29 Aralık 2014 Pazartesi

Küçücükten Bir Yar Sevdim Ermeni

Harput, Elazığ yakınlarında bir antik kent olup, 1906 yılında yapılan nüfus sayımına göre merkezde 15.000 kişi yaşıyormuş. Bunun 9.000’i müslüman, çoğunlukla Türk, 6.000’i ise gayrimüslim, çoğunlukla Ermenilerden oluşuyor. Bu bilgilere göre, 1915 öncesinde Harput nüfusunun % 40’ını Ermenilerin oluşturduğunu söyleyebiliriz. (1)

Harput Kalesi (2)

Yüzyıllarca birlikte yaşamış iki toplumun, iki kültürün birbirinden hiç etkilenmemiş olması pek mümkün değil. Zaten başlıktaki sözler de, bir Türk ozanının bir Ermeni kızına yazdığı “Kar mı Yağmış Şu Harput’un Başına” türküsünden bir dize. Ne yazık ki bu türkü TRT repertuvarına alınırken ufak bir değişiklik yapılmış. (3)

Türkü, TRT repertuvarına girerken “Küçücükten bir yar sevdim Ermeni” bölümü ulusal politikamıza uygun hale getirilerek “Küçücükten bir yar sevdim vay nenni, yar nenni” olarak değiştirilmiş. Sonraki dörtlük ise benzer bir rötuş ile kurtarılamayacak kadar fazla Ermeni unsuru taşıdığından, başka bir türküden bütün bir dörtlük olduğu gibi alınıp buraya aktarılmış.

“Kar mı Yağmış Şu Harput’un Başına” türküsünü değiştirilmiş haliyle okuyanlara ve TRT yetkililerine, türküleri değiştirme hakkını nereden bulduklarını sormamız gerekmez mi? Beğenmediğin bir türküyü çalmayabilirsin, okumayabilirsin, repertuvarına almayabilirsin ama sözlerini değiştirip kendi düşüncelerine uygun hale getirmek gibi bir seçenek olmamalı.

Aşağıdaki videolarda önce, türkünün özgün halinin, gerçek sözleriyle çalıp söylenmiş bir versiyonu, hemen altında ise TRT repertuvarındaki haliyle bir yorumu bulunuyor. (4)



TRT Repertuvarından

Harput’lu bir Türk aşığın, gene Harput’lu 13, 14 yaşlarındaki bir Ermeni kızına yaktığı türküden bile korkanlar, keşke Anadoludan, aşktan, sevdadan, dostluktan ne kadar uzakta olduklarını bilseler.

Kaynakça
1- Harput, Vikipedi, http://tr.wikipedia.org/wiki/HarputErişim Tarihi: 29.12.2014
2- Harput, http://web.firat.edu.tr/cografya/eg/kent.html, Erişim Tarihi: 29.12.2014
3- TRT Nota Arşivi, http://www.trtnotaarsivi.com/thm_detay.php?repno=2724, Erişim Tarihi: 29.12.2014
4- Kar mı yağmış şu Harput’un başına
Kurban olan toprağına taşına taşına taşına aman
Henüz girmiş on üç on dört yaşına
Küçük yaşta bir yar sevdim Ermeni, Ermeni, Ermeni aman
Ermeniye nasıl gönül vermeli, vermeli, vermeli aman

Viran odalarda öter yarasa
Benim sevdiğimin adı Marisa, Marisa, Marisa aman
Yetiş imdadıma Hazreti İsa
Küçücükten bir yar sevdim sevdim Ermeni, Ermeni, Ermeni aman
Ermeninin kaşı gözü sürmeli, sürmeli, sürmeli aman 

24 Aralık 2014 Çarşamba

Camiler, Cemevleri, Kiliseler Ne İşe Yarar?

Öncelikle şunu belirtmeliyim ki mimari açıdan şehre anlam ve güzellik katan ibadet yerleri bu yazının kapsamı dışında kalıyor. İsterseniz, yazıya başlarken bu türden birkaç örneğe göz atalım. 


Benim sorguladığım yapılar, yukarıdakiler gibi bir mimari yaklaşımla inşa edilmemiş olan, çarpık yapılaşmanın içinde bir beton yığınına dönüşmüş ibadet alanları. En son örneklerinden birisi için Ataşehir’de, plazaların arasında boğulmuş, Mimar Sinan Camisi’ne bakabiliriz. Böylesine bir çirkinlik abidesine Mimar Sinan adını vermek de zevksizliğin, bilgisizliğin, estetik yoksunluğunun doruk noktası olsa gerek.

Mimar Sinan Camisi (İstanbul-Ataşehir)

Şimdi asıl konumuza dönelim. Mimari açıdan şehre güzellik katan birkaç örneği bırakırsak, ibadet amaçlı bu yapıların iç bölümleri aslında bir ev ya da büyükçe bir salon gibi. Bazı düzenlemeler yapılarak, bu yapıların barınma, yeme-içme, spor, okuma-yazma, müzik yapma gibi gereksinimlere yanıt vermesi kolayca sağlanabilir.

İnananların Tanrıya dua etmek için bu beton yığınlarına neden gereksinim duyduklarını ben anlamıyorum, Allah’a ulaşmak için bir papaza veya hoca efendiye neden gereksinim duyduklarını anlamadığım gibi. Hocalar, sıradan bir kul olarak; camiler, sıradan bir beton bina olarak; bu kutsallık yetkisini kimden alıp, kim adına kullanıyorlar, bir bilgim yok. Açıkhavada ya da başka amaçlarla yapılmış yapıların içinde neden ibadet edilemediğini gerçekten bilmiyorum. Bildiğim kadarıyla Kuran’da cami söcüğü bile geçmiyor. İslamiyet’in ilk yıllarında müslümanlar, namazlarını açık hava alanları veya basit yapılarda kılıyormuş. Bugünküne benzer minaresi olan ilk camiyse Emeviler döneminde inşa edilmiş. Aslında dinle uzatan yakından ilgisi olmayan bu yapılar, bugün kutsallığın simgesi haline gelmiş durumda. Öyle ki, sizin  ağır saldırıya uğradığınız bir durumda, ayakkabılarınızı çıkartmadan camiye sığınmanız bile, dine karşı işlenmiş bir suç gibi gösterilebiliyor.

Artık bu sahte kutsallığı, inançları zedelemeden tartışabilmemiz gerekli. Sokakta kimsesizler, göçmenler, sokak hayvanları yaşam savaşı verirken, çocuklar soğuktan donar, kadınlar kocalarından kaçıp, yaralılar sığınacak yer ararken bu boş ibadethaneler nasıl kutsal kalabilir? Dışarıda insanlar donarken, burada edilen hangi dua anlamlı olabilir? Tüm yurttaşların vergileriyle yapılarak, faaliyetini sürdüren camileri ve devlet desteği olmadan yaşatılan cemevlerini gereksinimi olanların kullanımına açmanın ne zararı olabilir? Varsın içerisi kirlensin, biraz kötü koksun, namaz kılanların önünden çıplak ayaklı bir çocuk geçsin, dua edenlerin arasında bir kedi yavrusu gezsin. Bunların kime, ne zararı dokunacak? 

Eğer dininiz güzellikten yanaysa ibadetinizi, önünüzden geçenler değil, geçmeyenler bozmalı. Dışarıda yalın ayak gezinen çocuklar, soğuktan donan hayvanlar, erkek şiddetinden kaçmaya çalışan kadınlar varken siz camide huzur içinde tek başınıza ibadet ediyorsanız, o ibadet anlamlı olabilir mi?

