmak bir emekçi lideri için ancak utanç kaynağı olabilir. Sen bir öğretmenden, bir polisten daha fazla maaş alabilirsin belki ama bir öğretmenin iki katından fazla maaş alıyorsan, bu fazla maaşı öğretmenlerin maaşından araklıyorsun demektir. Bir diğer sol parti milletvekili Şafak Pavey ise aynı vekil maaşının kendisine ancak iki gün yettiğini söylemişti. Yanlış anlaşılmasın, yukarıdaki iki milletvekili de benim son derece değer verdiğim insanlar. Ancak iş bölüşüme gelince, solla ilgileri bu kadar: “15 tane emekçinin maaşı bana fazla bile geliyor”. Pardon ama sen kimsin: Emekçi lideri. Sizce bu insanlar evine yemek götüremeyen yoksul bir işçiyi ne kadar anlayabilir. Türkiye’de son derece haksız bir bölüşüm sistemi var. Ancak bunu değiştirmesi beklenenler, bu bölüşümden cebini doldurup, "şu kadar para alıyorum, vallahi fazla bile geliyor" diye ortalıkta gezinenler, hem de takdir toplayarak.


İlkeler:
CHP’nin altı okunda yer alan altı ilkenin içinde ‘milliyetçilik’ de var. Şunu kabul edelim ki eski adıyla miliyetçiliğin, yeni adıyla ulusalcılığın, solculukla bir ilgisi yok. Tüm dünyada ulusalcı olmak ‘koyu milliyetçi’, ‘aşırı sağcı’, 'faşist' denebilecek partilerde rastlanabilecek bir durum. Ulusalcı olmak bir sosyalist için erdem değil, eksiklik olabilir ancak. Sol, evrensel değerlere sahip olmalıdır. ‘Dünyanın tüm işçileri, birleşin’ dediğinizde kimse garipsemez. Soma’daki madenci ile Şili'deki madencinin dayanışması, sol için olağandır. Peki, ‘dünyanın tüm ulusalcıları birleşin’ desek olur mu? Alman bir ulusalcı ile, Türk ulusalcıyı birleştirmeye kalkarsanız, kan gövdeyi götürür. Ulusalcı olabilirsiniz elbette, ancak ulusalcı olarak dünyadaki yeriniz Sosyalist Enternasyonal olmaz. Yunanistan’daki faşist ‘Altın Şafak Partisi’, Avusturya’daki FPÖ, Hollanda’daki PVV neyse bizde de ulusalcıların yeri orasıdır. Hem ulusalcı, hem solcu olunmaz. Hele Türkiye gibi farklı halkların yaşadığı, uzun zaman Kürtlerin ana dillerini konuşamadığı, yüzyılın başında Ermenilerin soykırıma uğradığı karışık (zenginlik anlamında) bir ülkede ulusalcılık, sol için ancak bir karşı mücadele alanı olabilir.

Bu ilke dışındakilere benim kişisel olarak bir itirazım yok. Eğer sence altı ok ne olsa daha iyi olur diye sorulsa: 
  1. Özgürlük, 
  2. Toplumsal Adalet, 
  3. İnsan Hakları, 
  4. Demokrasi, 
  5. Devletçilik,
  6. Laiklik.
derdim. Özel sermayenin dünyayı çöle çevirdiği günümüzde devletçilik ya da ekonomideki kamu gücünün önemi giderek daha çok ortaya çıkıyor. Özelleştirme diye Özal ve sonrasını yere göğe sığdıramayanlar, bugün madenlerimizdeki devlet işletmeleriyle, özel işletmeleri kıyaslasınlar. İş kazaları açısından kamu yatırımlarının ne kadar başarılı olduğunu görecekler. Laiklik ilkesi ise bana sorarsanız dinsizlik olarak uygulanmalı. Devlet, yurttaşların dini inançları için para harcamamalı. Camide, kilisede, cemevinde ibadet etmek isteyen buyursun etsin ancak devlet, eğitim, kültür, sağlık bütçesinden buralara kaynak aktarmamalı (Cami dışındakilere zaten aktarmıyor ve bu haliyle büyük bir adaletsizlik var). 2014 yılında Diyanet İşleri Başkanlığının bütçesinin Kültür ve Turizm Bakanlığı bütçesinin dört katı olduğunu biliyor musunuz? Sol özünde dinsiz olmalı, gücünü Marx’tan, Darwin’den almalı. Türkiye’de bu durumun çok eleştiri alacağını biliyorum ama en azından Selahattin Demirtaş gibi sol bir partinin liderinin iki lafından birisi ‘Allah’ olmamalı.