Türkiye’de 84.684 cami, 937 cemevi, 350 kilise ve 38 sinagog var. Kilise ve sinagogları güvenlik nedeniyle dışarıda bıraksak bile 85.000’den fazla yapıya sahibiz. Şimdi başlıktaki soruyu yeniden sorayım:

Eğer, kocasından şiddet gören kadınlar buraya gelip sığınamazsa,
Soğukta, yağmurda, karda, fırtınada, ölümle boğuşan sokak hayvanları buraya giremezse,
Evsiz kalmış insanlar soğuk havalarda buralarda barınamazsa,
Binlerce Suriye’li ya da başka ülkelerden gelen göçmenler buraları kullanamazsa,
Evsiz çocuklar buralarda uyuyamazsa,
Polis şidetinden kaçan yaralılar içeri alınmazsa,
Deprem yerindeki konteynerlerde donan insanlar buraya kabul edilmezse,
Camiler, cemevleri, kiliseler ne işe yarar?

20 Kasım 2014 Perşembe

Murat Gülerci’nin Ardından

Murat’ı ortaokul yıllarında tanıdım. Daha sonrasında, müziğe olan ilgisi, aynı okulda okumamız (Mülkiye), bilim ve sanata olan merakı gibi bir çok etken, bizleri yaklaştırdı. Üniversite bitince farklı yıllarda, art arda Ankara’dan İstanbul’a taşındık. Aynı evde, yan yana kaldığımız dönemler de oldu, birbirimize dargın kaldığımız günler de. Murat gitar çalmayı en çok sevdiğim kişilerin başında gelirdi. Çünkü dinlerdi.


Eski bir dostu yitirmenin acısını bir yana koyup, size biraz Murat’tan söz etmek istiyorum. Bu devirde pek rastlanmayan türden bir ayrık otuydu Murat. Muhalif kişiliği öylesine belirgindi ki, üzerinde hiçbir etiket durmuyordu. Emekçinin yanında olması sosyalizmi eleştirmesine, özgürlüklere olan inancı demokrasiyi eleştirmesine, bağımsızlığa olan inancı cumhuriyetin eksiklerini eleştirmesine engel olmuyordu. Asker çocuğu olmasına karşın, gerektiğinde askerlere en sert eleştirileri yönlendirebiliyordu. Beğenileri, eleştirileri, düşünceleri kolayca belirlenip, değiştirilebilen günümüz insanları ile kıyaslandığında, Murat tam anlamıyla bir muhalifti.


Murat'ı tanıyanlar onun evrime olan inancını da bilir. Evrim Teorisi, ülkemizde en yanlış anlaşılan kavramlardan biridir. Evrim tartışması her zaman, din kavramıyla bir arada yürütülür ve evrimin amacı yaratılışın kaynağını ortaya çıkarmakmış gibi, aslında ilgisiz bir alana kaydırılır. Oysa evrim teorisini içselleştirmiş kişi, bunlarla uğraşmaz. Dünyadaki bütün canlıların akraba olduğunu, kendisinin de bu büyük ailenin parçası olduğunu bilmek, insan ruhu için paha biçilmez değerde bir bilgidir. Hayvanlara, ağaçlara, doğaya ve insana bakışınız değişir. Her gördüğünüz hayvanda bir parçanızı bulursunuz, doğanın düzenini bozacak en küçük bir yapıya bile ailenize yapılacak saldırı gibi bakmaya başlarsınız. Kendinizi diğer canlıların üstünde görmeyi bırakırsınız. Bilirsiniz ki, dünyanın koşulları değiştiğinde, sizin yaşayamayacağınız yeni koşullara adapte olabilecek bir denizanası sizden üstün olacaktır. Ben evrimi Murat kadar doğru yorumlayan ve içselleştiren birine henüz rastlamadım. Doğaya ve hayvanlara olan ilgisi abartısız ve içtendi. Yaşamını doğanın içinde geçirmekten çok mutluydu.


Çok yönlü kişiliğinin içindeki bu iki nokta, benim gözümde belirgin bir farklılık yaratıyordu. Eleştirel tavrındaki sivri dillilik ile doğa sevgisindeki yumuşaklık bir şekilde uyumlu hale gelmişti Murat’ta. Başka birisi söylediğinde kavga çıkaracak kişilerin Murat konuştuğunda, yüzlerinde bir gülümsemeyle onu dinlediğine çok kereler tanık oldum. Beydağları’nda, bisiklet turunun son gecesi ateş başında toplanmıştık. Herkes düşüncelerini söylüyordu. Murat’ın konuşması her zamanki sakinliğindeydi. Aklıma bir cümlesi kazındı: ”Katılanlar, bu turu hayatları boyunca unutmayacak.” Bunu neye dayanarak söyledi bilemiyorum ama benim için öylesine doğru bir saptamaydı ki şaşırdım. Önündeki ateşin yalazıyla aydınlanan yüzünde, her zamanki huzurlu ifade vardı.


Murat, hiçbir zaman hayallerini ertelemedi. Yaşamını kendi inandığı biçimde, en sevdiği yerde, en sevdiği aracın üstünde noktaladı. Onu toprağa versek de ruhu, Dalyan’da şarabını içip İztuzu’nda yüzmeye, Adrasan’da köpekleri sevip Beydağlarında yokuşları tırmanmaya devam edecek.

Dostum Özgür Kıbrıs’ın Murat için bestelediği “Murat’ın Rüyası” adlı parça ve öldüğü gün kaleme aldığı, hem bir yaşam özeti hem de manifesto gibi yazısı ile noktalamak istiyorum.

Yaşamımıza kattığın renk ve her şey için sonsuz teşekkürler.


"Üniversiteden mezun olduğumda İstanbul'da yüksek katlı bir plazada işe başlamıştım. Kısa bir süre dayanabildim o tempoya. Bir öğlen arasında yemek sonrası kravatımı çıkartıp istifa mektubu yazdım ve ertesi gün Kaş'a gittim. Kendime gelmem bir ay sürdü ve benim böyle bir ortamda çalışmamın mümkün olmadığını anladım.

Sonra, mesleğim ile hiç ilgisi olmamasına rağmen inşaat sektörüne girdim. Açık alandaydık ve eski işime göre çok daha özgür hissediyordum.

Çalıştığım firma, sahipleri tarafından bir manipülasyon yapılarak batırıldı ve bu kendi işimizi kurmaya sebep oldu. Ticaret hayatı içerisinde gördüğüm tek şey ahlaksızlıktı. Ticareti küçük boyutta yapan insanlar (ki bu ülkenin çoğunluğunu oluştururlar) büyük yiyicilerden arta kalanları kapmak adına birbirlerini yerler. Mide bulandırıcı bir rekabet, ahlaksızlık, mesleğe ihanet, çalışanların sömürülmesi, mesleki ilkesizlik ve okumuş ama niteliksiz tonla insan. Hayatları tek bir şeye kanalize olmuştu bu insanların, 'Para'.

Çoğu üniversite mezunu olan bu insanların çoğunun ne bir hobisi vardı ne de iş dışı bir merakları.

Aradan yıllar geçti ve ben mesleğimi bırakıp İstanbul'a döndüm. Döndüğümde İstanbul ilk işe başladığım plazaya dönüşmüştü. Tek ve dev bir plazadan oluşmuş yekpare bir yapıya benziyordu. Boğulma tehlikesini atlatıp bu sefer Dalyan'a kaçtım.

Hayatı giderek basitleştirmenin yollarını arıyorum. Araç kullanmamaya dikkat ediyorum. Telefonla çok zorunlu olmadıkça konuşmuyorum. Televizyon hiç izlemiyorum. Sitelerden, AVM lerden ve tatil köylerinden uzak duruyorum. Açık büfe yemek sapkınlıklarına uzaktan bile bakmıyorum.
Hayatımdan stresi büyük ölçüde attım.

Kendimi dinlemeye bolca zamanım var. Para umurumda bile değil, geçinecek kadarı yeterli. Fazla sese, gürültüye, kibirli ve budala insanlara, yüksek binalara, betona, beton kafalılara, hırslı insanlara tahammülüm yok. Uzak duruyorum.

Zaman buldukça bisikletle doğa gezileri yapıyorum Dalyan'da. Zamanım varsa bir tepenin üzerine çıkıp bir ağacın gölgesinde bir kadeh şarap eşliğinde kitap okuyorum ya da müzik dinliyorum.

Etrafa baktığımda görüntüyü kesecek, alan derinliğini yok edecek hiç bir şey yok.

Buralar da bozulacak elbet. O zaman ne yaparım bilmiyorum. Daha uzaklara kaçmak gerekecek belki.

Talihsiz bir çağın bireyleriyiz. Gelecek de pek iç açıcı görünmüyor...

Tek bir endişem var o da oğlum ve onun gelecekteki hayatı...” (06.11.2014)

26 Ekim 2014 Pazar

Neotolia – Rose Lace

Neotolia’nın ilk albümü Rose Lace'i birkaç gün önce dinleme fırsatım oldu.  Size de kısaca bu albüm ve müzisyenler hakkında bilgi vermek istiyorum. Albüm 2014 Eylül ayında Mireille Music tarafından yayımlanmış. Kapakta, Merih Demirkol’un 'Ispartalı Kadınlar' tablosu yer alıyor.  


Albüm çok sayıda dijital platformdan satın alınabilmekle birlikte farklı yerlerde farklı ücretlendiriliyor. Ben en hesaplısı olan itunes üzerinden 5.-TL’den daha az bir ücretle satın aldım albümü. ( https://itunes.apple.com/tr/album/rose-lace-ep/id912478956 )

Tamamı düzenlemelerden oluşan albümde 5 türkü yer alıyor ve albümün uzunluğu 22 dakika civarında. Albüm, herkesin bildiği türkülerden oluşuyor olsa da ilginç bir şekilde insanda ilk kez dinliyormuş duygusu uyandırıyor. Öncelikle şunu söylemeliyim ki, 'Rose Lace' son zamanlarda  dinlediğim en güzel albümlerden birisi. Nazan Nihal’in yorumları ve Utar Artun’un düzenlemeleri müthiş bir uyum içinde. Beni şaşırtan ise düzenlemelerdeki deneysellik, farklı fikirler ve ritm/ses zenginliği. Peki bu deneysellik türküleri özünden uzaklaştırmış mı dersiniz? Tam tersine, albümü dinlerken, türküler ilk olarak böyle yakılmışlar gibi hissediyorsunuz. Parçaların ritmik yapısı daha güçlü bir formda sunuluyor ancak siz bu form içinde türkünün özgün ritmini hissedebiliyorsunuz. Armonik yapı, türkünün ezgilerindeki duygudan bir şey eksiltmiyor, tersine güçlendiriyor. Vurmalılar, ney, piyano, bas ve klavyenin farklı sesleri, düzenleme içinde öylesine güzel harmanlanmış ki, ilk dinlediğinizde bile enstrümanların hiçbiri öne çıkmadan birbirini tamamlıyor. Baharatlar öylesine dengeli ki, lezzeti sağlayan nedir emin olamıyor, ancak 'yemek güzelmiş' diyebiliyorsunuz.

Nazan Nihal ve Utar Artun’un liderliğindeki projede çok sayıda farklı müzisyen yer alıyor. Albümde yer alan müzisyenler aşağıdaki gibi:
Nazan Nihal (vocals & guitar),
Utar Artun (piano & keys & percussion),
Tuna Velibaşoğlu (vocals),
Bilgin Canaz (ney),
Onur Şenler (cello),
Soner Özer (percussion),
Güngör Kahraman (cura)
Galen Willet (bass)

Diijital olarak yayımlanan albüm, albüme adını veren 'Çemberimde Gül Oya' ile açılıyor. Sade bir düzenleme ve Nazan Nihal’in duru bir yorumu ile başlayan türkü başladığı güzellikte bitiyor. Ancak bana sorarsanız albümün şaşırtıcı yüzü, düzenlemelerdeki derinlik/zenginlik ikinci türküyle başlayıp, albümün sonuna kadar da yükselerek devam ediyor. 9/8’lik Çemberimde Gül Oya’dan sonra 5/8’lik 'Vardar Ovası'; piyano, vurmalı ve basın müthiş uyumuna eklenen Nazan Nihal yorumuyla tempoyu yükseltiyor. Vardar Ovası, baştan sona kadar enerjisini en yüksekte tutuyor.

10/8’lik 'Odam Kireçtir Benim', düzenlemedeki ritmik zenginliğe eklenen modern eşlik ve giderek yükselen tansiyon ile tek sözcüğü hak ediyor: Büyüleyici. Nazan Nihal ve diğer vokaller her dönüşte sizi şaşırtacak bir performans sergiliyor. Bu türküdeki klavye voicingleri ve vokal düzenlemeleri tam bir usta işi.

9/8’lik bir Rumeli türküsü olan 'Bülbülüm Altın Kafeste', Fazıl Say’ın İstanbul Senfonisini andıran, dalga seslerine çarpan ney ezgileri ile başlıyor. Önce bas partisini dinlerken buluyorsunuz kendinizi. Klavye ve piyano eşlikleri her dönüşte başka bir düzenleme, bas partisi ve ses kombinasyonu ile birleşerek doyumsuz bir türkü sunuyor size. Aşağıdaki videoda ise aynı türkünün albüme göre daha sade ancak etkileyici bir versiyonunu izleyebilirsiniz.

http://www.youtube.com/watch?v=rkaMl6of_IE
  
Son parça 'Ben Giderim Batum’a' ise 7/8’lik bir Sinop türküsü. Müthiş bir düzenleme, vokal performansı, basın enerjisi, neyin nefesleri ve piyanonun eşliği ile albümü zirveye taşıyor.

Aksak ölçülere sahip türkülerdeki ritmik zenginliği büyük bir ustalıkla kullanan eşsiz bir albüm “Rose Lace”. Dinlediğinizde keşke biraz daha uzun bir albüm olsaydı diyorsunuz.


Nazan Nihal ve Utar Artun, Türkiye için değil tüm dünya dinleyicileri için müzik yaptığının ve müziğin evrensel bir dile sahip olması gerektiğinin farkındalar. Açıkçası, ‘türkülerin özü bozulur mu?’, ‘bu düzenleme satar mı?’, ‘amcamgiller beğenir mi?’ gibi sorularla uğraşan müzisyenlerimizle kıyaslayınca son derece yürekli, deneysel ve sanatın evrenselliğine inanan bir albüm ‘Rose Lace’. Yüzeyselliğin kol gezdiği müzik piyasasında bana ilaç gibi geldi.