Türkiye’de kendisini solcu olarak tanımlayan kesimin önemli bir bölümü solcu değil. Yakın geçmişi düşünürseniz, binlerce iş kazasının, çevre katliamının yaşandığı dönemde bu kitlenin ana itirazları hep Atatürk’e hakaret edilmesi, kurumların adındaki T.C. bölümünün silinmesi, ilköğretim okullarından and okunmasının kaldırılması, kamu kurumlarına türban ile girilebilmesi, bayrak direğinden bayrağın indirilmesi gibi konularda olduğunu göreceksiniz. Bu kitle Silivri’ye onlarca otobüs kaldırırken, Gezi Parkı’na belediyelerinden bir ambulans, bir sağlık çalışanı bile gönderemedi. 

Türkiye'de solculuk, cumhuriyetçilik, Atatürkçülük ve ulusalcılık kavramları birbirine karışmış durumda. Örneğin, içki içen, dekolte giyinen bir kadın, görünüm olarak çağdaş, modern olarak nitelendirildiğinde bu kişi solcu gibi algılanıyor. Oysa düşünce yapısı faşizme yakın sayılabilecek ölçüde milliyetçi. Ya da türban takan bir kadın, solun -din dışında kalan- tüm değerlerine sahip olsa da görünümü nedeniyle solcu sayılmıyor. Ülkemizde çağdaşlık, Atatürkçülük, cumhuriyet dendiğinde hemen 'sol' çağrışımı yapıyor. Benim gördüğüm kadarıyla, birçok Ege kasabasında aşırı sağcı insanlara dünya görüşü sorulduğunda, kendilerini solcu olarak tanımlıyorlar. Aşağıdaki yazının sahibine de sorsanız, eminim kendisi için 'solcu' diyecektir. Dünyanın hiçbir ülkesinde bu derece ırkçı bir kafa yapısını solculuğa yamayamazsınız.

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/19614987.asp
(Yılmaz Özdil, 6 Ocak 2012, Hürriyet Gazetesi, Uludere Katliamının ardından yazdığı 'Sayın Kaçakçı' başlıklı, "Babası eşek. Anası attır. Eşek atı becerir. Katır doğar." diye başlayan yazı).

Bazı insanlar bunu bilmeden yaparken, bazılarıysa bilerek bu karışıklıktan yarararlanıyor. Art niyetli kişiler, Atatürk adını bir kalkan gibi kullanıyorlar. Futbol maçlarında şike yapan biri yakayı ele verince, "Atatürkçü olduğumuz için iktidar böyle yaptı" diyor. Hapisten çıkınca, iktidara çok teşekkür etmeyi de ihmal etmiyor tabii. Darbe suçundan hüküm giyenlerin savunması hazır: "Biz Atatürkçüyüz, iktidardakiler bizi bundan dolayı cezalandırdı". Dışarı çıktıklarında ise iktidara toz kondurmuyorlar. Nadir Nadi, zamanında darbecilerin, hırsızların, iktidar yalakalarının kendilerini Atatürkçü ilan etmeleri üzerine isyan etmiş ve 'Ben Atatürkçü Değilim' diye bir yazı yazmıştı. Bugünkü solcuları görseydi, herhalde 'Vallahi de Billahi de Solcu Değilim' diye yazardı.