Her iyi türkü albümü gibi dinleyip bittikten sonra, çalgıcılar, şarkıcılar, düzenlemeciler değil de dinlediğiniz türküden bir dize kalıyor aklınızda:

“Bülbülleri hâr ağlatır, âşıkları yâr ağlatır;
Ben feleğe neylemişim, beni her bahar ağlatır.”

23 Ekim 2014 Perşembe

Whiplash

Damien Chazelle’in yazıp yönettiği Whiplash, 2014 yılının en dikkat çeken filmlerinden birisi olarak gösteriliyor. Filmekimi’nde izleme fırsatı bulduğum Whiplash ile ilgili düşüncelerimi sizlere de aktarmak istiyorum. Ve gong sesi.


İyi bir davulcu olmak isteyen Andrew (Mike Tellers), ülkenin en iyi müzik okullarından birisine kabul edilir. Andrew davul çalışırken, onu duyup yanına gelen müzik hocası Fletcher (J.K.Simmons) aynı zamanda okulun stüdyo orkestrasını da yönetmektedir. Fletcher’ın bir topluluk çalışması dersinde yeniden dinlediği Andrew’i büyük orkestranın provasına çağırmasıyla hoca ile öğrencisi arasındaki gerilim dolu ilişki de başlamış olur.

Filmde Mike Tellers ve J.K.Simmons’un oyunculuk performansları çok etkileyici. Kamera kullanımı da aynı başarıyı yakalıyor, filmdeki performanslar sırasında müzisyenlerin ellerini, mimiklerini, şefin parmak hareketlerini dahi kaçırmıyorsunuz. Orkestra çalarken, kameralar öylesine ince ayrıntıları yakalıyor ki, sadece bu yönüyle bile izlenmeyi hakediyor Whiplash. Film, bir müzik performansının görüntüleri nasıl kaydedilmeli diye kafa yoran birisi için hazine değerinde. Sinemalarda izleyenleri yerinden hoplatan ses sistemleri ne kadar gerekli diye düşünürdüm hep. Whiplash’in ses kayıtları bu sistemlere yapılan yatırımı haklı çıkarıyor. Özellikle salonun orta sıralarında (sağ-sol olarak) bir koltuk bulduysanız, gözlerinizi kapatır kapatmaz, karşınızda, bir sahne ve sahnede büyük bir orkestra canlanıyor. Müziklerin, filmin karanlık, koyu, pastel renkleriyle buluştuğu sahnelerinde, karşınızdaki perdede sadece cazın buğulu dünyasını izliyorsunuz ki bu anlar inanılmaz keyifli.

Film, bir öğretmen ile öğrencisinin de ötesinde iki insanın kişilik çatışmasını anlatırken gerilimi sürekli olarak ayakta tutabiliyor. Ancak insan şu soruyu sormadan da edemiyor: Bu anlatılanlar gerçekliğe işaret ediyor mu? Ne yazık ki Whiplash, anlattığı konu hakkında yanlış bilgilere sahip bir film. Whiplash (kamçı vuruşu), baskıcı bir öğretmenin psikolojisini iyi bilse de müziğin ruhundan habersiz. Aşağıdaki fotoğraftan davulu ve bagetleri çıkartıp, bu adam öğrencisine ne öğretiyor diye sorsak, herhalde en fazla sayıda 'boks' yanıtını alırız.


Öğrencileri teşvik etmek için dayak, küfür, aşağılama gibi her türlü baskıcı yöntemi kullanan Fletcher, bu davranışlarından dolayı okuldan uzaklaştırılsa bile film, dışarı çıktığınızda sizde şu duyguyu bırakıyor: “İyi bir caz müzisyeni ancak böyle yetişir.” Fletcher’ın baskıcı eğitimin yararına ilişkin görüşünün temel dayanağı ise küçük bir anekdot. Fletcher, bir ‘jam session’ sırasında performansını beğenmediği için 16 yaşındaki Charlie Parker’a zillerini fırlatan Jo Jones’un Parker’ın gelişimini olumlu etkilemiş olduğuna inanıyor. Bu tepki Parker’ın daha fazla çalışmasına katkı sağlamış olabilir ancak Parker’ın caz tarihine altın harflerle yazılmasını sağlayan şey Jo Jones’un tepkisi değil, Parker’ın kendi dehası. Ayrıca anekdotun doğrusu, filmde aktarıldığı gibi başarısızlığı cezalandıran bir şiddetten ziyade, parçadaki ölçüleri kaçıran Parker'ın uyarıları duymaması karşısında davulcunun güçlü bir uyarıyla kendini duyurması şeklinde. Chazelle, Charlie Parker’ı yarattığını sandığı şeyi yüceltirken, onu 34 yaşında uyuşturucu batağında öldüren sistemi bir kez bile sorgulamıyor. 

Elbette caz müziğinde bir rekabet olduğu doğru ancak hangi meslekte rekabet yok ki? Aşağılandıkça yere bakan, sirklerdeki hayvanlara benzer bir terbiyeye sahip nefeslilerden, arkadaşı hata yapınca kendine yer açılacak diye sevinen davulculardan, yanındaki davulcu tokat yerken tepkisiz kalan kontrbasçıdan 'büyük orkestra' kurabilir misiniz? Sahnede birbirinin gözlerinin içine bakan caz müzisyenlerini düşünün, bir de Whiplash’teki birbirinin kuyusunu kazan, rekabet ettiği arkadaşı azarlanırken gülümseyen müzisyenleri.


Whiplash, caz müzisyenliği ve eğitimi ile ilgili yanlış bilgilerle dolu. Cazın ruhundaki gösterişsiz, dayanışmacı ruhun yerini kapitalist sisteme özgü çirkin bir rekabet, gösteriş ve yarışma almış. Fletcher film boyunca yarışmalardan söz edip duruyor. Öğrencisi kendisini sattı diye, sahnede ona tuzaklar kuruyor. Öğrencisi de bu tuzaklara başka tuhaf numaralarla karşılık veriyor. Fletcher, öğrencilerini sürekli hız konusunda uyarıyor. Daha hızlı, daha hızlı, daha hızlı. Oysa hızlı çalmak, bir çalgıcı için gerekli yeteneklerden sadece bir tanesi ve bana sorarsanız en önemlisi de değil. Andrew hızlı çalıp davulcu iskemlesini hak etmek için ya kanlar içinde kalıyor ya da bir takım tuzaklar/rastlantılar devreye giriyor. Başarıyı yakaladığı anlarda ise perdede ya dişleri sıkılmış ya da gözleri yuvalarından çıkmış bir kişi görüyorsunuz. Oysa bir müzisyen için, zor bir partisyonunuz da olsa, son derece hızlı çalmak zorunda da olsanız, ana kural rahat olmak gerekliliğidir. Bugüne kadar sahnede sakız çiğneyeninden, sigara içenine, yüzünde bir gülümsemeden, acı ifadesine kadar çok kişi gördüm ama dişlerini sıkarak iyi çalan bir müzisyen hiç görmedim. Gelelim kanlı sahnelere. Aynı şekilde bugüne kadar davul çalarken ellerinden kanlar akan birisine hiç rastlamadım. Bilekler ağrıyabilir, duruş sorunları ortaya çıkabilir ancak bir performans sonrasında davulun kanlar içinde kalması bana bir boks filmi ya da silahlı bir kavgayı çağrıştırıyor. Bir sahnede ise, trafik kazası geçiren davulcumuz, hastaneye gitmek yerine, sahne sorumluluğu gereği, kanlar içinde orkestradaki yerini alıyor. Hadi şef arızalı, dinleyicisinden orkestra arkadaşlarına kadar bir Allahın kulu da çıkıp “Dur böyle çalma, hastaneye git” demiyor. Öyle anlaşılıyor ki Chazelle için bir işi yaparken ortalığa biraz kan dökmek, o iş için çok emeğin harcandığını, sorumluluğun yerine geldiğini ifade etmenin en kestirme yolu. Eğer, Charlie Parker doğru analiz edilebilseydi, bir müzisyenin yaşadığı mental zorlukların yanında, el ayak kanamasının ne derece önemsiz olabileceği de zaten biliniyor olurdu.


Anne babalar bu filmi izleyip, bir de gördüklerine inanırlarsa, sanırım çocuklarının caz müziği eğitimi almasını istemeyeceklerdir. Ancak müzik eğitimi konusunda filmde beğendiğim şeyler de var elbette. Fletcher’ın bir yerde İngilizcedeki en tehlikeli deyim: ‘Good Job’ (iyi iş çıkardın, aferin) demesine katılmamak olası değil. Türkiye’de de bu sorun var. Öyle ki, öğrencisine doğruyu söyleyen öğretmenler sevilmiyor, rezil performanslara övgüler düzmek ise eğitimcilik sayılıyor.

Sonuç olarak, Whiplash bir öğretmenin egosunun altında ezilen hayalleri, tükenen dayanma gücünü, tutkuyu, gerilimi, çatışmayı, hırsı anlatma açısından son derece başarılı. Müzikler, kayıt ve performans sırasındaki çekimler bir başyapıta yakışan kalitede. Caz ve müzik eğitimi konularındaysa gerçeklikten uzaklaşıyor. Gerçek şu ki, filmin sonunda bir star gibi sunulan Andrew hiçbir zaman iyi bir müzisyen olamayacak. Özgün bir dile, güçlü bir tuşeye, süzülmüş bir müzik ruhuna sahip değil. Kendisinden önce gelen müzisyenleri bilmiyor, orkestra arkadaşlarını dinlemek gibi bir derdi yok. Finalde yaptığı gibi, diğer enstrümanlar susarken artistik bir solo yapabilir belki ama bu da ancak sirklerde ilgi görür, konser salonlarında değil.

Ben, cazın ruhunun sistem karşıtı bir müzik olmasından kaynaklandığını düşünüyorum.  Caz, siyahların, ezilenlerin müziği. Bu film ise bağımsız bir sinema örneği de olsa, ne yazık ki kullandığı araçlar, terimler ve yaklaşımlar açısından, cazın karşıtı bir sistem içinden çıkmış gibi görünüyor. Yani siyahların müziğini anlatan beyazların yönetip oynadığı bir film gibi. Cazın ruhunu hiç anlayamamış, rekabeti, yarışmayı, tuzaklar kurmayı, en iyi olmayı yücelten bir film.

http://www.youtube.com/watch?v=SvOksqh1Td0

Dünyayı sözcükler ile değil ancak rakamlar ile algılayabilen sayısalcı dostlarımız için de kesin bir sonuç belirterek yazımı bitireyim. Doğru mesajlar vermenin kötü bir filmi kurtarmadığı gibi, yanlış mesajlar vermenin de iyi bir filmi batırmadığını düşünüyor ve bu filme gönül rahatlığı ile 10 üzerinden 7 puan veriyorum.  

1 Ekim 2014 Çarşamba

Der Zor Çöllerinde Naneler Biter

Der Zor (Deyrizor), Suriye sınırları içinde bir şehir. 1900’lü yılların başında, Osmanlı İmparatorluğu, çeşitli coğrafyalardan gelen müslüman göçmenlere yer bulmak sorunuyla uğraşırken, bazı yöneticiler, bu göçmenlerin bir bölümünün Der Zor bölgesinde iskan edilip edilemeyeceğini soruşturmaya başlamış. O dönemde eski Der Zor mutasarrıfı Lütfi Bey, bölgenin çöl niteliğinde olup, yerleşim için elverişli olmadığını belirten bir rapor hazırlamış. 1914 yılında, mecliste, müslüman göçmenlerin Ege ve Trakya bölgesindeki Rum köylerine yerleştirilmesini eleştiren mebus Emanüelidi Efendi, Üsküdar’dan Basra’ya kadar boş bir sürü arazi olduğunu belirtip, müslüman göçmenlerin buraya yerleştirilmesini önerdiğinde, Talat Paşa bu öneriye karşılık, Der Zor’u kastederek “Bu göçmenleri dedikleri gibi oralara gönderip çöllere serpecek olsaydık oralarda cümlesi açlıktan ölecekti” demiş. Aynı Talat Paşa, 10 ay sonra Ermenilerin Der Zor’a sürülmesine bizzat karar vermiş.  (1) 

 (2)

Sonuç, Talat Paşa’nın tahminine uygun oldu, yurtlarından sürülen Ermenilerin önemli bir bölümü çölde açlık, susuzluk ve hastalıktan öldüler.

  (2)

Yukarıdaki fotoğraflar, yüz yıldır vicdanımızın karşısında, bakılmayı bekliyor. Lars von Trier’in Dogville’i gibi. Hepimizin bildiği ama kimsenin açığa vurmadığı, ortak sırrımız. Yok saydığımız, unutmaya, unutturmaya çalıştığımız, o tanıdık acı. Tam yüz yıldır. İçimizi kemiriyor.

Ben bu türküyü Sarkis Çerkezyan (3) ve Vahap Boyacıyan’dan (4) dinledim. Birkaç istisna dışında, ne güncel yorumlarını, ne arşivlerde notasını bulabildim. 


Bu, Türkçe yakılmış, bir Anadolu türküsüdür. Belki de Anadolu'da yaşanan en büyük trajedilerden birisini anlatıyor. Yüz yıllık bir acının, çoluk çocuk, yollarda ölen Ermenilerin türküsü. (5)

Kaynakça
1- Agos Gazetesi, Resmi Tarihi Sınıfta Bırakan On Çürük Tez, 26.01.2012, http://www.agos.com.tr/resmi-tarihi-sinifta-birakan-10-curuk-tez-483.html, Erişim Tarihi: 30.09.2014
2- Der Zor Tehcir Dökümü, http://team-aow.discuforum.info/t2910-der-zor-tehcir-dokumu-1915.htm?start=15, Erişim Tarihi: 30.09.2014
3- Sarkis Çerkezyan, http://www.youtube.com/watch?v=QmMYZcaO2mU, Erişim Tarihi: 30.09.2014
4- Vahap Boyacıyan, http://www.youtube.com/watch?v=VtcSavLRWpE, Erişim Tarihi: 30.09.2014
5- 
Der Zor çöllerinde naneler biter
Nanenin kokusu cihana yeter
Bu ayrılık bize ölümden beter
Dininin uğruna giden Ermeni

Der Zor çöllerinde yaralı çoktur
Gelme doktor gelme, çarası yoktur
Bir Allah’tan gayrı, hiç kimsem yoktur
Dininin uğruna giden Ermeni

Der Zor çöllerinde bayıldım kaldım
Harçlığım tükendi, evladım sattım
Ana ben bu candan bıktım usandım
Evladı uğruna giden Ermeni

Tuzsuz olur Arabistan fıstığı
Taştan ımış Ermeninin yastığı
Böyle miymiş Osmanlının dostluğu
Milleti uğruna giden Ermeni

24 Eylül 2014 Çarşamba

Polis Operasyonları

'Hep polis olmayı istedim' dersem yalan olur. Bendeki polislik merakı sonradan başladı. Sanırım üç yıl önceydi. Bir gazetede, Kumburgaz’da bir fuhuş operasyonunda, içerideki polisin, baskını başlatmak için dışarıdaki polisleri telefonla arayıp ‘Havalar ısındı, etekler kısaldı’ dediğini okumuştum. (1) Baskını başlatan bu parolayı duyduğum an etkilenmiştim. Operasyonu başlatan polisin biraz daha zamanı olsa, Bekir Sıtkı Erdoğan’ın ‘Yosma’ şiirine gireceğinden neredeyse emindim.

Bir yar sevdim, etekleri yeldirme,
Yeldirir sallanı sallanı kafir...
Sakın dedim, kimselere bildirme!
Bildirir sallanı sallanı kafir...

O günden sonra,  gazetelerin -daha önceden es geçtiğim- üçüncü sayfa haberlerini okumaya başladım. Operasyonun başarılı olup olmadığı, kimlerin tutuklandığı umrumda değildi, sonradan fark ettim ki ben sadece bir tek şeyi merak ediyordum: Operasyonu başlatan parola neydi? Okulda ağırlıklı olarak Shakespeare okumuş da mecburen eline silah tutturulmuş gibi görünüyordu bütün polisler, artık bana. Sanırım polisler de yaptıkları işten iyice sıkılmış, artık bu siktiriboktan operasyonların kimsenin ilgisini çekmeyeceğini anlamışlardı. Bu tekdüze baskınlardan ilginç bir haber yaratmak, kendi varoluş nedenlerini ortaya çıkarmak, renkli iç dünyalarını göstermek için tek fırsatları vardı: Parolalar. Sezar’ın hakkı Sezar’a. Polisler de bu fırsatı son derece iyi kullanıp, baskını dramatik bir yaklaşımla ele alarak, İstanbul’da ‘Bir Garip Orhan Veli’ ya da sahnede birer Hamlet’miş gibi, yaratıcılıklarını konuşturmaya başlamışlardı.

 (2)

Elbette her polisin ilgi alanı farklı. Baskını başlatan parolalarda kimi polis şiirsel göndermelerle öne çıkarken, kimi gündemdeki olayları yorumluyor, kimi de futbol dünyasına değiniyor. İşte size, futbol liginin başladığını müjdeleyen, bir masaj salonu operasyonu:

Avcılar’da faaliyet gösteren bir güzellik merkezine giren iki polis memuru, yaptırdıkları masajın ardından, kadınlardan birinin “Ekstra ücret verirsen ayaklarını yerden keserim. Çok rahatlarsın.” teklifini kabul etti. Üzerindeki kıyafetleri çıkaran kadın, müşteri zannettiği kişinin “Bu kadar yeter, polis” deyip kimliğini göstermesi üzerine, baygınlık geçirdi. Dışarıda bekleyen komiserini cep telefonundan arayan polis memuru, “Türkiye ligi start aldı” parolasıyla baskının startını verdi. (3)

Şu profesyonelliğe, şu gündeme değinmekteki inceliğe bakar mısınız lütfen. Ben bir okur olarak şunu söyleyebilirim ki, bu hikaye satar arkadaş. Futbol var, seks var, polisiye desen zaten var. Hemen ortalığı bulandırmayın, aklınıza takılan soruyu ben de biliyorum, polis kimliğini gösterdikten sonra, komiseri arayıp ‘Komiserim, operasyona başlayabiliriz’ dese olmaz mı? Zaten kimliğini açıklamışsın, daha ne parolası, ne Türkiye ligi diyorsanız, çok yanılıyorsunuz. Burada amaç operasyon yapmak değil, asıl amaç, gazetelerde yer alacak bir haber için en iyi senaryoyu yazıp en güzel sahneyi yaratmak. ‘Masaj ve Ötesi’ ekibi içinse hiç kaygılanmayın, onlar da bu oyunda yer alan figüranlar. Çantalarıyla yüzlerini kapattıkları fotoğrafları ertesi gün gazetede arayacaklar: ‘Kız biraz göbekli mi çıkmışım?’ Elbette oyun sahneye konduktan kısa süre sonra hepsi serbest kalacak.

Bu kez, 11 Eylül 2012 tarihindeki Türkiye-Estonya futbol maçı öncesinde Aksaray’daki bir gece kulübü baskınındayız. Alkol ve meyve siparişi veren dedektifler, masaya davet ettikleri kadınların bir gece için 500'er TL istemesi üzerine "Bugün Estonya'yı gollerle uğurlarız. İstersen iddiaya bile girerim." parolasıyla baskının startını veriyorlar. Baskının sonucunu bilmiyoruz ama Türkiye maçı 3-0 alıyor. (4)

Elbette sadece futbol değil, diğer spor dallarıyla ilgilenen polislerimiz de var. Örneğin, 17 Kasım 2013’te düzenlenen bir polis operasyonunu başlatan parola, aynı gün koşulan Avrasya Maratonu’nu gündeme getirerek, dikkatlerimizi atletizme çekiyordu. (5)

Polislerin bayramlarımız ve diğer özel günlerimizi unuttuğunu sanıyorsanız çok yanılıyorsunuz. 2010 yılında Ramazan Bayramından bir süre sonra yapılan bir operasyonda, polislerden biri dışarıda bekleyen amirlerine “Geçmiş bayramınız kutlu olsun. Ben Kumburgaz’dayım” parolasıyla baskının startını vermişti. (6) Bu operasyondan yaklaşık iki ay sonra yapılan başka bir baskının başlangıç parolasıysa, “Noel geliyor. Hazırlıklar tamam. Tek eksik sizsiniz” idi. (7)

Elbette polislerin başarısız bulduğum parolaları da var. Örneğin, 2011 Mayıs ayında yapılan bir operasyonda polislerin tercih ettiği parola: “Mayıs yağmuru devam ediyor mu? Burada müzik ve kızlar süper" idi. (8) Yine 2011 Mayıs ayında yapılan bir operasyonda, polis, baskını başlatmak için aşağıdaki parolayı kullanmıştı: “Komple bakım ve kızlar güzel. Sen de gel, katıl". (9) Biraz sert eleştiriyor olabilirim, kimse kusura bakmasın ama bizim polislerimizden beklediğimiz parolalar bunlar değil. Soruyorum size, bu tür estetikten yoksun, içinde yaratıcılığın y’si olmayan parolalar ile operasyonlar düzenlemek, teşkilatı yıpratmak isteyen gafillerin eline koz vermekten başka ne işe yarar? Parolaya bakın: 'Kızlar güzel, sen de katıl'. Bir söz sanatı yok, gündeme değinme yok, şiirsellik hak getire. Ben bunun gibi üç operasyon parolası daha okusam, sonrakileri okur muyum sanıyorsunuz? Bu polise “Oğlum sen ne yapıyorsun?” diye soracak bir amiri yok mu, bu kadar mı sahipsiz kaldı bu güzide teşkilat? Neyse biz konumuza dönelim.

Sanırım, bugüne kadar, gazetelerde yüzlerce fuhuş operasyonu okumuşumdur. Bu operasyonların ortak noktalarından birisi de polisin hayat kadınları ile sıkı bir pazarlık yapmasıdır. En başta anlamıyordum, “Beş yüz liraya da anlaşsam, pazarlıkla üç yüz liraya da düşürsem, iki dakika sonra baskın yapıp verdiğim parayı geri alacak olduktan sonra ne uğraşıyorum lan ben pazarlık yapmakla?” gibi bir düşünce geliyordu aklıma. Bir süre sonra bu düşüncemin yanlış olduğunu anladım. Polis burada, hem tutumlu olmak konusunda ince bir mesaj veriyor, hem de halkımıza gösteriyordu ki, en başta beş yüz isteyen zanlılar, üç yüz liraya kadar düşebiliyor. Dolayısıyla, ‘pazarlık yapmak ayıp olur’, ‘cimri görünürsem partnerimin gözünden düşerim’ gibi yargıların yersiz olduğu, her işte olduğu gibi bu alanda da halkımızın çatır çatır pazarlık yapabileceğini vurguluyordu polis bu davranışı ile. Ben, bin iki yüz liradan açılan fiyatı, dört yüz yirmi liraya kadar düşüren polisler olduğunu biliyorum. Hatta Kayseri’deki bir operasyonda polisin dört buçuk saatlik pazarlık sonunda, hayat kadını ile bedavaya anlaştığı, ancak baskın sonrasında, herhangi bir para alışverişi olmadığından hayat kadınının serbest kaldığını duymuştum. (10) Ayrıca, ücretler konusundaki bu bilgilendirme ile polis, piyasa fiyatları konusunda bilgisi olmayan vatandaşlarımızı da uyarmış oluyor. ‘İki yüz liran varsa hiç bulaşma’, ‘Beş yüzün varsa hepsini kaptırma’, ‘Bin liran varsa haftada üçe kadar yolu var, evde oturma’ şeklinde bir yönlendirme hizmeti sunuyor bizlere.

Bu operasyonlar öylesine ilgimi çekiyor ki bazen rüyamda kendimi polis olarak görüyorum. Geçenlerde rüyamda, adı Cafer olan bir uyuşturucu mafyasına baskın düzenleyen ekipteydim. Torbacılarla sıkı bir pazarlık yaptıktan sonra ödemeyi yapıp hemen kimliğimi açıkladım. O anda cep telefonumdan dışarıdaki ekibi arayarak ‘Cafer sıçtı, bez getir’ diyerek operasyonun startını verdim. Bir keresinde de (rüya tabii ki) teşkilatın içinde yürütülecek çok gizli bir operasyonun içindeyim. Fuhuş mafyası ile ortaklaşa çalışan kendi amirlerimize baskın yapıyoruz. Ben bir mekanda, görevini kötüye kullanan bu polisler ile gizlice buluşup, seslerini kaydettikten sonra, bunun bir baskın olduğunu söyleyip, dışarıdaki ekibe Can Baba'nın, ‘Belkim Bir Kertenkeleyim’ şiirinden aşağıdaki dizeleri göndererek startı veriyorum.

düdük çalar hırsızlanmış polisler
ben korkudan üstlerime işerdim
üç yıldızlı bir albaydı gökyüzü
karşısında önüm açık gezerdim.

Hayal dünyası işte. Ne yazık, polis olma yaşım geçti, bundan sonra operasyonlarda ancak hırsız olarak yer almam mümkün gibi görünüyor. Ben yine de, asıl olan sahneye konacak oyunun güzel olması, rolün kötüsü olmaz diye düşünüyorum. Yalnız, operasyonlara katılmak için iki tane şartım var: Bir, baskının startını verecek parolayı ben söyleceğim; İki, hırsız olursam yüzüm açık kalabilir ama eğer polis olursam, yüzümü kapatacağım.

Son bir uyarıyla yazımı bitireyim. Yeni sezonda izlediğim birkaç operasyonda, polislerde biraz tıkanmışlık görüyorum. Ortalıkta hep benzer parolalar dönüyor gibi geliyor artık bana. Bence polisler, daha özgür düşünmeli, söylenmemiş sözleri söylemeye cesaret etmeliler. Gerçek yaşama göndermede bulunmak isteyen polisler için, operasyon başlatacak birkaç parola örneği vererek yazımı noktalamak istiyorum. Parolaları, bana telif ödemeden rahatlıkla kullanabilirler. Zaten kendi sözleri:

“Çektim, sıktım üç tane” (11)
“İyi stres attık” (12)
“Hava sıcak da olsa, beyaz bereni takmayı unutma” (13)

Kaynakça
1- Doğan Haber Ajansı, 14.05.2011, http://www.dha.com.tr/havalar-isindi-etekler-kisaldi_161878.html, Erişim Tarihi: 23.09.2014
3- Habertürk, 23.08.2012, http://www.haberturk.com/gundem/haber/770167-kasik-masaji-boyle-bitti, Erişim Tarihi: 23.09.2014
4- Habertürk, 11.09.2012 http://www.haberturk.com/gundem/haber/775589-bu-kalcalara-erkekleriniz-bayiliyor, Erişim Tarihi: 23.09.2014
5- Sabah Gazetesi, 18.11.2013, http://www.sabah.com.tr/Yasam/2013/11/18/fuhus-baskinina-maraton-parolasi, Erişim Tarihi: 23.09.2014
6- Vatan Gazetesi, 20.10.2010, http://www.gazetevatan.com/-fuhus-ta-polis-parolasi--341711-gundem/, Erişim Tarihi: 23.09.2014
7- Takvim Gazetesi, 22.12.2010, http://www.takvim.com.tr/guncel/2010/12/22/venezueladan_transfer, Erişim Tarihi: 23.09.2014
8- Haber3.com, 05.05.2011, http://www.haber3.com/askin-baskini-olmaz-haberi-813503h.htm, Erişim Tarihi: 23.09.2014
9- Takvim Gazetesi, 13.05.2011,  http://www.takvim.com.tr/guncel/2011/05/13/sultan-sefasi, Erişim Tarihi: 23.09.2014
10- Külliyen yalan
11- Bianet.org, 04.12.2013, http://bianet.org/bianet/insan-haklari/151803-silahi-cektim-siktim-uc-tane-tamam-sus, Erişim Tarihi: 23.09.2014
13- Bianet.org, 20.01.2014, http://www.bianet.org/bianet/siyaset/152925-polislerin-beyaz-beresi-mecliste, Erişim Tarihi: 23.09.2014

16 Eylül 2014 Salı

Erdoğan'ın Gençliğe Hitabesi

Ülkemizi yönetenler, bir idealin peşinde koşuyorlarmış gibi sıklıkla ‘davamız’, ‘yolumuz’, ‘mücadelemiz’ gibi kavramları kullanıyorlar ancak yapılan işlere baktığınızda ortada gökdelenler, alışveriş merkezleri, duble yollar ve TOKİ’nin çirkin projelerinden başka bir şey yok. İnternete sızan konuşmaları dinlediğinizde, ilgilendikleri konuların hep, arsa paylaşımı, imar değişikliği veya ihalelerin kime gideceği ile ilgili konular olduğunu görüyorsunuz. SİT arazilerini imara açıp, ormanları kesip, gecekonduları yıkıp, tarihi mahalleleri yok edip sonra da bunların üzerine çirkin yapılar kondurmak hangi davanın, hangi mücadelenin amacı olabilir?


Ben yine de -sorumlu bir yurttaş olarak- kendilerine yardımcı olacak bir metin hazırladım. Sonuçta her dava adamının kendinden sonraki kuşaklara bırakacağı bir hitabesi, manifestosu olmalı. Eğer bu dönemin hitabesi yazılacaksa, bence aşağıdakine benzer bir şey olmalı:

Ey Türk Gençliği,

Birinci vazifen duble yol yapmaktır.

Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegane temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden yoksun bırakmak isteyecek düşmanların olacaktır. Yol genişletme ve stabilize çalışmaları da dahil olmak üzere tüm yol yapım faaliyetlerini engellemek isteyecek bu güçler, bütün dünyada emsali görülmemiş ağaçlandırma projelerini tamamlamış olabilirler. Cebren ve hile ile cennet vatanımızın kupon arsaları zaptedilmiş, imarlı alanlara ağaçlar dikilmiş, orman vasfını kaybetmiş 2B statüsündeki araziler yeniden yeşillenmiş olabilir. Asfalt fabrikalarına kilit vurulmuş, beton mikserleri depolarda unutulmuş, henüz birinci kat asfaltı atılmış yollar işgalcilerin lastik izleriyle harap edilmiş olabilir. Hatta iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, çevreci mihrakların siyasi emelleriyle birleştirmiş olabilirler. Bütün bunlardan daha elîm ve daha vahim olmak üzere Taksim Meydanı, alışveriş merkezi yapımına direnen çapulcuların eline geçmiş olabilir. Aziz halkımız, inşaatlarda ve madenlerde ölen işçilerin cenazelerine gitmekten yorgun düşmüş olabilir.

Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu durum ve şartlar içinde dahi, vazifen; avm, rezidans, köprü ve duble yol yapmaktır! Muhtaç olduğun arsa, iş makinesi ve testereler TÜRGEV’de mevcuttur!

12 Eylül 2014 Cuma

Summertime

Havalar biraz serinleyip okullar da açıldığına göre yaz bitiyor demektir. Ben de hazır güneş hala içimizi ısıtıyorken, bir caz ve yaz standardı olan Summertime’ı yazayım istedim. Summertime, müziği George Gershwin’e, librettosu DuBose Heyward’a ait olan, ilk kez 1935 yılında sahnelenmiş ünlü ‘Porgy ve Bess’ operasından bir arya.


Porgy ve Bess, 1920’li yıllarda, Charleston, Güney Carolina’da yer alan ‘Catfish Row’ adındaki hayali bir balıkçı kasabasında yaşayan siyah insanların basit yaşamını konu alıyor. Hem konusu, hem de Afro-Amerikan topluluğun yerel ezgilerine dokunan tınıları nedeniyle, Porgy ve Bess çok uzun yıllar gerçek bir opera yapıtı gibi değer görmemiştir. (Bu arada, Porgy ve Bess’in Afro-Amerikalıları anlatırken ırkçı bir tavra sahip olduğu yolundaki bazı eleştirilere de değinmekte yarar var. Ben operayı izlemediğim için bu konuda bir şey söyleyemeyeceğim ancak 1930’ların Amerikasında, siyahları konu alan ve halkın geleneksel ezgilerinden yola çıkarak bir opera yazan kişinin ırkçı bir bakış açısına sahip olması bana çok olası gelmiyor. Olsa olsa kendini döneminin ırkçı bakış açısından kurtaramadığı bazı bölümler veya yaklaşımlar olabilir.) (1)

Önce, Sir Simon Rattle yönetimindeki Londra Filarmoni Orkestrası eşliğinde Harolyn Blackwell’in eşsiz yorumuna kulak verelim:


Üç perde, dokuz sahneden oluşan 'Porgy ve Bess', Amerikada yaşayan Afrika kökenli, sıradan insanları konu alıyor. Gershwin, siyah çoğunluğa sahip bir mahalleyi canlandırırken, çeşitli halk çalgılarını da orkestraya dahil etmeyi ihmal etmemiş. Odağında imkansız bir aşk olan yapıtın erkek kahramanı Porgy, sakat bir dilenci, Bess ise bir sokak kadınıdır.

Gershwin ‘Porgy ve Bess’ için ‘Folk Opera’ terimini kullanmıştır. Gerçekten de hem oyuncu kadrosu, hem siyahları anlatan konusu, hem de müziğindeki Afro-Amerikan ezgilerine yakınlığı ile Porgy ve Bess’, ‘Folk Opera’ terimine çok uygun bir yapıt. Gershwin, böylesi bir operada müzikal bütünlüğün bozulmaması açısından, özgün halk ezgilerini kullanmak istemediğini ancak bu halk ezgilerinin benzerini yazdığını söylemiştir.

Aşağıdaki Mahalia Jakcson yorumu, Gershwin’in bu yaklaşımına bir gönderme içeriyor. Mahalia Jackson, Summertime’ı söyledikten sonra aynı parçanın devamıymış gibi bir Afro-Amerikan ilahisi olan  ‘Sometimes I Feel Like A Motherless Child’a geçiyor.


Mahalia Jackson'ın bir araya getirdiği iki parçada ortak bir yön daha var. İlk bakışta Summertime'ın, annenin kucağındaki çocuğuna güven veren sözleri ile, Motherless Child'ın annesiz büyüyen bir çocuğu anlatan sözleri çelişiyormuş gibi görünebilir. Oysa, Motherless Child'ın kölelik döneminde, ailesinden ayrılmak zorunda kalan bir çocuğun acısını anlatışıyla Summertime'da Clara'nın çocuğuna zarar veremeyeceğini söylediği korku aynı ortak acıya dayanıyor.

Clara çocuk bakıyor, kocası Jake’in de balıkçı olduğu düşünüldüğünde, bebeğine, babasının zengin olduğunu söylediği dize, bizim düşündüğümüzden daha az bir zenginliğe karşılık geliyor olsa gerek. Bir iki kaynakta Clara’nın aslında beyaz birisinin çocuğuna dadılık yaparken bu parçayı söylediği ve kucağındaki çocuğun kendisine ait olmadığı biçiminde yorumlara da rastladım ancak bu bana hiç de mantıklı gelmedi. Clara, kucağında uyutmaya çalıştığı kendi çocuğuna söylüyor şarkısını. Ya da ninni mi demeliyiz.

İlk dizesi Yahya Kemal’den aşırma, yine serbest bir çeviriyle Summertime (Hatalarınızı örtmenin en iyi yollarından birisi, yaptığınız işi serbest bir yaklaşımla yaptığınızı söylemektir) :

Summertime (2)
Rüya gibi bir yaz
Yaşamak nasıl da güzel
Suda sıçrayan balıklar
Ve pamuklar
Boy vermiş tarlada

Bebek, sen de sessiz ol biraz,
Hadi ağlama artık.
Bak! Babanda cukka sağlam,
Annense tam bir fıstık.

Günlerden bir gün,
Sen de kalkıp şarkı söyleyeceksin.
Kanatlarını vurup,
Göğe yükseleceksin.

Ama o güne dek,
Annenle baban,
Hep yanında olacak.

Bu eşsiz parçanın bugüne dek, yirmi beş binden fazla kaydı yapılmış. Son olarak, yeni hevesim, perdesiz gitarımla bir Summertime yorumu.


Kaynakça:
1- Summertime (Song), Wikipedia, http://en.wikipedia.org/wiki/Porgy_and_Bess, Erişim Tarihi: 11.09.2014
2- Summertime,
And the livin' is easy
Fish are jumpin'
And the cotton is high

Oh, Your daddy's rich
And your mamma's good lookin'
So hush little baby
Don't you cry

One of these mornings
You're going to rise up singing
Then you'll spread your wings
And you'll take to the sky

But until that morning
There's a'nothing can harm you
With your daddy and mammy standing by